• 10.07.2013 00:00
  • (2637)

 „ALEVİ SORUNU“NUN TARİHSEL-FELSEFİ KÖKENLERİ.. TASAVVUFTAN BİLİŞSEL BİLİMLERE-HERŞEYİN TEORİSİNE..

 

İLKEL KOMÜNAL TOPLUMDAN SINIFLI TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİNDE

ŞAMANİZM, TASAVVUF, BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK

 

İÇİNDEKİLER

-GİRİŞ

-BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM..

-BÜYÜK TABLODA NELER VAR..

-BİR ZAMANLAR CENNETTEYDİK HEP BİRLİKTE..

-ŞAMANİZM NEDİR..

-TASAVVUF=ŞAMANİZM+İSLAMİYET..

-BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK..

-BEKTAŞİLİK İRAN’IN ETKİ ALANINA GİRİYOR, ALEVİLİK-KIZILBAŞLIK-ŞİİLİK..

-BATILILAŞMA SÜRECI VE BEKTAŞİLER..

-BEKTAŞİLER-ALEVİLER VE YENİ CUMHURİYET..

-ALEVİLER NEDEN KEMALİST OLDU..

-ALEVİ SORUNU NASIL ÇÖZÜLECEK..

 

GİRİŞ

Şeyh  Bedreddin şöyle diyor „Varidat“ında: „Bütün evrenler bir zerrede vardır”.. “Bu gerçek ne kadar bilinir, bütünün her insanda bulunduğu ne kadar anlaşılırsa (bu gizlilik ne denli aydınlanırsa),  ‘Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim ve beni  bilsinler diye insanlarıyarattım’ sözünün gizemi de o oranda aydınlanır. Ancak, bilen de, anlayan da (yaradan  ve yaradılan da) gene onun kendisidir (Tanrıdır), başkasıdeğil (Vahdeti vücud).Tanrı,bütün niteliklerden sıyrılmıştır, ama o, aynızamanda bütün nesnelerle nitelenmiştir de. Bu evrende herşeyin özü o dur, ondan gayrıbirşey yoktur”.[1]

Ne diyor Şeyh Bedreddin burada:

1-“Bütün bir evren bir zerrede vardır” (bütün evren tek bir atomun içinde vardır anlamına geliyor bu)..İlk bakışta anlaşılmaz bir söz değil mi! O uçsuz bucaksız evren nasıl olur da  tek bir atomun içinde varolur diye düşünüyor insan!..

Burada  mekanik bir şekilde düşünmemek gerekiyor. Şeyh Bedreddin demek istiyor ki,  her şey, kendi içinde, “benden içeri olan bir BEN’e” sahip olduğundan,  bu evren,  “benden içeri olan o BEN’in her durumda bir başka “varlık-ben” şeklinde ortaya çıkışından ibarettir.. Olaya bu şekilde baktığınız zaman, bütün mesele geliyor “herşeyin içindeki” o evrensel varlığa- BEN’e dayanıyor. Evet, nedir o halde “herşeyin içinde” varolan-herşeyin özü olan-o BEN?..

2-“Tanrı insanı, nefsini-kendini-bilerek Rabbini bilsin diye yaratmıştır”. Buradaki “nefs”, bilişsel psikolojide benlik (self-selbst) olarak tanımlanan  organizmayı temsil eden nöronal etkinliktir- varoluş instanzıdır. Yani, diyor ki Şeyh Bedreddin, eğer bu “ben”in-benliğin, nöronal etkinliğin- ne olduğunu, bunun nasıl oluştuğunu bilirseniz, bu sırrı çözebilirseniz, o zaman bu “ben”den içeri olan “BEN”i de bilebilirsiniz. “Benden içeri olan o “BEN” ise Tanrı-Allah olarak ifade ediliyor. Buradan çıkan anlama gelince; Tanrı-Allah bütün bu evreni kendini bilmek-kendi bilincini ortaya çıkarmak için yaratmıştır!. İnsanla birlikte,  evrensel oluşum, yani doğa, yani, bütün varlıkların  içinde saklı olan-“benden içeri olan- o “BEN” kendi bilincini yaratmaktadır (“insan doğanın kendi bilincine varmasıdır”..).  

3-“Ancak, yaradan da, yaradılan da, bilen de, anlayan da bir ve aynı şeydir”. Yani, “yaradan” ve “yaradılan” diye biribirinden ayrıiki varlık söz konusu değildir.

Bu nokta çok önemli işte!. Hani Yunus, “bir BEN vardır bende benden içeri” diyordu ya,  buradaki o “ikinci”  BEN’e  açıklık getiren Şeyh Bedreddin, bunun    bizim anladığımız manada ikinci bir ben’e, yani ikinci bir  objektif maddi gerçekliğe tekabül etmediğini, onun “kendi varlığımızdaki yokluğu” temsil ettiğini söylüyor. Buna ek olarak da, izafi maddi gerçeklik olan “ben” aracılığıyla “bilenin de anlayanın da” aslında “kendi varlığımızdaki yokluğu” ifade eden o öteki  BEN  olduğunu ifade ediyor..

