• 12.07.2013 00:00
  • (2495)

 BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK

Ahmet Yesevi’nin (ölüm tarihi 1166-67) ilk Türk tasavvufçusu-sufisi- olduğu söylenir.[1] Rivayete göre Hacı Bektaş’ı Anadoluya gönderen de  o dur. Ama öte yandan-geleneğe göre- Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya 1270-71 de geldiği de söylenmektedir. “Fakat söylence dünyasında ‘zaman boyutu’ yoktur; bir olayı, bir kişiyi  yeniden yaşatmak için o olayı-o kişiliği göz önünde canlandırmak,   olayı tekrar oluyor var saymak yetmektedir; bu, yeniden güncelleşmek olacaktır. Yer (mekan) boyutuna gelince; (şamanizm’in) kuş-ruh düşüncesinin hala yaşadığı bir cemiyette göklerde uçmak ve göz açıp kapayana dek uzak yerlerde olmak, bir çeşit ‘tayyi mekan’ (mekanları aşma) yetisi, şaman olsun, Sufi olsun, halk din ulularının olağanüstü güçleri arasındadır. Büyüyle uçuş, kendinden geçme (vecd) ve kendini aşmanın (cezbe) ifadesidir”.[2]

O sırada Anadolu’da Babai İsyanı var. Aşıkpaşazade’ye göre Hacı Bektaş Horasan’dan kardeşi Mintaş ile birlikte geliyor, sonra da zaten iki kardeş Babailer’e, Baba İlyas’a katılıyorlar. Gerçi Hacı Bektaş isyana aktif olarak katılmıyor ama kardeşi katılıyor ve bu arada öldürülüyor. O da -Hacı Bektaş da- gidip bugün mezarının bulunduğu Kayseri’nin Kara Öyük ilçesine “Kadıncık Ana” adlı daha sonra müridi olacak birinin yanına yerleşiyor. Bütün bunları, Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana ile ilişkisini, daha sonra (ölümünden çok sonra) Abdal Musa adlı-Kadıncık Ana’ya bağlı bir müridinin ortaya çıkışını, ve ilk Bektaşi tarikatının aslında Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra bu Abdal Musa tarafından kurulduğunu İrene Melikoff’un kitaplarında bütün ayrıntılarıyla buluyoruz. Ancak bu yazıda bizi asıl ilgilendiren bu ayrıntılar değil. Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru, şamanizm’den Tasavvuf’a, oradan da Bektaşiliğe doğru evrilen süreç ilgilendiriyor bizi. Bu sürecin daha sonra Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve gelişimiyle nasıl bütünleştiğini ise daha sonra tekrar ele alacağız.

Bir düşünce sistemi-ya da inanç veya felsefe- olarak ele alındığı zaman tasavvuf insanın-komün insanının- kendi kendisiyle mücadelesini konu edinir. “Nefsini bilerek Rabbine ulaşmak”,  “kendi varlığında yok olarak” evrensel bütünlüğün içinde erimek isteyen insanın  bilgi temelidir o. Ne var ki, önceleri kendi içindeki “kötü ruhlara”-nefse karşı başlayan bu mücadelenin daha sonra, özellikle İslam’la tanıştıktan ve sınıflı toplumlarla ilişki içine girdikten sonra, dışardaki düşmanı da hedef aldığını ve tasavvuf bilincinin bir gaza-cihad ideolojisi haline dönüştüğünü görüyoruz. İnsan böylece kendi içindeki mücadeleyle kendi dışındaki mücadelenin bir bütün olduğunu düşünmeye başlıyordu.

Türklerin Anadolu’ya göçü uzun yıllar içinde gerçekleşiyor. Ama asıl kitlesel göç 13.yy da Moğollardan kaçarak Anadolu’ya gelmeyle birlikte oluyor. İlkel komün bilgi temeline sahip, yarı şaman Tasavvuf erlerinin, dervişlerin, kam’ların, dedelerin, babaların önderliğinde geliyorlar Türkler Anadolu’ya . Bunlar hep eski Kamlar, kabile şefleri, ya da dini liderler. İslamiyetle ilişkilerden sonra bu yeni zemin üzerinde şekiller, biçimler değişiyor, herşey yeniden ifade edilir hale geliyor.

