• 13.07.2013 00:00
  • (2282)

 BEKTAŞİ-KIZILBAŞ-ALEVİ

Önce İrene Melikoff’u dinleyelim: “Başlangıçtan beri cemaat-dışı ve dinler karışımı bir inanışı benimsemiş boy ve köy zümrelerine tarihçe uygun görülen Kızılbaş adını kullanmayı yeğlenebilir buluyoruz. Kızılbaş adı, Şeyh Haydar (1460-1488) zamanında, onun, büyük bölümünü Azerbaycan ve Doğu Anadolu’lu türkmen boylarının oluşturduğu taraftarlarını adlandırmak üzere kullanıldı. Ve onun kısa yaşamı sırasındadır ki, Safevi tarikati dini-siyasi bir güce; taraftarları-Kızılbaşlar- da düzenli Gazilere dönüştüler. Bunlar ayrıca kırmızı serpuşları, Tac-ı Haydari adı verilen oniki dilimli kızıl börkleri dolayısıyla da Kızılbaşlar diye  anıldılar. Bu döğüşken ve sarsılmaz inançlı kıt’alar başlarında bulunan Haydar’ın (babası Cüneyd için de olduğu gibi) Tanrı olduğunu düşünüyorlardı. Öyle ki, bu gözü kapalı inanç[1]

onları, Kıbleye yönelir gibi Haydar’a doğru yönelmeye ve ibadet edercesine onun önünde  secdeye kapanmaya kadar götürmekteydi..

Sonra, “Kızılbaş adlandırması Osmanlı belgelerinde ‘zındık’ (rafızi-sapmış) anlamında kullanılmaya başlandı. Bu nedenle günümüz Türkiyesinde Kızılbaş kavramı yerine daha çok Alevi deyimi kullanılıyor.. Ama, Kızılbaşların-Alevilerin-inançları temelde Bektaşilerinki ile aynıdır. Her iki inanç grubu da Hacı Bektaş’a bağlıdırlar. Ancak Bektaşilik eğitimli çevreler ve aydın bir seçkin tabaka ile kurumlaşmış bir tarikata dönüştüğü halde, köyler ve boylarla her yana dağılan Kızılbaşlar, az ya da çok  kontrol dışı zümreler olarak kaldılar”.(a.g.e)

Bütün bunlar tamam, ama olayı sınıf mücadelesi özünden soyutlayarak ele almaya çalıştığımız zaman hep bir taraf eksik kalıyor.  Şöyle düşünelim: Bu insanlar Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru akın akın geliyorlar mı..Ve de, yarı şaman-tasavvufi bir inanç temeli var mı bu insanların. Ki, bu da onların maddi yaşam koşullarına tamamen uygun bir bilinç-bilgi- temeli. Zaten öyle havadan paraşütle inmiyor bu inançlar-bilgiler. Bunlar hep yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde, maddi yaşam koşullarının bilince yansıması olarak ortaya çıkıyorlar. Nitekim de eğer bu yarı şaman-tasavvufi bilgi-inanç temeli olmasa bu insanlar Anadolu’da ayakta kalamazlardı. Onlara bir kurtarıcı-tarihsel devrimci bir güç-misyonunu veren onların bu bilgi-inanç temelleri olmuştur.  Selçuklu’yu da Osmanlıyı da, hem kuran, hem de ayakta tutan zemin budur.  Ve bu insanlar başlangıçta, başlarında eski aşiret-komün şefleriyle-dini liderleriyle (şaman, dede, baba, şeyh,derviş, ermiş..) birlikte geliyorlar Anadolu’ya. Yani o zaman ne Bektaşi var ortada ne Kızılbaş, ne de Alevi. Gerçi eski şaman inançlarından dolayı bazılarının başlarında halâ bir kırmızı başlıkları var ama bundan dolayı Kızılbaş falan denmiyor o zaman onlara.  Bütün mesele-ayrışma- daha sonra fetih ve devletleşme süreciyle birlikte ortaya çıkıyor. Başlangıçta İlbler-Gaziler-Dervişler-Alp Erenler var ve bunlar göçün öncüleri-misyonerler bir anlamda-arkadan gelecek olanlara yer açıyorlar. Ve de bu süreç içinde devletleşme olayı yaşanıyor. Buna mecburlar bir yerde. Varolabilmek için bir tarihsel devrim gücü olarak ortaya çıkmak-fethetmek ve devletleşmek onların kaderi yani. Böyle kuruluyor Osmanlı da. Bektaşilik bu süreç içinde ortaya çıkıyor. Yeni kurulan ordu-Yeniçeriler “örf ve adetlerimizi öğrensin” diye bir tekke haline gelmiş olan Bektaşiliğe teslim ediliyor. Ama diğer yandan da Selçuklu’nun mirası üzerine kuruluyor Osmanlı. Moğollar  Selçuklu’yu silip süpürdükten sonra Osmanlı  onun yıkıntıları üzerine oturuyor. Bu yüzden de onun-Selçuklu’nun- devlet geleneğini alarak, kurum ve kurallarını oluşturmada bu bilgi temelinden yararlanıyorlar. Nedir o bilgi temeli peki: Sünni İslamlık. Ama Osmanlı’nın sünni İslamlığı benimsemesinin nedeni sadece bu  değil tabi!. Kitle temeli yarı şaman-yarı tasavvufi inanç düzeyinde olan bir güç Osmanlı. Devletleşmeyle birlikte bir Devlet Sınıfı ortaya çıkarken,   bu ayrışmayı-sınıflaşmayı legalize edebilmek için o sıra tutupta  örneğin bir şiiliği benimseyemezdi Osmanlı. Çünkü şiilik bir yerde bir muhalefet ideolojisidir. Şah İsmail, şiiliği kendisine ideolojik bir temel, bir devlet dini yaptı; çünkü onun önünde bir Osmanlı vardı. Onun devletleşmesi bir yerde Osmanlı’ya karşı bir nüfuz mücadelesi-bir muhalefet stratejisiydi de. Ama Osmanlı için böyle değildi. Önü açıktı onun. İşte bu yüzden Osmanlı sünni İslam oldu. O anki çıkarlarına en uygun olan bilgi temeli buydu onun.

