• 16.07.2013 00:00
  • (2253)

 -BU EVRENDE VAROLAN HERŞEY-HER VARLIK, HER AN KENDİNCE BİR   NAMAZ VE DUA  HALİNDEDİR!  İNSANIN   GÖREVİ   BU  HALİ  BİLİNCE  ÇIKARARAK,  DOĞA’NIN BİLGİSİNİ  ÜRETMEKTİR!..

Bütün varlıkların, kendi kimliklerini, varlıklarını oluşturma süreci içinde her an yaptıkları işe  dikkat edin, nedir bunların özü? Çevreyle etkileşmek, ya yeni bir denge-uyum-haline ulaşmak (ki, “Hak”, “adalet” bu denge ile uyumla birlikte ortaya çıkar), ya da çevreden gelen etkinin bozduğu eski dengeyi  muhafaza edebilmek  için çaba sarfetmek değil midir! İşte, “şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu” derken bir Yunus’un anlatmak istediği de bundan başka birşey değildir. Çünkü, varlıkların Hak’ka ulaşabilme çabası[1], her durumda sistem merkezinde bulunan  izafi  bir denge-sıfır-haline ulaşabilme çabasıdır! Herşey-her an kendince bir  dua ve namaz halindedir derken anlatılmak istenen de bundan başka birşey değildir zaten!.

Bütün bu söylenilenleri şöyle de ifade edebilirdik: Madem ki herşey her an Hak’ka-sıfır haline, yani belirli bir denge durumuna- ulaşabilme çabası içindedir, o halde, bizim “varolmak” adını verdiğimiz iki denge durumu arasındaki izafi varoluş çabası, her durumda, Allah’ın adıyla (sıfır noktasından-Allah’tan)  başlayan,   başka bir sıfır noktasına (denge haline, yani gene Allah’a) ulaşabilme çabasından başka birşey değildir. Her durumda, Allahın adıyla-bismillahirrahmanirrahim-başlayan her  izafi varoluş insiyatifi, gene onun-Allahın-varlığında yok olarak son bulur[2]. “Herşey her an Allah’tan yola çıkıp gene onadönüş halindedir”in (yani, “herşey her an yeniden yaratılmaktadır”ın) diyalektiği bundan ibarettir..

Bir adım ileri gitmek için önce bir adım geriye gidelim isterseniz. Şöyle demiştik daha önce:

“Bu evrende varolan her şey-bütün varlıklar- kendi içinde  iki  temel parçadan oluşan  bir A-B sistemi iken (buradaki A ve B, varlıkların-nesnelerin iç dinamiklerini temsil eden  sembolik ifadelerdir. Örneğin, organizma sözkonusu olduğu zaman,  çevreden gelen informasyonu sistemin  içindeki bilgiyle değerlendirip işleyerek bir reaksiyon modeli hazırlayan beyin A ise, onun hazırladığı bu reaksiyon modelini gerçekleştiren  bütün diğer organlar da B ‘dir);  aynı anda,   iç diyalog açısından sistem merkezinde oluşan  sıfır noktasında temsil olunan varlığıyla (gene organizma sözkonusu olunca, bu sistem merkezi  beyinin içindeki, sabit olmayan, her seferinde yeniden oluşan bir sıfır noktasına tekabül eder)  çevreyle etkileşmeye bağlı olarak, bir başka  sistemin içinde onun bir parçası şeklinde de  gerçekleşir-varolur[3].

Yani,  içerden bakınca, sistem   merkezinde oluşan sıfır noktasında temsil olunan (bir diğer deyişle, “kendi varlığında yok olan”) bir sistem (ki, Yunus’un “benden içeri” olan ben’i budur), ayni anda, dış diyalog-etkileşme- açısından bakınca,  gene bu sıfır  noktasında ortaya çıkan objektif-izafi maddi gerçeklik  bir varlık şeklinde gerçekleşir, bilinir.