Burada önemli olan şu: Bu insanlar Anadolu’ya geldikleri zaman kendilerini öyle sakin bir ortamda bulmuyorlar!. Bir yanda Bizans var ortada, antika köleci bir devlet-toplum. Diğer yanda da, İbni Haldun yasalarına göre artık sönme aşamasına gelmiş bulunan Selçuklular ve de tabi Anadolu’yu haraca kesen Moğollar var. Böyle bir ortamda, yaşamı devam ettirme mücadelesinde tasavvuf bilinci tarihsel devrimci önemli bir rol oynuyor. Anadolu’daki bütün o isyanların-direnişlerin bayrağı haline geliyor. Aslında Hacı Bektaş adı da bu türden bir bayrak. Çünkü, yaşadığı dönemde öyle belirgin bir kişiliği falan yok Hacı Bektaş’ın. Öldükten çok sonraları tanınıyor-bir bayrak haline geliyor o. Bunda da Osmanlı’nın oluşum sürecinin büyük rolü var. Osmanlı, o Horasan erlerine dervişlere, ilblere, gazilere, ahilere-Hacı Bektaş’lara dayanarak devletleşiyor.  Bu sürecin hikâyesi bu yazının konusu değil, bunu daha önce başka bir çalışmada ele almaya çalıştık[3]. Burada altını çizmek istediğimiz nokta, Anadolu’da tarihsel devrimci bir rol oynayan Tasavvuf düşüncesinin o dönemde Hacı Bektaş’larla kişilikleşerek bu görevi yerine getirmesidir. Bu dönemde henüz daha Bektaşi-Alevi “ikiliği”, ya da şiilik yönünde bir uç  falan da yoktur ortada. Bütün Tasavvuf erleri-Bektaşiler Ali’ye saygı duymaktadır. Hasan-Hüseyinin-Kerbela erlerinin uğradığı haksızlıklara herkes karşıdır; ama henüz daha bütün bunlar bir sünni-alevi, şii ayırımı noktasında değildir.

Yol ayırımı, Osmanlı’nın İbni Haldun Yasalarına göre oluşumu ve gelişimi süreci içinde ortaya çıkıyor. Bu nedenle, İbni Haldun’u-onun formüle ettiği antika tarihin oluşum mekanizmasını bilmeden ne Bektaşiliği-aleviliği, ne de sünniliği-şiiliği anlamak mümkün değildir. Tabii bir de İran faktörü var ortada. İran-Osmanlı çelişkisi-nüfuz mücadelesi var hesaba katılması gereken.

Eski şaman geleneğinden kalan başlarındaki kırmızı şapkalarından -börk’den- dolayı. Bektaşilik bir yerde, yeni oluşumun -Osmanlı’nın ortaya çıkış sürecinin-  dünya görüşü, bilgi temeli  haline gelir. Abdal Musa’nın Bektaşiliği bir tarikat haline getirişi, Osmanlılar’ın onu el üstünde tutmaları falan tesadüf değildir yani. Bu dönemde Osmanlı’nın vizyonuna-geleceğe yönelik perspektiflerine ideolojik-dinsel bir temel-kılıf oluşturmaktadır Bektaşilik. Anadolu’nun Hristiyan Bizans’lı köylüleri için bile bir çekim merkezi olmuştur o. Bütün insanları eşit-kardeş olarak gören, hiçbir dinsel fanatizme yer vermeyen, her türlü haksızlığa-adaletsizliğe karşı çıkan devrimci bir düşünce sistemi olarak Bektaşilik, Bizans’ın Hristiyan köylüleri için bile bir kurtuluş umudu haline gelmiştir. Bu yanıyla Anadolu tarihsel devriminin ideolojik bayrağı olur Tasavvuf..

Osmanlı gibi küçük bir aşiretin nasıl olupta öyle kısa bir zamanda Anadolu’yu fethettiği hep tartışılagelmiştir. Tasavvufu-Bektaşiliği bilmeden, ya da hesaba katmadan, insanları Osmanlı bayrağı altında toplayan bu ideolojik güç hesaba katılmadan ne Osmanlı’yı, ne de başka hiçbirşeyi anlamak mümkün değildir.  Öyle ki, yeni Osmanlı ordusunu fethedilen yerlerden “devşirilen” -savaş esiri Hristiyan çocuklardan-gençlerden oluşturulan  Yeniçerilik kurumunu bile,   “kendi kültürümüzü, geleneklerimizi öğrensinler” diye Bektaşilere teslim etmiştir Osmanlı (1326). Bu nokta çok önemli. Peki ama Osmanlı neden başka bir tarikatı, ya da önderi  öne çıkarmıyor da Hacı Bektaş’ı bayrak ediniyor diye çok tartışılmıştır. Bence bunda Hacı Bektaş’ın o dönemde yaşayan bir kişilik olmamasının da  büyük rolü vardır. Osmanlı böylece onu-bu tarikatı- daha kolay kontrolü altında tutabileceğini, kendisine mal edebileceğini  düşünmüş olabilir. Çünkü devletleşme süreci başladığı an kurt da düşmüştür    sürece. Hangi kurt mu diyorsunuz!  Devletleşmeyle birlikte ortaya çıkan sınıflaşma kurdudur bu[4].. İbni Haldun yasaları işlemektedir!

Osmanlı’nın 1299 da kurulduğu söylenir. Timur’la Beyazıt arasındaki Ankara Savaşı’nın tarihi ise 1402.  Şeyh Bedreddin isyanını,  Devletin tekrar kuruluşu çabalarını falan da hesaplarsak 100 yılı biraz aşan   bir dönem. Bu dönemi Birinci Osmanlı Devleti dönemi olarak adlandırmıştık.[5] İbni Haldun Yasalarına göre bir devletin ömrü bu kadardı o zamanlar. Sonra, ya yeni bir barbar akını gelip “sil baştan” herşeye yeniden başlanırdı, ya da tabii aynı görevi yerine getirecek bir uç beyliği çıkardı ortaya (Osmanlı’nın kendisi de bir uç beyliğiydi). İşte bu yüz yirmi yıl, yani  devletin oluşumu ve ömrünü tamamlayışı süreci, Bektaşilik olarak ifade edilen tasavvufi Anadolu düşüncesinin de evrimi, kendi içinde ayrışması süreci olmuştur. Bu arada Devlet zaten Bektaşilikten-tasavvuftan ayrılmış kendi kurumsal-sınıfsal oluşumuna daha uygun düşen sünnilikle bütünleşmiştir.