Ne demek istiyordu o Orta Asya kökenli, yarı şaman, yarı tasavvufi bilgi temeline sahip  Gaziler- İlbler-Erenler: Toplum (toplum derken onların anladığı eski komündü tabi) bir sistemdi. Sistemin merkezinde ise “Tengri”-Tanrı oturur, komün şefi, ya da komünün dini lideri -şaman, Kam, Dede, Baba- bunlar hep sadece Tanrı adına toplumu temsil ederler, yönetirler-yol gösterirlerdi. Bütün mülk -varolan herşey- ona, yani Tanrı’ya aitti. Çünkü toplum (komün)-doğa sisteminin merkezini temsil eden Tanrı, sistemin bütününün de tek temsilcisiydi.  Herşey o idi, herşey onun varlığının bir parçası idi. 

Osmanlı ne diyordu, ne demek istiyordu peki?: Doğrudur, bütün mal-mülk herşey, sistem merkezinde oturan o Tanrı’ya aittir. Tanrı adına da mülke tasarruf yetkisi -onu temsil ettiği için- Sultan’ındır! Aslında, sadece sünni Osmanlı’nın değil, şii Safevilerin  dediği de aynıydı! Ve görünüşe bakıldığı zaman da, bütün bunların, İlblerin-Gazilerin-Tasavvuf erenlerinin söyledikleriyle-inançlarıyla arasında pek bir fark yokmuş gibi görünüyordu! Öyle görünüyordu, çünkü sınıflı toplum kendi maddesini sınıfsız toplum inanç çerçevesinin içine doldurmuştu. “Minareyi çuvala sığdırmak” lâfı buradan kalmış olsa gerek! Halbuki, iki inanç sistemi-dünya görüşü arasında bir Sultan’la  bir komün şefi arasındaki    kadar fark  vardı! Osmanlı Sultanı kendisini, Tanrı’ya ait olan mülkün temsilcisi  olarak görüyordu da, İran Şahı ondan farklı mıydı sanki! O da bir Tanrı-Sultandı sonunda!  Biri Yezid, diğeri ise Ali-Hasan-Hüseyin rollerini oynuyorlardı o kadar! Biri siyasi İslamın içindeki iktidar, diğeri ise muhalefetti. Horasan erenleri Bektaşilere-Alevilere ise, hangi tarafta olurlarsa olsunlar sonunda bir şekilde isyan etmek kalıyordu!. Tarih böyle yazıldı o dönemde..nice yiğitler bu şekilde, “ne şehit  ne de gazi olduklarını” bilemeden arada yok olup gittiler..geriye sadece o gelenek kaldı!..

Adına Türklerin Anadoluya göçü ve Osmanlı Devletinin oluşumu-tarihsel olarak gelişimi denilen sürecin birinci perdesi konumuz açısından burada kapanıyor!. Çünkü bundan sonra 1826 da Yeniçerilik ortadan kaldırılarak Bektaşilik yasaklanana kadar pek öyle dişe dokunacak farklı birşey olmaz! Süreç, isyanlarla dolu olarak belirli bir tempoda akar gider. Tabi  hep geleneğe uygun olarak; bir yanda bir  Devlet  vardır hep ortada,  diğer yanda da Bektaşilik-Alevilik ve de isyanlar..

 

NEDİR O GELENEK.. BATILILAŞMA SÜRECİ VE BEKTAŞİLER..