Peki sonra? Sonrası çok açık! Her seferinde, dışardan gelen etkinin bozduğu dengeye bağlı olarak ortaya çıkan reaksiyonu temel alan (buna bağlı olarak izafi bir varlığa-kimliğe sahip olan) bir sistem (her varlık), aynı anda, bu yeni etkenle-çevreyle birlikte yeni bir denge hali (yeni bir sıfır noktası) oluşturmaya çalışır. Yok  eğer bu olmuyorsa da, yani, yeni bir denge hali oluşturulamıyorsa da, bu durumda o hemen sözkonusu dış etkiyi bertaraf ederek eski denge halini (sıfır noktasında temsil olunan) tekrar elde etmeye çalışacaktır. Yani bir sistem (her sistem, bütün varlıklar), her an, dışardan gelen etkiye bağlı olarak, çevreye uyumun gereği, ya yeni bir denge hali oluşturmaya, onun içinde onun bir parçası olarak varolmaya, ya da eğer dışardan gelen etki yeni bir denge halinin oluşmasına olanak vermiyorsa da, bu durumda, bozulan eski dengeyi yeniden inşaya çalışır.[4]

Örneğin, dışardan gelen bir foton sistemin bir üst kuantum seviyesine çıkmasına elveriyorsa, sistem (atom) bir üst seviyeye çıkar ve burada yeni bir denge (yeni bir sıfır noktasında temsil olunan yeni bir A-B sistemi) kurulur. Ama eğer gelen foton bu iş için yeterli değilse de, sistem onu tekrar dışarı vererek eski denge haline iner, eski dengeyi muhafaza etmiş olur.

Bu tablo içinde Hak, yani Tanrı-Allah nerede peki? Hak, her durumda o sıfır denge halinde-noktasındadır. Peki  o sıfır nerede? O mu, o her yerde, “her yerde hazır ve nazır olandır” o! Ve bu evrende “ondan gayrı hiçbirşey yoktur”!..Peki, uzay zaman içinde  böyle bir nokta var mıdır gerçekte? Hayır, yoktur tabi, sıfıra maddi bir varlık atfetmek olurdu bu, haşa,  böyle birşey Hak’ka-Tanrı’ya  eş koşmak anlamına gelirdi! Onun varlığı yokluğundadır!. Söyleyin bana, “ne yerdedir, ne gökte, ne adı vardır, ne tadı, ne rengi”...nedir bu tanımlamaya çalıştığınız şey? Bu evrende varolan herşey bir sistem değil midir? Evet mi! Peki bütün sistemler de kendi içlerindeki sistem merkezinde bulunan o sıfır noktasında temsil edilmiyorlar mı? Gene mi evet dediniz!  İşte sizin, “bu evrende ondan gayrı hiçbirşey yoktur”  diyerek ifade etmeye çalıştığınız gerçekliğin sırrı budur-sıfır noktasının gerçekliği budur! Kaf dağının arkasında saklı olan hazinenin sırrı budur!

Atalarımız bu gerçeği kendi terminolojileriyle şöyle ifade etmişler: “Tanrı insanı kendini bilmesi için yaratmıştır”! Peki insan ne yapıyor bunun için? Aynaya bakıyor ve diyor ki “En El Hak”! Kendi içindeki “kendisinden içeri” olan o “BEN’İ” hissettiği an “En El Hak” diyor Hallacı Mansur! Ve o an da yok ediliyor tabi! Neden? Çünkü sıfır hali konuşamaz! O, yani Hallacı Mansur “En El Hak” dediği an, kendini-kendi nefsini-o, yani kendi içindeki sıfır hali-Hak- sanma hatasına düşüyordu!

Peki Hak’ka ermek nedir, “Erenler” denilen atalarımız kimlerdir? Onlar, “ağzı var dili yok” olanlardır!  Peki, ben ne yapıyorum şu an? Ben, “o” değilim ki! O olmadığımın bilincindeyim! Ben insanım ve onun gerçekliğini dile getiriyorum! Niye mi? Dedim ya, ben insanım işte! “Doğa insanla kendi bilincini yaratıyor” demiştik ya!. Yani o kendi kendine konuşuyor aslında! Kim bilir, belki “BEN” de öyle yapıyorumdur! Nedir o doğa? “Herşey” nedir? Herşeyin özü o sıfır noktası-hali değil midir!.İnsan olarak varoluş gerekçemiz de-“aradığımız” şey de- onun bilgisi, bilinci olmuş oluyor! Lafı uzatmayalım, hani bir söz var ya, “öküz nerde dağa kaçtı, dağ nerde yandı bitti kül oldu” diye, aynen öyle işte!..Yani boşuna aramayın, o size sizden daha yakın aslında!