Böyle diyor Şeyh Bedreddin.  Ona göre, her şey, kendi nefsiyle “mutlak gerçeklik” olan Tanrının objektif-izafi bir gerçekleşme halinden ibarettir. “Tanrı, bütün niteliklerden sıyrılmıştır, ama o, aynı zamanda bütün nesnelerle nitelenmiştir” diye de ilave ediyor. “Bu evrende herşeyin özü o dur, ondan gayrı birşey yoktur” diyor..

 

Nedir bütün bunların anlamı?

Şeyh Bedreddin’in ne demek istediğini anlamak için isterseniz olayı somutlaştırmaya çalışalım:  Madem ki “bütün bir evren tek bir zerrenin içinde vardır”  (Şeyh Bedreddin), bu demektir ki, örneğin, bir elektron ve bir protondan oluşan  bir hidrojen  atomu, kendi  içinde, hem kendisidir, yani bizim bildiğimiz hidrojen atomudur, ama hem de, aynı zamanda (onun içinde, gizli-saklı anlamda varolan  evrensel varlık olarak)  Tanrıdır-Allah’tır da!.  Öyle ki,  “evrensel varlık” olarak tanımlanan bu  “varlık içindeki varlık”, yani Allah, bizim bildiğimiz anlamda “ikinci bir maddi gerçeklik” olmayıp, “varlığı”, onun (yani hidrojen atomunun) varlığında gizli-saklı olan,  “varlığı”,  hidrojen atomu kendi varlığında   yok olduğu an ortaya çıkan   bir “başka” varlıktır..

Böyle diyor Şeyh Bedreddin.. Ama, sadece Şeyh Bedreddin mi  diyor bütün bunları? Muhyiddin’i Arabi’den  Ahmet Yesevi’ye, Hacı Bektaş’tan Yunus Emre’ye  kadar bütün o tasavvuf erleri atalarımızın söylediklerinin özü de  hep aynıdır. Yani, bütün bir evreni kaplarken, ayni zamanda tek bir zerrenin de içine sığabilen,  varlığı zaman ve mekana bağlı olmayan, “ne yerde, ne gökte olan”, ne rengi, ne kokusu, ne de şekli bulunan, bir “varlıktır”  sözkonusu olan..Hani Bektaşi dedesinin, “şuna yok diyeceksin ama bir türlü dilin varmıyor” dediği türden bir varlık! Tabii, Bektaşi dedesinin bu sözünü çoğu kimse onların (yani Bektaşilerin) ne kadar “devrimci-ilerici” olduğunun- materyalist-ateist olduğunun ispatı olarak kullanır!. Ama, biraz sonra göreceğimiz gibi, hiçte öyle değildir. Bütün bir varoluş sırrının tek bir veciz-mizahi cümleyle dile getirilişidir bu. Ve özünde Şeyh Bedreddin’in, ya da Yunus’un söylediklerinden de hiçbir farkı yoktur..Bektaşi dedesi  diyor ki, varlıkların içinde Allah-Tanrı diye ikinci bir varlık yoktur. Eğer başka türlü olsaydı, herşey, her an, kendi içindeki  Allaha-Tanrıya “şirk koşar” halde olurdu!. Çünkü Tanrı, varlıkların kendi içindeki yokluğu ifade eden VARLIKTIR..Ona (yani Tanrıya) şirk koşan, onun karşısında “gerçek varlık-mutlak gerçeklik- olan benim” iddiasında bulunan ise    nefstir. Her an yeniden yaratılan izafi maddi gerçekliği temsil edenin,   mutlak gerçekliğin  karşısında, “varlığı kendinden olan”-“kendinde şey varlık” olma iddiasıdır bu. Ki, bütün dinsel terminolojilerde buna şeytan denilir!..

“Ecdadımızdan” bahsediyoruz, “ecdadımızdan bize kalan  mirastan” bahsediyoruz;  işte o mirasın, yani bilgi temelinin, yani bizim kültürümüzün (yani Tasavvufun) özü, esası budur. Sahip çıkacağımız ecdadımızın ruhu budur. Şeyh Bedreddin de, Yunus da, Hacı Bektaşi Veli de budur. Alevi, Sünni olmanın, Müslim, gayrımüslim olmanın özü, esası budur. Ya buna, bu öze sahip çıkarak,   “yaradılanı yaradandan ötürü seveceğiz”, ya da, “ecdadımız” diyerek, Tanrı’ya-Allah’a ait olan o  mülke sahip çıkan sultanlara, kendisini  Allahın yeryüzündeki temsilcisi ilan ederek  “ona şirk koşanlara biat edeceğiz!. Bakın ne diyor atalarımız, “ya bu deveyi güdersin, ya da bu diyardan gidersin”! Ne demek bu? Buradaki deve o nefstir. Onu güden ise, ata binmiş jokey örneğindeki atı yöneten o jokey, yani bilişsel benlik oluyor. Öyle bir sır ki bu, kendi gerçekliğini keşfettiğin an, o bilişsel benlik de kendi içindeki  evrensel varlığın-sıfırın- içinde kaybolup gidiyor..Deveyi güdebilenler,  kendi varlığındaki yokluğun bilincine vararak “ölümsüz” hale gelenler olurken, bu işi beceremeyenler de  “ölerek” bu diyardan gitmiş oluyorlar!..      

