• 11.07.2013 00:00
  • (2559)

„ALEVİ SORUNU“NUN TARİHSEL-FELSEFİ KÖKENLERİ.. TASAVVUFTAN BİLİŞSEL BİLİMLERE-HERŞEYİN TEORİSİNE..

İLKEL KOMÜNAL TOPLUMDAN SINIFLI TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİNDE

ŞAMANİZM, TASAVVUF, BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK

 

 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM!..

Tasavvuf bilgini atalarımız her işe başlarken “yaradan ve yaradılan” olarak  “onun” adıyla başlarlarmış söze (Bismillahirrahmanirrahim), biz de öyle yapalım şimdi, çünkü bir işe başlayan da, başlatan da “o”dur özünde!

Konuya girmek istiyorum artık, ama okuyucu şimdi de diyecek ki, ne demek istedin öyle “bir işe başlayan da başlatan da o dur” demekle!.

İş yapmak, bir ürün elde etmek nedir, nasıl olur-yapılır- bu “iş”:

Bir fabrikayı ele alalım: A, bu fabrikadaki işvereni, B de işçileri gösteriyor olsun. Amaç da en sondaki ürünü elde etmektir.

Kendi içinde bir sistem olarak ele aldığımız zaman bu fabrika da sistem merkezindeki sıfır noktasında temsil edilen bir A-B sistemi değil midir? Evet mi diyorsunuz!. Sonra ne oluyor peki; başlangıçtaki sıfır noktasından yola çıkan bu sistem, iki eliyle -A ve B aracılığıyla- dışardan-çevreden gelen hammaddeyi işleyerek en sondaki ürünü elde ettiği zaman, o an onunla birlikte daha üst düzeyde yeni bir sıfır noktasına ulaşmış olmuyor mu?. Bu ürün nedir, o da son tahlilde kendi içinde gene bir sistem değil midir, ve o da kendi içindeki sistem merkezinde bulunan sıfır noktasında gerçekleşmiyor mu!. O halde, yaradan da yaradılan da son tahlilde o dur, yani o sıfır noktasıdır. Sıfır, önce üretici A-B sistemi olarak gerçekleşirken, sonra da ürünle birlikte üstü düzeyde başka bir A-B sistemi olarak gerçekleşmektedir, o kadar. Bu arada-ara basamaklarda- ortaya çıkan A ve B ‘ler, sistem içinde gerçekleşen etkileşmelere bağlı olan izafi gerçekliklerdir. “Her yerde, her zaman hazır ve nazır olan” ise, daima, her durumda oluşan her yeni sistemin merkezini temsil eden, atalarımızın “mutlak gerçeklik” dediği o sıfırdır!.  Ancak tam bu noktada ben   diyorum ki, nasıl ki “yaradılan” izafidir, aynı şekilde “yaradan” da izafi olmalıdır.  Çünkü o sıfır, her an, her yeni “yaradılanla” birlikte kendini de yeniden yaratmaktadır!..

Peki o zaman nedir o “ben yaptım, ben ürettim, ben yarattım” ifadeleri? Çok basit! Dikkat ederseniz sistem merkezinde sıfır noktasının bulunduğu bütün A-B sistemlerinde üç temel Koordinat Sistemi bulunmaktadır. Bunlardan biri sistem merkezini temel alırken, diğer ikisi, kendi nefsleriyle (yani, objektif izafi varoluş halleriyle) A ve B ‘ yi temel alan Koordinat Sistemleridir. Bu nedenle, siz sürece nereden (hangi K.S ‘den) bakarsanız  ortaya çıkan sonuçlar da ona göre olmuş olur.  Örneğin, yukardaki örnekte üretim sürecine eğer A ‘yı (yani işvereni) temel alan bir K.S’den bakıyorsanız, sizin bakış açınız buna göre oluşacaktır. Aynı şey B (yani işçi sınıfı) için de geçerlidir.

 

Devam ediyoruz!..