Bektaşiler-Aleviler için o gelenek, şartlar ne olursa olsun, Devletin bulunduğu  tarafın karşısında olmaktır! Aslında hiçbir zaman Bektaşiler-Aleviler istememiştir bu  daima “karşı tarafta” olma durumunu!  Tarihsel gelişme sürecinin cilvesidir  bütün bunlar.. Görünüşten bakınca evet, insanlar kendi kaderlerini-tarihlerini kendileri yapıyorlardı;ama gerçekte onlar bunu  ancak verili koşullar içinde, önlerine çıkan hayatıyaşarlarken yapabiliyorlar.. Bektaşilerin-Alevilerin yaptığıda daha farklıolmadı. Vehayat hep böyle, Devletin gölgesi altında  akıp gitti..

Filmin birinci perdesinin burada sona erdiğini söyledik, çünkü, yaşamı devam ettirme mücadelesi, o istese de istemese de, Osmanlı gemisinin dümenini   Batılılaşma yönüne doğru çeviriyordu artık. Zaten, Devlet kurulurken onu ayakta tutmanın bir aracı olarak ortaya çıkan  Yeniçerilere de  ihtiyaç kalmamıştı bu yüzden. Ve de, bir gün, içine girilen bu yeni süreçte   “Devletin bekaası” öyle gerektirdiği  için  binlerce Yeniçeri bir gecede kılıçtan geçiriliverir!. Tabi bununla birlikte Bektaşi tekkesi de kapatılır.[2]

Evet, gün gelmiş, devran dönmüş, “deniz bitmiştir”! Ve kendi kendini yiyip bitirmiştir Osmanlı! Ama ortada eskiden olduğu gibi (İbni Haldun yasalarına göre)  bir uç beyliği de yoktur artık “tarihsel devrim” yaparak “Devleti kurtaracak”! Hem sonra, o defter kapanmıştır artık! Elin oğlu, atı alıp Üsküdar’ı geçmiştir! Avrupa, sanayi devrimini yaşamaktadır. Askerlik sanatı kökünden değişmiştir. Osmanlının elindeki silahlar tarihin çöp sepetine atılmıştır çoktan. Artık öyle at sırtında, elinde kılıç, “ya Allah” diyerek fütuhatlar yapma devri bitmiştir!

Osmanlı’nın işgali altındaki topraklarda kapitalizm gelişmekte, buralarda milliyetçi akımlar güçlenmektedir. Kendine güvenen herkes bu  sistemden ayrılıp, bağımsızlığını kazanmak istemektedir. Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri de bunları desteklemektedir. Ne yapacaktır Osmanlı? Devleti nasıl koruyacak ve “kurtaracaktır”?

“Osmanlı İmparatorluğu’nun muhtelif müesseselerini biribirine kenetleyen ve onları ayakta tutan harç, gaza ideolojisi, devletin sınırlarını mümkün olduğu kadar genişletme çabasıydı. Bu itibarla, İmparatorluk’ta iktisadi faaliyet konusunda hakim zihniyet “verimi arttırmaya” (üretime) değil, kılıcının hakkıyla yeni gelir kaynakları elde etmeye yönelmişti. Bundan dolayıdır ki, Osmanlılar için harpte mağlup olmak ve toprak kaybetmek bir gelir azalması manasına geliyordu. Diğer taraftan, Renaissance’dan sonra Avrupa’da askeri güç yeni şekiller almıştı. Bu yeni beliren disiplinli piyade ve topçu birliklerine karşı koymak için gene aynı tipte askeri birliklere ihtiyaç vardı. Askerlerin Batı yöntemleriyle yetiştirilmesi, daimi olarak talim ettirilmesi ve kendilerine maaş verilmesi için de yeni gelir kaynakları bulmak icabediyordu. Başka bir ifade ile, bir taraftan devletin gelirleri azalırken, diğer taraftan da giderleri çoğalıyordu. Devletin bu zor durum karşısında aradığı hal çareleri ise mahduttu ve üç ana eksen etrafında toplanıyordu: Osmanlı İmparatorluğu’nda bir zamanlar iyi işleyen ve asker temini ile yakından ilgili olan toprak sistemini eski haline getirmek, para basmak veya vergi yükünü arttırmak”.[3]