Bir devlet haline gelmek, fethedilen yerlerdeki insanları yönetebilmek için belirli kurum ve kurallara ihtiyaç vardı. Bütün bunları o zaman İslam’da bulmuştu Osmanlı. Zaten bir yerde Selçuklular’ın mirasının üzerine oturuyordu o. Selçuklu dağıldıktan sonra da ortada kalan bütün o Selçuklu-İslam bilginleri, devlet adamları artık Osmanlı’nın hizmetine koşmuşlardı. Bu süreç içinde Osmanlı toplumu, aynen İbni Haldun sosyolojisinde dile getirildiği şekilde antika bir sınıflı toplum haline geldi. Artık başlangıçtaki o “asabiyyet” gücünün yerini Devlet gücü alıyordu. Bir yanda bir Devlet Sınıfı, diğer yanda da sürü-Reaya adı verilen-eski yol arkadaşlarından oluşan- bir halk ortaya çıkmıştı.

Bu süreç-oluşum içinde,  başlangıçta devletle olan içiçeliğinden dolayı, Bektaşilik  sanki Devlete daha yakın bir görünümde kaldı. En azından şehirlerdeki okumuş-aydın ama devletle de ilişkileri olan zümrelerin temsilcisi olarak bilinir  oldu. Artık Reaya-sürü olarak ifade edilen Orta Asya kökenli o çevre-halk ise Babalarıyla-Dedeleriyle  halâ eski yerinde duruyorlardı. İşte Bektaşilik-Kızılbaşlık (daha sonra da Alevilik) “farklılığı” ilk böyle çıktı ortaya. Kızılbaşlar-Aleviler daha çok köy-kırsal bölge Bektaşileri olarak bilindiler. Bunlar ezilen, baskı altında tutulan, inkâr edilen insanlar olarak başlangıçtaki tarihsel devrimci-radikal, tasavvufi özlerini daha çok korudular. Ama bu noktayı öyle fazla da abartmamak gerekir. Çünkü Devlet katında Bektaşiliğin yerini çoktan sünni İslam kapmıştı, yani istese de Bektaşiliğe o alanda yer yoktu artık. Bu nedenle,  Bektaşilik-Kızılbaşlık-Alevilik son tahlilde hep aynı yolun yolcusu olacaklardır.   Öyle ki, daha sonra Osmanlı’ya  karşı ortaya çıkan bütün isyanlar,  o ilk Babai isyanlarında falan olduğu gibi  hep  o aynı özden kaynaklanmışlardır. Babailer Selçuklu’nun ihanetini nasıl affetmemişlerse, Osmanlı’nın  ihanetini de asla affetmeyen o eski Horasan erleri aynen başlangıçta olduğu gibi bu sefer de Osmanlı’ya karşı direnmeye başlamışlardır.

İşte Bektaşi-Alevilerle Osmanlı sünniliğinin yol ayrımının özü budur. Yani, islami bir biçim altında sünni-alevi çatışması olarak şekillenen mücadele, aslında, Osmanlı’nın devlet haline gelmesine paralel olarak ortaya çıkan sınıf mücadelesinin dinsel  bir biçim altında yürütülmesidir. Mücadelenin dinsel bir görünüm altında yürütülmesi  bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır, çünkü,  Osmanlı’nın kendini Sünni-İslam olarak tanımlaması, kaçınılmaz olarak, muhalefetin de İslam’ın içindeki muhalefetle özdeşleşmesi sonucunu doğuruyordu. Bu andan itibaren Bektaşiliğin içindeki ayrılık da iyice ortaya çıkıyordu zaten. Ön plana çıkan tarihsel devrimci öz giderekten  daha çok  kendini Kızılbaş-Alevi olarak ifade etmeye başladı. İşte bugün bile halâ Aleviliğin toplumsal-kültürel genlerinde yatan  “devlete karşı olmak” geleneğinin özü budur[6].

BEKTAŞİLİK  İRAN’IN ETKİ ALANINA GİRİYOR, ALEVİLİK-KIZILBAŞLIK-ŞİİLİK..