BÜYÜK TABLODA BAŞKA NELER VAR

Önce büyük tabloyu ortaya koyarak başlayalım: Bir zamanlar “cennette” yaşarmış insanlar. Böyle söyler-anlatır- bütün o dinler-inançlar. Sonra da, “insanın nefsine uyarak cennetten kovulduğunu” söylerler. Ve de, insanın tekrar o güzel günlere, kaybettiği o cennetine yeniden kavuşabilmesi için,  bir şekilde, nefsini-benliğini kontrol altına alması-onu yok etmesi- gerektiğini öğütlerler. “Nefsini bilen Rabbini bilir”in anlamı   bu olsa gerek: Nefsini-self-bilerek onun mutlak bir gerçeklik olmadığını, izafi olduğunu bileceksin ki, asıl varolanın sistem merkezindeki o sıfırla temsil edilen-gerçekleşen olduğunu bilebilesin. Burada bütün mesele, ancak kendini-nefsini bildiğin zaman bilebileceğin o “Rabbin”-yani sıfır noktasının-ne olduğunda yatıyor. “Tanrı’nın kendini bilmesi için yarattığı”insanların bütün o  insanlık macerası, sadece bu sorunun cevabını verebilmek içindir.. En azından Şeyh Bedreddin böyle diyor,  “Tanrı insanla kendini bilmektedir” derken!..  

Şamanizmden tasavvufa, Bektaşilikten Aleviliğe, İslamiyetten Hristiyanlığa, Budizme kadar bütün o inançlar-dinler  hep  “suç işleyerek” “cennetten kovulan” insanlara kendilerini bağışlatarak tekrar nasıl o  cennete kavuşabileceklerini anlatmaya çalışırlar. Bu sürecin başlıca aktörü-öznesi ise hep  o “nefs”tir, benliktir-(selbst, self) yani. Bütün mesele, “insanın içindeki şeytan” olarak da ifade edilen o nefsi “kontrol etmenin”, “yok etmenin” etrafında dönüp dolaşmaktadır. Bütün  insanlık durumunun-macerasının- özü esası budur.. İster, “insan doğa’nın kendi bilincine varmasıdır” deyin, ister, “Tanrı insanı kendini bilmek için yaratmıştır”, sonuç değişmiyor. Sorun, eninde sonunda gelip, “nefsini-kendini- bilen Rabbini bilir”e dayanıyor. 

Ama o “nefs”-benlik- dediğimiz şey aslında   insanın insan olarak benliği varlığı değil midir? Bu nedenle, olayı, sanki önce ortada kimliksiz-kişiliksiz  bir insan vardı da,  sonra da bu insan bir benliğe-nefse sahip olarak  kendinin farkına varıp “suç işledi”,  bu yüzden de cennetten-doğadan- kovuldu şeklinde anlamamak lazımdır!..

Nereden bakarsak bakalım, bütün hikâye daha o ilk anda-insan olarak varolduğumuz o ilk anda-başlıyor.  Yani, insanlık durumu-macerası dediğimiz şey, daha ortada sınıflı toplum falan yokken, insan olarak ortaya çıkarak,  o ilk “cennetten kovulma” anımızda başlıyor. Çünkü, daha önce, doğa’nın, doğal çevrenin bir parçası olarak insanın kendi içindeki atası olan hayvan vardı ortada. Cennette olan da, o doğal dengenin bir parçası olarak varolan da  o hayvandı zaten. Ne zaman ki soru sormaya başlıyor içimizdeki bu hayvan, “ben kimim”, “neyim” demeye başlıyor, işte herşey o andan itibaren değişiyor. Çünkü “hayvan” soru sormaz!. Olanı-varolanı-olduğu gibi kabul eder o,  kendi varlığını da bilinçdışı olarak bu denge içinde bir yere oturtur.  Ama insan öyle değildir. O, daha insan olarak  “ben” demeye başladığı an, kendini doğadan-doğal çevreden ayırmaya başlıyor. Bununla birlikte de  bir yabancılaşma sürecinin içine düşüyor. Sonra da, kendini bütün bu olup bitenlerin-bu yabancılaşmanın-sorumlusu olarak gördüğü için,  kendinden kurtulmaya çalışıyor!. Kendi varlığının temsilcisi olan nöronal etkinliği-self- kendi içine giren ve onu Tanrıdan (sıfır noktasından) uzaklaştıran bir “şeytan” olarak görüyor. Ve Tanrıya ulaşmak için  onu (kendini) yoketmeye, ondan (kendinden) kurtulmaya çalışıyor!.