Bunlardan birincisi, fütuhat devam ettiği sürece mümkündü. Nitekim de, Fatih Sultan Mehmet ile birlikte diriltilen Tımar sistemi Kanuni devrine kadar başarıyla yürütülmüştü. Ama fütuhat bitince Tımar da bitti ve geriye iki çözüm kaldı. Para basmak, ya da vergileri arttırmak.. Bunların ikisi de yapıldı. İltizam sistemiyle halkı soyup soğana çeviren devlet, bir yandan da boyuna para basıyordu. Enflasyon bir çığ gibi büyüyor, hayat yaşanmaz hale geliyordu. Ve  bütün bunlar devleti yeniden örgütleyebilmek,  “çağdaşlaştırarak”, “batılılaştırarak” “kurtarmak” sürecine paralel olarak yapılıyordu.  Evet, devleti kurtarmanın yolu bulunmuştu: “Batılılaşmak”! Yani batılı bir devlet gibi olmak. O zaman, onlar nasıl geliştilerse Osmanlı da öyle gelişecek, “kurtulacaktı”! Halk da varsın biraz sıkıntı çeksindi! Zaten halkı düşünen mi vardı ki! Bunun için Batı’ya öğrenciler gönderildi, Batı’dan askeri eğitmenler getirtildi. Kısacası, “batılılaşmak”, yani batılı bir devlet-toplum  olmak için elden ne geliyorsa yapıldı.

Tabii bütün bunlar “devleti kurtarmak uğruna” halkı feda ederek, halka rağmen yapıldığı için,   halk  bu sürece karşı  oldu. Halkın bu “karşıtlığı” aslında kapitalistleşmeye, gelişmeye, ilerlemeye karşı olmak anlamına gelmiyordu tabi. Onlar, mültezimlerin eline terkedilmeye, devlet zoruyla köleleştirilmeye karşıydılar. Ama batıcılar bunu böyle anlamadılar. Ve halk onların gözünde  sanki “çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmaya” karşı, şeriat yanlısı gerici bir güçmüş gibi görünmeye  başladı!  Bu halâ, Osmanlı batıcılarının  Cumhuriyet dönemindeki devamı olan “asker-sivil aydın  güçlerin” gözünde de  böyle değil midir! “Halk cahildir”, “göbeğini kaşıyan adamdır”, “gericidir” onların gözünde. Onlarsa “ilerici, çağdaş”!..  

 

DEVAM EDECEK...

" BATILILAŞMAK SÜRECİ BİR TARİHSEL DEVRİM SÜRECİDİR

“Batılılaşma” olayını Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimleri açısından ele alırsak; “batılılaşmak”, Osmanlının çevreyle etkileşme, yaşamı devam ettirme mücadelesinde, istenilen sonuçları elde edebilmek için informasyonu işlemede kullandığı mevcut toplumsal bilgi sistemini yeniden düzenlemesidir. Yani, o antika Devletin-o antika yapının kendini ölümsüz kılabilmek için çevreye-çağa uyum çabasıdır. Kendi varlığını-nefsini- başka türlü üretemeyeceğini anlayan Devletin, yaşam kavgasında, kendini kurtarma operasyonudur. Daha başka bir deyişle de, Batı medeniyetiyle Osmanlı arasındaki etkileşme sürecinde, Osmanlı’nın batılı yaşam tarzıyla birlikte, Batı medeniyetine ilişkin kurum ve kuralları “benimsemesidir”. Bu “benimseme”, Osmanlının, üzerine giydiği İslamcı elbiseyi çıkararak, bunun yerine “batıcılık”  adı verilen yeni bir elbiseyi giymesi şeklinde olur!  Bütün bunlar  ne demek, konuyu açalım:"



[1]İbadet nedir, daha doğrusu ibadetin özü-diyalektiği nedir? İbadet, insanların, kendi içlerindeki sistem merkezine-sıfır noktasına- konsantre olarak burada buldukları Hak’kın varlığında  kendi nefisleriyle yok olma, trans haline gelerek kendi varlıklarıyla yok olup, onun-Hak’kın varlığıyla bütünleşmeleri  ritualidir. Şaman törenlerini, Sema’yı-Cem’i düşününüz, ya da camide kılınan namazı düşününüz, bütün bunların özü hep aynıdır: kendi varlığında yok olarak onunla-sıfırla-Hakla-bütünleşebilmek.  Tasavvuf erenleri-büyük Tasavvuf bilginleri  bu türden ritualleri yetersiz buluyorlardı, çünkü onlara göre belirli zamanlarda belirli şekillerde değil,  her an ibadet halinde olmak gerekirdi; insan aslında her an-kendi varlığında yoktu; varolan “gerçek” merkezdeki o sıfır haliydi-Hak idi. Bu konuda bak: “Namazın ve Duanın Diyalektiği”, www.aktolga.de Makaleler

[2], www.aktolga.deMakaleler. “Siz Onu Bunu Bırakın da Şu Vaka-i Hayriye-1826 Konusunda Ne Düşünüyorsunuz Onu Bir Söyleyin Bakalım”!

[3]Şerif Mardin. (1999). “Din ve İdeoloji.” İletişim Yayınları, İstanbul. Şerif Mardin. (1997). “Türkiye’de Toplum ve Siyaset.”, İletişim Yayınları, İstanbul.