Ama, Osmanlı’da sınıf mücadelelerinin aldığı  dinsel şekillenmeyi açıklayabilmek için sadece bütün bunlar yeterli değildir. Bir de İran faktörü vardır işin içinde ki, o da en azından diğerleri kadar önemlidir. Önce, ayrıntıya girmeden, olayı genel olarak kavramaya çalışalım:

1402 de  yıkılan Birinci Osmanlı Devleti’nin,  Fatih’le birlikte adeta  İkinci bir Osmanlı Devleti olarak yeniden doğduğunu söyleyebiliriz. İstanbul’un alınışı-yükselme dönemi falan derken, sonra, bir yüz yıllık dönem daha geride kalmaya başlayınca 16.yy ın başlarından itibaren İbni Haldun yasalarına göre sistem yeniden çözülmeye-bozulmaya başlar! Bu kez, Bizans’la da bütünleşerek-onun kurum ve kurallarından da çok şeyler alan ve iyice firavunlaşan Osmanlı, giderekten daha da çekilmez bir hal almaya başlamıştır. Buna paralel olarak da tabii, bir süredir sesi sedası kesilmiş bulunan  eski yol arkadaşlarının- Anadolu insanlarının sesleri yeniden duyulmaya, Anadolu’nun her yerinde yeniden isyanlar patlak vermeye başlar.

Bu dönemde  ortaya çıkan isyanların en çok ses getirenlerinden biri şüphesiz Şah Kulu isyanıdır. Ama, Şah Kulu isyanını ele almadan önce, bu arada İran’da nelerin olup bittiğini de görmek gerekir sanıyorum. Çünkü, bu dönemde Anadolu’da olup bitecek olanlar  büyük ölçüde İran’daki süreçle de ilgilidir. Bu dönem,  artık kendini  sünni bir egemen sınıf olarak tanımlayarak,  yol arkadaşı Anadolu Erenlerinden iyice kopan Osmanlı’ya karşı çaresiz kalan Anadolu halkının “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerekten,  ideolojik olarak kendini İslam’ın içindeki muhalefetle bütünleştiren, fakat aslında Osmanlı’ya karşı nüfuz mücadelesi veren  İran’ın etkisi altına girerek, Osmanlı’ya karşı verilen mücadeleyi İran’ın ideolojik-dini şemsiyesi altında sürdürmeye başladıkları bir dönemdir. Sınıf mücadelesinin nelere kadir olduğunu anlatması açısından, sonuçları ve kalıntıları halâ günümüze kadar devam eden son derece ilginç bir süreçtir bu. Ama dedik ya, önce biz biraz İran’a bakalım ve o dönemde orada nelerin olup bittiğini anlamaya çalışalım.

“Şeyh Safiüddin İshak’ın (Ölm. 1334) Erdebil’de kurmuş olduğu Safevi tarikatının tarihi bu çalışmanın çerçevesi içine girmemektedir. Biz yalnızca onun torunları olan Cüneyd, Haydar ve Şah İsmail tarafından öğretilen inanışlar ve bunların türkmen boyları üzerindeki etkileri ile ilgileneceğiz: Çünkü onlar (Safeviler) göz kamaştırıcı yükselişlerini, yenilgi ve zaferlerini Pers birliğinin yeniden kurulduğu ve İmami Şiiliğin resmi din olarak kabul edildiği son noktaya kadar bu boylarla (Türkmenler’le) gerçekleştirdiler [7]..

Herşey Tebriz Emiri Karakoyunlu Cahan Şah’ın buyruğu ile Erdebil’den çıkarılmış bulunan Şeyh Cüneyd Safevi (1447-1460) döneminde başladı..Cüneyd’in en büyük başarısı ise, şüphesiz, Orta Asya kökenli Türkmenlerin yarı şaman-sufi inançlarını son derece akıllı bir şekilde kendi hanedan politikasıyla bütünleştirebilmesi olmuştur. Muhtemelen  şöyle düşünüyordu o: O dönemde bölgedeki en önemli güç Osmanlıydı. Ve o da kendini Sünni-İslam olarak tanımlıyordu. Madem ki İslam olmaktan başka bir alternatifte yoktu o zaman ortada,  bu durumda, Osmanlı’ya karşı durabilmek için, kaçınılmaz olarak, İslam’ın içindeki muhalefetle-ideolojik anlamda- bütünleşmek gerekiyordu. Bu bir. İkincisi de tabi, bölgedeki insanların ruh hali, inançları-kültürel durumlarıydı. Osmanlı’dan nefret eden, onun kendilerine ihanet ettiğini düşünen insanlar Orta Asya kökenli yarı şaman-sufi bir inanç dünyasına sahiptiler. Ne yaptı Cüneyd bu durumda!. Aldı İslam’ın içindeki muhalefet ideolojisini, bunu şaman-sufi inançlarla harmanladı, ortaya son derece militan-savaşçı muhalif bir ideoloji çıkardı:

 

                     “Safevilerin ulaştıkları başarı; Tanrının insanda tecelli ettiğine ve yeniden bedenleşmeye dayalı  inançları ile, henüz başlangıç düzeyinde bir uç-şii tasavvuf görüşünden esinlenen ve 

“Safevilerin ulaştıkları başarı; Tanrının insanda tecelli ettiğine ve yeniden bedenleşmeye dayalı  inançları ile, henüz başlangıç düzeyinde bir uç-şii tasavvuf görüşünden esinlenen ve ondan hız alan, fakat halâ şaman kültürüne bağlı bulunan, türkmen boylarının savaşçı ve asker güçlerinde aranmalıdır.. Bu ideolojik ayrılışı katılımlarıyla oluşturan boylar, Doğu Anadolu’dan, Azerbaycan’dan, Kuzey Suriye’den geliyorlardı ve bunlar Ustacalu, Şamlu, Rumlu, Tekelu, Zü’lkadirli, Afşar, anayurtları Karabağ olan Kacar, Varsak, Karacadağ Sufileri gibi, adları çok geçen boylar idiler.”[8]