Bu süreç, daha sonra, sınıflı topluma geçişle birlikte daha da gelişiyor-çelişki daha da keskinleşiyor. Çünkü, insanın doğa karşısındaki yabancılaşmasına bu sefer bir de   insanın insana karşı yabancılaşması ekleniyor. Sınıflı topluma geçişle birlikte insan sadece doğadan kopmakla-ona karşı yabancılaşmakla kalmıyor, içinde yaşadığı toplumdan da kopuyor, ona karşı da yabancılaşıyor. Müthiş birşey değil mi şu insanlık durumu!

Bu çelişki-kendi kendini yiyip bitirme mücadelesi- kapitalizmin ortaya çıkışına kadar binlerce yıl böyle sürüp gidiyor. İlk kez kapitalizmle birliktedir ki, üretici güçlerin-insanın önündeki engeller ortadan kalkmaya başlıyor. İnsan, ilk kez bu dönemde, kendi nefsini-benliğini bastırarak  yoketmenin yanı sıra, onu daha da geliştirmenin (böylece, gelişerek kendi varlığında yok olmanın)  yolunu  yordamını keşfediyor. Binlerce yıl büyülerle, törenlerle, sayısız  kurallarla kontrol altına almaya-yok etmeye çalıştığı  nefsini şimdi artık daha da geliştirerek  “yok etmenin” yolunu buluyor. İnsan, “nefsini bilerek Rabbini bilmenin” yolunun-kendini inkârın- gelişmekten-ilerlemekten geçtiğini   farkettiği an, artık kendine eziyet etmeyi-kendine bir suçlu muamelesi yapmayı da  bir yana bırakıyor. Ve zaten bu andan itibaren de feleğin çarkı  daha hızlı dönmeye başlıyor!.

 

ŞAMANİZM NEDİR

Şimdi tekrar yukardaki büyük tabloyu gözümüzün önüne getiriyoruz. Önce, bir A-B sistemi olarak ilkel bir komün vardır ortada.  Bu durumda, sistemin-komünün iç ilişkileri açısından A komün şefi-ya da dini liderse, B ‘de diğer komün üyeleridir. Bu iki unsur karşılıklı ilişki-etkileşme içinde biribirlerini yaratarak biribirlerine göre varolan objektif-izafi maddi gerçeklikler olurlar. Sistemin-komünün- bütünü ise merkezdeki  sıfır noktasında temsil edilmektedir. Orta Asyalı atalarımız  komün diliyle buna o zaman “Tengri”-Tanrı-diyorlardı. A olarak temsil edilen komün şefi-ya da dini lider-kendisini ancak merkezde var olduğu düşünülen bu “Tengri” adına-onu temsilen sistemin temsilcisi olarak görüyordu. Yani, diğer komün üyelerine göre onun kendine özgü ayrı bir varlığı-nefsi-yoktu. Bütünün bir parçasıydı o da, suyun içindeki bir damla gibi. Mal-mülk falan  herşey de bu “Tengri”ye aitti.  Çünkü varolan tek “mutlak gerçek” oydu. İnsanların-komün üyelerinin varlığı ise izafiydi.  Öyle ki, komün insanı,  doğaya karşı oluşan   kimliğinin kendini ifade tarzı olarak “ben” dediği zaman bundan adeta utanıyordu!. Kendini bir suç işlemiş gibi hissediyordu!. Niye? Çünkü varolan tek gerçek o “Tengri” idi, yani sıfır noktasında oturan o “mutlak gerçeklikti”..Nasıl olurdu da bir insan “ben” diyerek kendini ona “eş koşabilir”di ki! Eğer ondan (“Tengri”den) başka birşey yoksa sistemin içinde (çünkü sistem bu sıfır noktasınca temsil edilmekteydi) bu “ben” ne oluyordu? İşte, doğayla ilişki içinde oluşan  bu “ben”lerine “kötü ruhu” temsilen  “şeytan” diyordu insanlar o zaman!. Onu-şeytanı- insanın içine giren, insanı“Tanrıya eşkoşmaya” yönelten bir saptırıcı olarak görüyorlardı.  Bütün meselenin o şeytanı-o kötü ruhu-insanın içinden çıkarmak olduğunu düşünüyorlardı. İnsanı  özgürleştirecek onu tekrar kaybettiği cennetine kavuşturacak şeyin bu olduğunu düşünüyorlardı. İnsanın içindeki bir “ruhtan” bahsediliyordu, çünkü o “ben” dedikleri şeyi kendi içlerinde hissediyorlardı. Ama  bunun ne olduğunu açıklayamadıkları için de onu sanki kendi içlerine giren bağımsız bir varlıkmış gibi tasarlıyorlardı. Üstelik bu “ruhlar”da iki çeşitti. “İyi” olanları ve “kötü” olanları vardı. Onları Tanrıya yaklaştırmaya çalışanlar “iyi”, ondan-Tanrıdan-uzaklaştırmaya çalışanlar ise “kötü” idi. İşte “melek” ve “şeytan” hikâyelerinin aslı da budur..