Son bir nokta daha! Peki, madem ki herşeyin gerçekliği o dur, yani bütün sistemler sistem merkezinde bulunan o sıfırla temsil edilmektedirler. Bu durumda, “bu evrende ondan-yani sıfırdan başka birşey yoktur” demekle mutlak-metafizik bir gerçeklik olarak bir sıfır gerçekliğini kabul etmiş olmuyor muyuz? Hayır! Neden? Çünkü, herşeyin özünü oluşturan o sıfırın kendisi de izafi bir gerçekliktir. Yani öyle sıfır diye mutlak bir gerçeklik de yoktur!. Her varlıkla birlikte kendini de yeniden yaratarak onun sistem-varoluş merkezini oluşturan izafi bir gerçekliktir sıfır da. Atalarımız, “Allah varlıkları, tıpkı birer ayna gibi, onlara bakarak  kendini seyretmek için yarattı” demiyor muydu!

ÇALIŞMAYI BİTİRİRKEN TEKRAR TASAVVUFUN DİLİNE DÖNEREK BİR DE “ŞÜKÜR”  “SABIR” VE “HUZUR” NEDİR ONU GÖRELİM!..

Daha önce girişte şöyle demiştik:

Bütün varlıkların, kendi kimliklerini, varlıklarını oluşturma süreci içinde her an yaptık-ları işe  dikkat edin, nedir bunların özü? Çevreyle etkileşmek, ya yeni bir denge-uyum-haline ulaşmak, ya da çevreden gelen etkinin bozduğu eski dengeyi muhafaza edebilmek için çaba sarfetmek değil midir!

Madem ki herşey her an Hak’ka, yani belirli bir denge durumuna  ulaşabilme çabası içindedir, o halde, bizim varolmak adını verdiğimiz iki denge durumu arasındaki izafi varoluş çabası, her durumda, Allah’ın adıyla (sıfır noktasından-Allah’tan)  başlayan,   başka bir sıfır noktasına (denge haline, yani gene Allah’a) ulaşabilme çabasından ibaret oluyor. Her durumda, Allahın adıyla-bismillahirrahmanirrahim-başlayan her  izafi varoluş insiyatifi, gene onun-Allahın-varlığında yok olarak son buluyor. “Herşey her an Allah’tan yola çıkıp gene ona dönmüş” oluyor..

Bu evrensel varoluş diyalektiği içinde,   her an,  belirli bir hedefe-Hak’ka- ulaşma çabası içinde gerçekleştiğinin farkına varan insan, aynı zamanda o anki varlığının   bir önceki sürecin sonunda ulaşılan  mevziden-Hak’tan- kaynaklandığının da farkına varmış olur ki, bu da o an neye “sahip olduğunun” bilincini  beraberinde getirir. İşte şükür’ün diyalektiği budur. Daha başka bir deyişle, Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurun farkında olma, ondan vazgeçmeme, onu rizikoya atmama  bilincidir bu! “Buna da şükür ya Rabbim” dediğin an neye sahip olduğunu-çıkış noktasını, zeminini- biliyorsun demektir;  yeni hedeflere ulaşmaya çalışırken  sahip olduğun varlığının o ana kadar ulaştığın hedeflerden kaynaklandığının farkındasın demektir.

Yapılan her iş, elde edilen her ürün-sonuç- bir sentezdir. Yani hiçbir zaman “ben yaptım oldu” diye birşey yoktur. Her durumda, bir A, neyin yapılacağının planını yaparken, bir B de onu hayata geçirerek gerçekleştirir [5]. Bu, her çocuğun bir babasının bir de annesinin bulunduğu anlamına gelir. “Çocuğu ben doğurdum, o halde o benim ürünüm”, ya da, “ben olmasam o da olmazdı o halde o benim ürünüm” diye birşey yoktur! Bu nedenle,  her işin kaynağı nasıl ki o işin ortaya çıktığı “ilk durum” olarak Hak ise, yapılan işin sonunda ortaya çıkan ürün de gene Hak’kın  bir başka ortaya çıkış halinden başka birşey değildir. “Herşey Hak’tan gelip gene Hak’kın varlığında yok olur”un anlamı budur.