Tasavvuf’a ve hatta şamanizm’e göre, Tanrının insanda nasıl tecelli ettiğini görmüştük. “Yeniden bedenleşme” olayı da aslında Tasavvuf’un bu “ölmeden evvel ölerek” ölümsüzlüğe kavuşmak anlayışına dayanıyordu. “İnsan, nefsini bilerek Rabbini bildiği” an,  artık, kendi varlığının, gerçekte,  bir sistem olarak kendi içindeki sıfır noktasında gerçekleşerek temsil edildiğini, onun görünüşteki temsilcisi nefsin ise, çevreyle etkileşme süreci içinde oluşan izafi bir oluşum olduğunu kavrıyordu. Ki bu  durumda da o, “kendi varlığında yok olmuş”-yani, kendi içindeki sıfır haliyle, Tanrıyla-bütünleşmiş ve böylece ölümsüzleşmiş oluyordu. İşte Cüneyd ideolojisi, alıyor bu tasavvufi özü-inancı ve diyor ki, nefsini bilen kendi varlığında yok olan, Rabbini, yani  Ali’yi bilmiş-Ali olmuş olur. Müthiş bir zekâ değil mi.. İslamsa İslamdı, şamanizm ise şamanizmdi, Tasavvufsa Tasavvuftu, hepsi vardı içinde ve de tam bir muhalefet ideolojisi olarak bir sentez halinde bütünleşiyordu bunlar.  Osmanlı’dan zokayı yemiş atalarımızın gözünde artık Sünni Osmanlı sınıflılığı, Şii Savefiler de sınıfsızlığı temsil ediyorlardı!!. “Ya Allah, Ali diyerek” Şaha kalktılar bu inançla!..

“Erdebil’den sürüldükten sonra, Seyyid olduğunu, yani, Ali’nin soyundan geldiğini ileri süren Cüneyd, önce Konya’ya, sonra da görüşlerinin istenmez ilan edileceği Kilikya’ya gitti. Bir süre Antakya’ya yerleşti. Orada Hurufi çevrelerle ilişki kurdu ve bu kendisine yeni bir sürgüne maloldu. Sonra Trabzon’a, daha sonra da Diyarbakır’a gitti. Trabzonlu Komenler’le evlilik yakınlığı bulunan Akkoyunlu Uzun Hasan tarafından kabul edildi. Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm’le evlendi ve Diyarbakır’da sakin bir üç yıl geçirdi. Sonunda Erdebil’e dönmek istedi, fakat önce Dağıstanlı Hristiyanlara karşı yağma akınlarına girmeye karar verdi; çünkü Cihad kadar talana da susamış türkmen taraftarlarının Gaza isteklerini karşılaması gerekiyordu. Halilullah Şirvanşah, onun, topraklarından geçmesini önlemeye çalıştı. Nihayet, Cüneyd 1460 da Şirvanşah’a karşı bir savaşta öldürüldü..

Onun olağanüstü yaratıldığını düşünen taraftarları ilk önce öldüğüne inanmak istemediler. Fakat  sonra, 1460 da, bu sefer de onun Hatice Begüm’den doğmuş bulunan ve kendisinde Tanrının tecellisini gördükleri oğlu Haydar’a bağlandılar”.. “Şeyh Haydar’ın kısa hükümdarlığı zamanındadır ki, kızılbaşların dini-siyasi çizgileri daha da belirgin bir hal almış, hareket kısa zamanda, göçer ve savaşçı türkmenlerin katkısıyla, bir dini tarikat, inançları için savaşan bir Gaziler hareketi haline dönüşmüştür. Haydar taraftarları giydikleri kırmızı serpuş dolayısıyla Kızılbaş adı ile anıldılar. On iki dilimli bu kırmızı serpuşa  Tac-ı haydari denmekte idi. Kızılbaş hareketin başlayışı böyle oldu. Müridleri Haydar’ın tanrı olduğunu söylüyorlar ve niyaz için ona secde ediyorlardı”..

“Haydar’ın taraftar sayısı hızla artmaktaydı. Bunların içinde, Anadolu’dan gelen hoşnutsuzlar çoğunluktaydılar. Aralarında atsız pusatsız yoksullar çok sayıda idiler. Haydar, 1486 da Dağıstan’a karşı yağma seferine kalkıştığında yanında binitsiz, pusatsız ve giyimsiz on bin nefer vardı. Bununla birlikte yağma başarılı oldu ve zengin bir ganimetle dönüldü...1488 de Şeyh Haydar üçüncü Kafkas seferine çıktı; bu arada babasının ölümünün öcünü de almak istiyordu. Ama, başaramadı ve  öldürüdü.. Safeviler Erdebil’den atıldılar. Haydar’ın üç oğlu ve anneleri Alem Şah Fars eyaletinde İstahr kalesine kapatıldılar. Orada dört buçuk yıl kaldılar ve ancak Ya’kub un ölümünden sonra kurtuldular..