İşte, komün insanı Orta Asya’lı eski atalarımızın ilk inanışı olan şamanizmin özü-esası  budur. “Kam”-“Şaman” adı verilen  komün şeflerinin-dini liderlerin-yaptıkları bütün o  törenlerin, müzikli, danslı, büyülü seremonilerin esası budur. Şamanın -Kam- görevi, insanların kendi nefslerini aşarak trans haline gelebilmelerini sağlamak, böylece onların tekrar doğal dengeye (bu dengeyle birlikte oluşan sıfır haline) dahil olabilmelerinin yolunu açmaktır.  Bunun için de, müzik ve dansın yanı sıra, zaman zaman esrar, alkol, ardıç tohumu vs. gibi uyuşturuculardan da yararlanılır.  Nefsi uyuşturarak “yok etmek”, böylece, trans haline gelerek sıfır noktasına-Tengri’ye ulaşabilmek  daha da kolaylaşmış olacaktır. Daha sonra, Bektaşilerde-Alevilerde “Cem”, Mevlana’da ise “Sema” törenleri olarak yer alan,  müzik eşliğinde kendi etrafında dönmenin özü de buradan gelmektedir.

Peki niye kendi etrafında dönüyor insanlar? Bunun iki nedeni var. Birincisi göçebelik, göçebe yaşantısının ritmi! Yazın yaylalara, kışın kışlağa.. hayat bundan ibaret; mevsimler, zamanın akışı bu tür bir döngü içinde gerçekleşiyor. Yerleşik toplumlarda olduğu gibi öyle düz bir çizgide gelişen bir zaman-mekan anlayışı gelişmemiştir henüz daha.[1] İkincisi de tabii, nefsi-benliği uyuşturarak trans haline geçebilme çabası. Nefs, benlik dediğimiz şey, son tahlilde, çevreden gelen informasyonlara karşı nöronal düzeyde gelişen bir reaksiyon modeli olduğundan, insan  müzik eşliğinde dönmeye başladığı zaman dış dünyayla ilişkiyi-etkileşimi tamamen kontrol altına almış oluyor. Bu durumda insan artık başka birşey düşünemez hale gelir, kafasındaki tek ideeye-amaca konsantre olarak bir yerde onunla bütünleşir (bir deneyin isterseniz!). Kendi varlığında yok olduğunu, sıfır halinin içinde eridiğini hisseder. O an kafasındaki ne ise o olduğunu hisseder. Bu bir dönem Tengri imiş, daha sonra Tanrı-Allah olmuş, sonra da Ali, farketmez. Önemli olan insanın kendi nefsiyle kendini yok hissetmesi “o”nunla bütünleşmesidir. Sema’da dönen Mevlevilere dikkat edin bakın, bir elleri yeri diğeri göğü gösterir. Kafalarındaki sarıkları da mezar taşını temsil eder. Bu haliyle dönen bir derviş, “kendi varlığında yok olma” halini temsil etmektedir. Nefsin, kendi kabrinde bir “ölü” olduğunu göstermekte, gerçek varlığın Tanrı olduğunu, kendi nefsiyle “kendisinin” ondan gelerek ona döndüğünü  ifade etmektedir. Bütün o şaman törenlerinin olduğu kadar “Cem”in ve Sema’nın da özü  aynıdır..”Vecd” içinde ”trans” haline gelerek (kendi varlığında yok olarak) Tanrısal varlığın-sıfır noktasının içinde erimek.

Nelerle uğraşmış insanlar değil mi!. Ama hepsi de saygıdeğer çabalar bunların. Neden mi? Çünkü insanın varoluş gerekçesi bu da ondan! Bilmek, bilmek ve de bildiğini haykırmak, bir ışık gibi evreni aydınlatmak!..işte, insanın varoluş nedeni bu..Bana diyorlar ki, neden yazıyorsun!..”Ben” yazmıyorum ki, o kendi kendini ifade ediyor aslında!.Kimin için diyorlar!.. Kendisi için, kendisinden dolayı..