Peki ya “sabır”, o nedir?Sabırın mantığı da gene aynı diyalektiğe dayanır. Eğer  işi yapan, ürünü elde eden sadece “sen”-nefs-değilsen, ve ortaya çıkan ürün de sonunda “sana” ait bir “mal” değilse, o zaman neden “sabırsız” oluyorsun ki! “Her işin bir zamanı vardır” demişler atalarımız. Aslında “sen”- yani seni temsil eden o nöronal etkinlik de bu zaman dilimi içinde, ona bağlı olarak gerçekleşmiş oluyor. O halde, sabırsızlıkiki nedenden kaynaklanıyor. Birincisi, ortaya çıkacak ürünü kendi malın gibi tasavvur ettiğin için,  bir an önce ona sahip olma duygusunun etki alanına girmiş oluyorsun (“acele işe şeytan karışırın” anlamı budur işte, çünkü şeytan  içimizdeki o nefstir!). İkincisi ise (bu da gene bir sınıflı toplum hastalığıdır), kendi varlığını kendinde şey mutlak bir gerçeklik olarak algıladığın için, bilinç dışı bir çabayla bir an önce bundan-kendi nefsinden-kurtulmak istiyorsun! Kendin, ya da nefs dediğin şey nedir ki, son tahlilde bir aksiyon potansiyeli, yani nöronal düzeyde elektriksel bir etkinlik değil midir o? Bir kere oluştuktan sonra, kendi yapısı gereği bir an önce belirli bir denge durumuna ulaşarak onun içinde nötr hale gelmeye, yani yok olmaya çalışacaktır (yani, bizim “huzura ermek”olarak ifade etmeye çalıştığımız hal’e ulaşmaya çalışacaktır)! Çünkü huzur, nefsin kendini bilerek kendi varlığında-sıfır noktasındaki Hak’ın varlığında-yok olmasından başka birşey değildir..

 

Peki ya, sabır, o nereden kaynaklanıyor?Sabır, kim olduğunu-ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilme erdemine dayanır. Ki bunun da kaynağı bilişsel kimliktir. İnsan bilişsel düzeyde kendini bildiği an kendi içindeki varoluş zeminini de-yani “Rabbini” de bilmiş olur. Ki, bu durumda işi yapanın da ortaya çıkacak olan ürünün de özünde ondan, yani Hak’tan başka birşey olmadığı anlaşılıyor demektir. İşte, bu bilince ulaşan -benim bilinçli doğa dediğim  insanadır ki, ona “insanı kâmil” diyor atalarımız.

 

Nasıl ki Allahın adıyla başladıysak gene onun adıyla bitirelim!. Çünkü, çalışma bittiği an ortaya çıkan yeni durum gene  onunla birlikte ortaya çıkmış oluyor. “Ben” ise, onun kendi kendini ürettiği  bu üretim faaliyetinde arada oluşan izafi zaman diliminde  sadece bir vasıta olmuş oluyorum. İşte “peygamberliğin”-Allah’ın elçisi olmanın diyalektiği de bundan ibarettir. Her insan özünde Allah’ın  elçisi olmaya  adaydır! Çünkü Allah insanı “nefsini bilerek kendini bilmesi” için yaratmıştır. Aslında o hep-her an aynaya bakıp durmaktadır!. Ama ancak insanla birliktedir ki bilişsel anlamda o da kendini bilmiş oluyor!

 

 



[1]Yunus, ırmağın denize doğru akışını-onun ırmak olarak varoluşunun bu akış esnasında, buna bağlı olarak gerçekleştiğini- bir metafor olarak kullanıyor!.  Onun, yani ırmağın denize-Hak’ka-  ulaşma, denizin varlığında yok olma süreci-çabası içinde izafi bir gerçeklik olarak varolduğunu dile getirmek is-tiyor. Burada ilginç olan, ırmağın kendisinin de aslında o sudan başka birşey olmadığı. Kaynakla deniz-iki denge durumu-arasında çevreyle ilişkiye bağlı olarak  suyun  ırmak şeklinde izafi bir  varoluş biçimiy le ortaya çıkışıdır..

[2]Bütün bunları bilişsel bilim terminolojisiyle “ilk durum”-“initial state”- ve “son durum”-“final state”- olarak da ifade edebilirdik. Herşey-bütün sistemler son tahlilde bir “ilk durumdan” yola çıkarak bir “son durumda” nihayet bulurlar. Varolmak denilen şey-etkinlik, bu iki durak arasındaki izafi gerçeklikten-oluşumdan başka birşey değildir. Bu evrende mutlak anlamda “kendinde şey” olarak varolan nesneler mevcut değildir.  Materyalizmin ve idealizmin bütün o kuruntuları günlük yaşamın makroskobik-mekanik dünyasının yanıltıcı algılarından kaynaklanan illüzyonlardan başka birşey değildir.  

[3]“Sistem Teorisinin Esasları, ya da Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi-Herşeyin Teorisi”, www.aktolga.de 4. Çalışma

[4]Bütün bunları dinsel bir terminolojiyle-yani tasavvuf diliyle de ifade edebilirdik. Yukardaki paragrafta “sıfır noktası” yerine Hak, ya da Allah ifadelerini koyun yeter!

[5]Bak, www.aktolga.de 4. Çalışma