Haydar’ın Alem Şah’tan olma üç oğlunun en genci İsmail 1487 de doğmuştu. Bunlar Gilan’da Lahican prensinin yanına sığındılar. İsmail burada altı yıldan fazla kaldı ve hiç şüphesiz çok özen gösterilen şii bir eğitimle yetiştirildi, büyük bir kültür adamı, çağının tasavvuf ve edebiyatını çok iyi anlamış mükemmel bir şairdi.  Büyük zekası, sağlam kişiliği, incelmiş kültürüne rağmen, onu şan ve şerefe götüren türkmen boylarının şamancı çevrelerine yabancı düşmeyen yaban bir temeli hep korumuştu. İslam kültürü çerçevesindeki dindarlığı,  Anadolu’da bugün bile halâ yok olmamış bulunan Orta Asya’lı inanışların-şamanizmin- ilkel din uygulamalarının bir bileşimi idi. Öyle ki, kızılbaşlıkta, şamanla derviş biribirine karışmıştır. Şah İsmail’in din kavrayışında yeniden bedenleşme ve bedenleşmenin çok sayıda olduğu inanışı yer almaktadır. Kendisi de Tanrı’nın Zat’ının, dolayısıyla Ali’nin sürekli bedenleşmelerinden biri oluyordu; şiirlerinde de belirttiği gibi o, Ali’nin sırrı idi. Dinsel uygulamalarında eski Türk dünyasının geleneklerine bağlı kalarak dua etmek için göğe daha yakın olma amacıyla dağlara çıkmaktaydı. Kendinden öteye geçmek istiyor, kendinden geçme durumuna girmek için yardımcı uyarıcılardan yararlanıyordu..Abdalları ile birlikte Hırkadağı’na çıkan Hacı Bektaş’ın orada ardıç tütsüleyerek kendinden geçtiğini görmüştük. Şah İsmail de bu uygulamalara bağlı kalmaktadır. Onun-Şahın şölenleri bile Türk-Moğol toy’larını andırıyordu. Şölenlerde müzik ve oyunlara da yer veriliyor, genç şah kendinden geçinceye dek içkiler içiliyordu”...

“1499 un Ağustos-Eylül aylarında İsmail Erdebil’e gitmek üzere Lahican’dan ayrılmağa karar verdi. Maiyetindekilerle birlikte kışı Hazar denizi kıyısında Astara yakınındaki Ercuvan’da geçirdiler. Oradan Anadolu ve Azerbaycan’daki taraftarlarına haberler gönderdiler. İlkbaharda önde gelen yedi kızılbaş boy Erzincan’da birleştiler..Genç adamın ilk kaygısı Şirvanşah tarafından öldürülen babasının öcünü almaktı. Bu sebeple askerlerini Şirvan’a yöneltti. 12 Mart 1501 de Şirvanşah Ferruh Yesar savaşta öldürüldü ve cesedi yakıldı. Akkoyunlu Alvand’ı Nahcıvan yakınında Şurur’da bozguna uğratarak 1501 de Tebriz’e zaferle girdi. Şahlık tacını giydi ve hutbede Oniki İmam’ın adlarını okutarak İmami Şiiliği devlet dini olarak kurumlaştırdı. O sırada onbeş yaşındaydı. Bu, Safeviliğin doruk noktası oldu.”[9]

“Şeyh Haydar döneminde ortaya çıkmış bulunan “Kızılbaş” deyimi Farsçada kaybolduktan epey sonra Anadolu’da yaşama geçti. Deyim, Oniki İmam’a bağlı olmakla birlikte, Tanrı’nın insan bedeninde zuhuru anlamını içeren tecelli, ve biçimlerde sayısız çoğalış anlamında tenasuh, bazan daha gerilere de giderek Allah’ın bir mazhar’ı, zuhur edişi olan, Ali’nin yeniden bedenleştiği Safevi hükümdar Şah İsmail’e tam bir kulluk inanışı ile, bir uç şiiliğinin bütün özelliklerini gösteren  bir inanç biçimini  anlatmaktaydı.. Kızılbaşlığın yayılışı yalnız türkmen boyları değil, lonca çevreleri ile halk tarikatlarını, yoksul ve gezgin halk dervişleri olan Abdalları, ve  kâfirlere karşı Cihad’da bir ganimet fırsatı gören Gazi’leri de kapsıyordu. Ahilerin, Gazilerin ve Abdalların Kızılbaşların davasına katılmaları Hatai’nin mısralarıyla da dile getirilmiş bulunmaktadır: ‘Şahun evladına ikrâr idenler /Ahiler, Gaziler, Abdallar oldu’..Daha önce Cüneyd’i ve Haydar’ı da ululamış bulunan türkmenler, bu çizgi üstü kişilikle donanmış genç şahı da tanrılaştırmakta hiç zorluk çekmediler...”(a.g.e)

Orta Asya’dan gelerek Azarbeycan’dan İran’a ve Anadolu’ya kadar yayılan bölgede yerleşmeye-tutunmaya çalışan Türkmenler-Horasan erleri, İran’da Şah İsmail’i destekleyerek onun tahta geçmesini sağlarlarken, Anadolu’da da kendilerine ihanet eden Osmanlıya karşı mücadele-isyan halindeydiler. Onların Şah’ı canı gönülden desteklemelerinin en önemli nedeni de buydu zaten. Denize düşmüşlerdi bir kere, Osmanlı ihanet etmişti onlara,  kimin-ne olduğunu ayırdedecek halleri yoktu artık, ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek önlerine çıkana kurtarıcı diye sarıldılar.  