 

TASAVVUF = ŞAMANİZM + İSLAMİYET

Sonra, atalarımız Araplarla-İslamiyetle- ilişki-etkileşme içine giriyorlar. Göçebe inancıyla-dünya görüşüyle (şamanizmle) İslamiyet’in  etkileşmesi  de tasavvuf sentezini doğuruyor. Denebilir ki,  Tasavvuf sadece bize özgü bir inanç-felsefe-düşünce değil ki, o evrensel bir dünya görüşü; Araplar’dan İran’a, Hint’ten Çin’e, hatta Hristiyanlığın içindeki bazı akımlara kadar uzantıları var. Doğrudur. Ama şamanizm de öyle değil mi!. Biz burada olayı sadece Türklerin tarihsel gelişimi süreci içinde ele almaya çalışıyoruz. Başka göçebeleri, örneğin Araplar’ı, ya da Kürtleri ele alalım. Onların inançları şamanizmden farklı mıydı özünde, hayır! Sonra, İslamiyetle bu göçebe Arap inançlarının etkileşimi onlarda da gene tasavvuf sentezini ortaya çıkarmıştır. İran’daki Hint’deki durum da aynıdır. Bu şuna benziyor: Dünyanın neresinde olursa olsun H2 + O = H2O dur!  Alın şamanizmi (törenlerinden bütün inançsistemlerine-adetlerine kadar ne varsa), bunlarıtemel alarak İslamiyetin söylemlerini değerlendirin, ortaya tasavvuf çıkar.

Yalnız burada gözden uzak tutulmaması gereken önemli bir nokta var. Şamanizm, kendi içinde henüz daha sınıfların oluşmadığı ilkel komünal bir toplumun doğayla ilişkileri içinde ortaya çıkan-üretilen bilgi temelidir. Şaman’ın önderliğinde  nefsini yenerek tekrar doğaya dönmek isteyen-aradaki yabancılaşmayı ortadan kaldırmak isteyen de bir bütün olarak toplumun-komünün kendisidir, yani bütün komün insanlarıdır. Halbuki İslamiyet, bir yerleşik toplum bilgi sistemi oluyor. O, barbarlığın yukarı aşamasına gelmiş-artık, yerleşik  toplum düzeni kurmaya çalışan  bir toplumun-insanların  ürünüdür. Bu nedenle, o sadece toplumun doğa ile ilişkisine yönelik bir bilgi temeli değildir. Bir sistem olarak kendi içinde sınıflara ayrışmaya başlamış olan bir toplumun  bilgi temelidir o. Yani, onun içinde artık ezenler-ezilenler, sömürenler, sömürülenler de vardır. İyi insanlar, kötü insanlar vardır, yalan vardır, ikiyüzlülük vardır..  Kısacası, sınıflı bir toplumda ortaya çıkabilecek şeyler vardır. Ve o, İslamiyet, insanları bütün bu sapmalara karşı korumaya, insanlara doğru yolu göstermeye çalışan yeni tipte-sınıflı- bir toplumun  bilgi temeli olarak ortaya çıkmaktadır..

Şimdi o, İslamiyetle ilişki içine giren şamanizm inançlı insanları-atalarımızı   düşünün. İslamiyet adına kendilerine gelen informasyonları nasıl değerlendirecekti-anlayacaktı bu insanlar?. Gelen yeni informasyonları değerlendirebilmek için tabii ki  kendi bilgi temellerine başvuracaklardı. Onlar da öyle yaptılar zaten. Ancak onların bilgi temellerinde henüz daha toplumun içinde iyi ve kötü insanlar kavramı yoktu ki!.  Onlar, iyi ve kötüyü, “kendi içindeki kötü ruhun-nefsin” etkisi altında kalan, ya da “nefsini kontrol altına almayı başaran” olarak anlıyorlardı. Bunun gibi, sınıflı bir toplumu temsil eden bütün bilgileri-informasyonları kendi süzgeçlerinden geçirerek ele aldılar değerlendirdiler onlar. Örneğin şef, yönetici, ya da kral, sultan gibi, Tanrı adına toplumsal merkezi temsil etme yetkisine sahip özel insanlar anlayışı yoktu onlarda. Bütün insanlar birdi. Tanrı ise, sistemin merkezindeki o sıfır noktasının tartışılmaz tek hakimiydi. Her yerde varolan tek gerçekti o. “Hak”tı, adaletti, eşitlikti..Çünkü insan ilişkilerinde karşılıklı etkileşmelerin biribirini dengelediği noktayı (sıfır noktasını) temsil ediyordu. Nasıl olurdu da bazı insanlar kendi nefsleriyle onun yetkileriyle donatılabilirdi!.