Şah Kulu, Teke’nin Kızılkaya veya Yalunlu köyünden Hasan Halife’nin oğlu idi.  Son derece etkileyici, faal, cesur bir kişi olan Şah Kulu İsmail’in Safevi Devleti’ni kurup zaferden zafere koşmasından ve bilhassa idarenin (Osmanlının) son derece zayıf bir hale gelmesinden ve devlet adamlarının adil olmayan hareketlerinden duyulan hoşnutsuzluklardan cesaret alarak harekete geçti. Ordusunda, önemli bir kusurları olmadığı halde dirlikleri ellerinden alınmış pek çok  sipahi de vardı, ki Şah Tahmasb devrindeki meşhur Ulema Han da bu sipahilerden biri idi. Taraftarlarının geri kalan kısmının Teke dağlarının yoksul köylülerinden oluştuğu anlaşılıyor. Bunlar Şah Kulu’na “baba” demektedirler. Şah Kulu Osmanlı kuvvetlerini üstüste yenilgiye uğrattı. Bu başarıları adamlarının gittikçe çoğalmasına sebep oldu. Hele onun Anadolu Beğlerbeği Karagöz Paşayı da yenip öldürmesi taraftarlarının sayısını iyice arttırmış ve ününü her tarafa yaymıştı. Anadolunun ‘bir avuç ayağı çarıklı Türkleri’ denilerek küçümsenen Şah Kulu ve taraftarları kazandıkları  başarılardan sonra çekildikleri Teke’de Veziri Azam Hadım Ali Paşa tarafından üstün kuvvetler ile sarıldıkları halde çemberi yardılar. Karaman iline giderlerken karşılarına çıkan bu eyaletin beğlerbeğisi Haydar Paşa’yı da yendikten sonra İran’a doğru yola çıktılar. Vezir-i Azam Şah Kulu’na Kayseri-Sivas arasındaki Çubuk ovasında yetişti ise de, yapılan  savaşta Ali Paşa öldürüldü ve ordusu bozguna uğratıldı (1511). Bu arada, savaşta ağır bir şekilde yaralanan Şah Kulu da çok geçmeden öldü. Ancak daha önceden vezir tayin etmiş olduğu en yakın adamlarından biri  Tekelileri salimen İran’a götürdü...Bunların sayısı 15000 civarındaydı. Kuvvetle tahmin etmek mümkündür  ki, Şah Kulu’nun asıl gayesi Şah İsmail adına  bir isyan çıkarmak veya İran’a gitmek falan değildi. Onun amacının  Osmanlı hakimiyetine son vermek olduğu anlaşılıyor.. Şah Kulu başarıları ile o kadar etkili olmuştur ki, Beyazıt’ın Karaman Valisi olan oğlu Şahin Şah bile bir ara Kızılbaş olmuştu.. Şah Kulu isyanını, Selçuklular devrinde (1240) ortaya çıkan Babai İsyanıyla kıyaslayabiliriz”[10]..

Sonrası malum. Yavuz Sultan Selim bu işi kökünden bitirmek için Şah İsmail’e karşı bir sefer düzenlemeye karar verir.  Anadolu’da bir “temizlik” hareketine girişerek işe başlayan Yavuz, ilk planda “kırk bin civarında” (muhtemelen daha fazla) kızılbaşın katledildiği bu “temizlikten” sonra Şah İsmail’in ordusuyla Çaldıran’da karşılaşır. Osmanlı’nın galibiyetiyle biten bu savaştan bir süre sonra da zaten Safevi  Devleti yıkılır..

Yavuz’a kalsa  aslında o, Çaldıran’la yetinmeyip, bütünüyle İran’ın içlerine kadar girmeyi de  düşünmektedir; ama Yeniçeriler -Bektaşiler-huzursuzdur; bu nedenle Yavuz işi orada bırakıp geri dönmeye karar verir.  Ama, sefer dönüşünde,   (1551  de yeniden açılana kadar) Bektaşi tekkesini kapatmaktan da geri durmaz.  Bu arada resmi belgelerde “Bektaşi sözcüğü de Rafızi (batini, dinden ayrılmış) sözcüğü ile anlamdaş olmuştur” artık. Ama herşeye rağmen Yeniçeriliğin ortadan kaldırıldığı tarihe (1826) kadar  varlığını sürdürür tekke. Tekkeyi tamamen ortadan kaldırma şerefi “ilerici padişah” II.Mahmut’a ait olacaktır!!.. Bilindiği gibi, daha sonra tekrar açılan tekke bu sefer de Kemalist iktidar döneminde kapatılır!!. Bir farkla ki,  bu sefer “artık ihtiyaç kalmadı” denilerek  tekkenin anahtarını bizzat o tekkenin şeyhi götürerek teslim edecektir Kemalistlere!. Gel de şimdi “Cem Evleri ibadet yeri olarak tanınsın” diyenlerin tarih bilgisine ve samimiyetine güven!..

 

DEVAM EDECEK

 " BEKTAŞİ-KIZILBAŞ-ALEVİ

 

Önce İrene Melikoff’u dinleyelim: “Başlangıçtan beri cemaat-dışı ve dinler karışımı bir inanışı benimsemiş boy ve köy zümrelerine tarihçe uygun görülen Kızılbaş adını kullanmayı yeğlenebilir buluyoruz. Kızılbaş adı, Şeyh Haydar (1460-1488) zamanında, onun, büyük bölümünü Azerbaycan ve Doğu Anadolu’lu türkmen boylarının oluşturduğu taraftarlarını adlandırmak üzere kullanıldı. Ve onun kısa yaşamı sırasındadır ki, Safevi tarikati dini-siyasi bir güce; taraftarları-Kızılbaşlar- da düzenli Gazilere dönüştüler. Bunlar ayrıca kırmızı serpuşları, Tac-ı Haydari adı verilen oniki dilimli kızıl börkleri dolayısıyla da Kızılbaşlar diye  anıldılar. Bu döğüşken ve sarsılmaz inançlı kıt’alar başlarında bulunan Haydar’ın (babası Cüneyd için de olduğu gibi) Tanrı olduğunu düşünüyorlardı. Öyle ki, bu gözü kapalı inanç[1]

onları, Kıbleye yönelir gibi Haydar’a doğru yönelmeye ve ibadet edercesine onun önünde  secdeye kapanmaya kadar götürmekteydi........."



[1]İbadet nedir, daha doğrusu ibadetin özü-diyalektiği nedir? İbadet, insanların, kendi içlerindeki sistem merkezine-sıfır noktasına- konsantre olarak burada buldukları Hak’kın varlığında  kendi nefisleriyle yok olma, trans haline gelerek kendi varlıklarıyla yok olup, onun-Hak’kın varlığıyla bütünleşmeleri  ritualidir. Şaman törenlerini, Sema’yı-Cem’i düşününüz, ya da camide kılınan namazı düşününüz, bütün bunların özü hep aynıdır: kendi varlığında yok olarak onunla-sıfırla-Hakla-bütünleşebilmek.  Tasavvuf erenleri-büyük Tasavvuf bilginleri  bu türden ritualleri yetersiz buluyorlardı, çünkü onlara göre belirli zamanlarda belirli şekillerde değil,  her an ibadet halinde olmak gerekirdi; insan aslında her an-kendi varlığında yoktu; varolan “gerçek” merkezdeki o sıfır haliydi-Hak idi. Bu konuda bak: “Namazın ve Duanın Diyalektiği”, www.aktolga.de Makaleler



[1]İrene Melikoff, Hacı Bektaş-Efsaneden Gerçeğe. 1999

[2]a.g.e

[3]„Bilişsel Tarih Ve Toplum Bilimlerinin Esasları-İlkel Komünal Toplumdan Bilgi Toplumuna ve Türkiye“ www.aktolga.de, 5.Çalışma

[4]Bununla OsmanlıDevleti kurulmadan önce Orta Asya’dan gelen Anadoludaki bütün o „Türk“ aşiretle-ri hep sınıfsız toplumlardıfalan demek istemiyorum! Sadece, Devletleşme ve sınıfsal ayrışma süreci-nin altınıçizmek istiyorum..

[5]a.g.e.

[6]Bu noktanın altınıçiziyoruz. Daha sonra, „Alevi sorunu nasıl çözülür”ü tartışırken bu noktaya tekrar döneceğiz. Ancak burada hemen şunu söyleyelim ki, „Alevi sorunu“ aslında Osmanlının devletleşme sorunundan kaynaklanır. Türkiye toplumunun bugün bile  halâ mücadele halinde olduğu o „Devlet“ an-layışı yatar sorunun özünde. Ama kaderin şu garip cilvesine bakın ki, bugün birçok „Alevi“, farkında ol-madan o „Devlete“ sahip çıkıyorlar. „Kemalist Devlet“ kavramının  özünde Osmanlı devlet anlayışının bir devamı olduğunu göremiyorlar. Bu yüzden de, Devleti demokratikleştirme mücadelesinde yanlış saflarda yer tutuyorlar.

[7]İrene Melikoff, a.g.e

[8]a.g.e

[9]Ne kadar ilginçdeği mi: Osmanlısünni olmasaydıİran şii olur muydu acaba? Peki Osmanlıneden sünni oldu? Selçukluların mirasının üzerine oturdu da ondan mıdiyorsunuz..Demek istediğim şu ki, tarihi yapan olaylar hep karşılıklıetkileşme içinde biribirini yaratarak oluşmuştur..Hiçbir şey mutlak değildir yani. Antika tarihin bütün bu altüstlüklerinin içinde belirleyici olan ise, daima, ilkel komünal top-lumdan sınıflıtopluma geçişdiyalektiğidir...

[10]Safevi Devleti-forum.net/archive..