Kısacası, İlkel komünal toplum insanının, sınıflı bir toplumla ilişki içine girdiği zaman,  bu ilişki-etkileşim- içinde sahip olduğu-ürettiği yeni bilgi temelidir tasavvuf. Özünde, eskiyi-eskiden beri varolanı-ilkel komünü- muhafaza etmeye dayanır. Eskiden beri varolanın bilgisini-bilincini yeni bir  zeminde, yeni bir terminolojiyle ifade ederek onu-geçmişi yaşanılan ana ve geleceğe tekrar egemen kılmaya çalışır.

İnsanlar ilkel komünal bir toplum içinde yaşarlarken o an neye sahip olduklarının bilincinde değildirler henüz daha. Yani sınıfsız bir toplum kendi başına kendi bilincini üretemez. Ne zamanki sınıflılıkla ilişki içine girilir ve bu ilişkiler içinde değişmeye başlanılır, buna paralel olarak,  eskiden beri varolanı muhafaza etmeye yönelik kendi bilincini de üretmeye başlar insanlar-toplum. Tasavvuf da   budur işte. Sınıflılığın karşısında güneşin altındaki kar gibi eriyerek artık kaybolmaya başlayan ilkel komün gerçeğinin bilincidir o. Toplum-sistem kendini inkâra, yani sınıflılığa geçmeye başladığı zaman, sistemin içinde bu durumdan rahatsız olan insanların eski durumu muhafaza etmek, onu tekrar egemen kılmak için sahip oldukları çabaya bağlı bilgi-bilinç sistemidir. Allah nice Şeyh Bedreddin’lerin ruhunu şad etsin!..

O ruh ki, o, bizim içimizdeki küllenmiş bir ateşi temsil etmektedir. Ateşi modern anlamda yeniden canlandırmak için  onu üflemek yeterli olacaktır!

İnsanlar ancak kendileri  için  “yeni” ve “önemli” olan şeyleri öğrenirler.. Öğrenme olayında genel kural budur. Yaşamı devam ettirme mücadelesinde yeni ve önemli informasyonlarla karşılaşıldığı zaman, beyin  hemen bunları  tesbit eder, daha önceden sahip olunan informasyonlarla benzerlikleri oranında bunları alır ve değerlendirir. Sonra da,  genetik mekanizma aracılığıyla eskiden beri varolan sinapsların yanına yeni sinapslar ilave edilerek bunlar kayıt altına alınırlar-böylece yeni bilgiler öğrenilmiş olur.

Orta Asya’da Şamanizm dünyasında yaşayıp giden o atalarımızı düşünelim şimdi. Bu insanların Çin’le Hind’le de ilişkileri oluyordu süreç içinde ve bunlardan da etkileniyorlardı. Peki,  neden bir Budizmin, Hind dininin-düşüncesinin etki alanında kalmıyorlar da daha çok  İslamiyet  etkiliyor onları? Nedir İslamiyet’in  onlar-atalarımız için çekici-“yeni” ve “önemli” olan yanı?.

Bu işler öyle üç-beş yılda olup bitmiyor. Asırlarca süren deneyimler-ilişkiler içinde gerçekleşiyor kimin nereye savrulacağı. Ve sonunda da herkes ne ise ona göre bir yer tutuyor tarihsel akışın içinde. Türkler bakıyorlar, Çin’le Hind’le iş tutan yanıyor, onların içinde eriyip gidiyor. Üstelikte bunların kendisine vereceği yeni-önemli birşey yok! Ama İslamiyet öyle değildi. Yukarı barbarlığın yükselme çağının ideolojisi olarak, cihan hakimiyetinden-Doğu’yla Batı arasındaki ticaret yollarına hakim olmaktan, ganimetten, gazadan, cihattan falan bahsediyordu o. Üstelik, “kâfirlere karşı mücadeleyle” de  birleştiriyordu  bu hedefleri. Sınıflı toplumlarla ilişkiye geçtikten sonra,  sınıflılığa karşı  ilkel sınıfsızlık zeminini korumak aşkıyla yanıp tutuşan atalarımız için  çok ilginçti-önemliydi bu düşünceler. Ve onlar, yani atalarımız, İslamiyetin bu cihad-ganimet-gaza ideolojisini hemen sınıflı topluma karşı sınıfsızlığı savunmak bilinciyle bütünleştirerek öğrendiler. Müthiş birşeydi bu onlar için. Sınıflı toplumlara-yerleşik medeniyetlere-karşı mücadelede bir tür “Haklılık” zemini oluşturuyordu İslam onlar için. O ana kadar kendi içindeki kötü ruhlarla-kendi nefisleriyle-uğraşmakla vakit geçiren komün insanlarının önünde artık yeni bir yol daha açılıyordu. Eskiden beri tanıyıp bildikleri o kendi içlerindeki “kötünün” yerini şimdi artık bir de “kâfir” alıyordu. Sınıflı toplum insanı nefsine uyarak “Hak’kı” inkâr edendi.Bütün mesele, insanın kendi içindeki mücadelenin (büyük cihad) dışardaki-toplum içindeki uzantısından ibaretti.

Şamanizmle İslam arasındaki bağ böyle-bu anlayışla kuruldu. Tasavvuf böyle ortaya çıktı.  Antika tarihin zembereğini oluşturan barbarlarla medeniyetlerin güreşleri (en azından Türkler açısından) bu süreç içinde oluştu. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelerek Osmanlı’nın temellerini atan tarihsel devrimci  o tasavvuf erleri  böyle bir süreç içinde ortaya çıktılar. Eskinin Şamanları-Kam’ları bu süreç içinde “Dede”ler, “Baba”lar, “Şeyh”ler, “Ermiş”ler haline dönüştüler.

            Eski kültürün-yaşam bilgileri sisteminin, şamanizmin-yerini artık İslami tasavvuf bilgi sistemi-kültürü almıştır. Evet, yeni bilgi,   eskiyi de kendi içinde ihtiva etmektedir, ama bunu kimse düşünmez artık, kimse bunun farkında olmaz... Ne zamana kadar böyle gider bu? Yeni bir tarihsel dönemece gelinene kadar. Sınıflı toplumdan modern sınıfsızlığa -bilgi toplumuna- geçişin sancılarını yaşadığımız içinde yaşadığımız dönemde, nereye gittiğimizin bilincini oluşturabilmemiz için neye sahip olduğumuzu iyi bilmemiz gerekiyor. Bu da bizi elde olanın kökenlerine, ta o şamanizme-kan  bilgi sistemine kadar götürüyor.

 

DEVAM EDECEK...

BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK

......Ahmet Yesevi’nin (ölüm tarihi 1166-67) ilk Türk tasavvufçusu-sufisi- olduğu söylenir.[1] Rivayete göre Hacı Bektaş’ı Anadoluya gönderen de  o dur. Ama öte yandan-geleneğe göre- Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya 1270-71 de geldiği de söylenmektedir. “Fakat söylence dünyasında ‘zaman boyutu’ yoktur; bir olayı, bir kişiyi  yeniden yaşatmak için o olayı-o kişiliği göz önünde canlandırmak,   olayı tekrar oluyor var saymak yetmektedir; bu, yeniden güncelleşmek olacaktır. Yer (mekan) boyutuna gelince; (şamanizm’in) kuş-ruh düşüncesinin hala yaşadığı bir cemiyette göklerde uçmak ve göz açıp kapayana dek uzak yerlerde olmak, bir çeşit ‘tayyi mekan’ (mekanları aşma) yetisi, şaman olsun, Sufi olsun, halk din ulularının olağanüstü güçleri arasındadır. Büyüyle uçuş, kendinden geçme (vecd) ve kendini aşmanın (cezbe) ifadesidir”.[2].........

 



[1]İrene Melikoff, Hacı Bektaş-Efsaneden Gerçeğe. 1999

[2]a.g.e


[1]„Hacı Bektaş, Efsaneden Gerçeğe“ İrene Melikoff, Çağ Pazarlama, 1991