Evet, buraya kadar olanlar ecdadımızdan bize kalan mirasın bir özetiydi.  Şimdi  bir de aşağıdaki sözlere kulak verelim bakalım.  Bunlar da  benim o mirasa sahip çıkarak, onun üzerine eklemeye çalıştığım şeyler!..Kendi içimizdeki, “kendi varlığımızda yok olduğumuz” an ortaya çıkan o  VARLIK ne imiş onu bir de bugünün-modern bilişsel bilim terminolojisiyle kavramaya çalışalım. Yalnız rica edeceğim,  aşağıdaki paragrafı okurken bunu öyle bir solukta değil, yudum yudum, özümseyerek, üzerinde uzun uzun düşünerek okumaya çalışın!. Bakın, ben kendim, bu paragrafı kaleme alana kadar tam kırk yılımı harcadım!..

Bu evrende varolan her şey-bütün varlıklar- kendi içinde  iki  temel parçadan oluşan  bir A-B sistemi iken (buradaki A ve B, varlıkların-nesnelerin iç dinamiklerini temsil eden  sembolik ifadelerdir. Örneğin, organizma sözkonusu olduğu zaman,  çevreden gelen informasyonu sistemin  içindeki bilgiyle değerlendirip işleyerek bir reaksiyon modeli hazırlayan beyin A ise, onun hazırladığı bu reaksiyon modelini gerçekleştiren  bütün diğer organlar da B ‘dir);  aynı anda,   iç diyalog açısından sistem merkezinde oluşan  sıfır noktasında temsil olunan varlığıyla (gene organizma sözkonusu olunca, bu sistem merkezi  beyinin içindeki, sabit olmayan, her seferinde yeniden oluşan bir sıfır noktasına tekabül eder)  çevreyle etkileşmeye bağlı olarak, bir başka  sistemin içinde onun bir parçası şeklinde de  gerçekleşir-varolur.[2]

Yani,  içerden bakınca, sistem   merkezinde oluşan sıfır noktasında temsil olunan (bir diğer deyişle, “kendi varlığında yok olan”) bir sistem (ki, Yunus’un “benden içeri olan ben’i budur), ayni anda, dış diyalog-etkileşme- açısından bakınca,  gene bu sıfır  noktasında ortaya çıkan objektif-izafi maddi gerçeklik  bir varlık şeklinde gerçekleşir, bilinir.

Organizmadan başlamıştık gene oradan örnek vererek devam edelim. Örneğin ben, Münir, kendi içimde bir sistem olarak düşünüldüğüm zaman, benim  varlığım, beynimdeki herhangi bir noktaya denk düşen-sistem merkezini temel alan-sıfır noktasında temsil edilir. Ancak bu nokta aynı zamanda benim “kendi varlığımda yok olduğum” noktadır da.  Yani, Münir diye, çevreden bağımsız bir şekilde “kendinde şey” olarak varolan -varlığı kendinden olan- bu anlamda “objektif mutlak bir  gerçeklik”   sözkonusu değildir.  Ama aynı anda, bütün diğer sistemler gibi organizma da  açık bir sistem olduğundan (yani, dışardan gelen madde-enerji-informasyon hiçbir zaman sıfır olamayacağından), çevreden-dışardan gelen madde-enerji-informasyon sistemin içine alınıpta bunlar benim beynimde sahip oldum bilgilerle değerlendirilip işlenildikten sonra meydana gelen nöronal model sistemin motor unsuru olan organlarıma (çevreden gelen o etkiye karşı bir reaksiyon modeli olarak) gerçekleştirilmesi için iletildiği zaman (ve organlar da bunu gerçekleştirdikleri zaman) beynimin ve organlarımın gerçekleştirdiği bütün bu etkinliklere bağlı olarak -bu esnada gerçekleşen objektif İZAFİ maddi gerçeklik olarak-kendi nefsimle ben ortaya çıkarım (ben olarak bir kimliğe sahip olmuş olurum). Sizin tanıdığınız-bildiğiniz-Münir de budur zaten.  İşte size, her etkileşme sonucunda yeniden gerçekleşen-“yaratılan”-ve beynimdeki sinapslarda kayıt altına alınan o “ben”, ve benim içimdeki  sıfır noktasında gerçekleşen  öteki BEN!..

Tam bu noktada, çok ilginç ve açıklayıcı bir örnek olduğu için size  kızımla aramızda geçen bir diyaloğu nakledeceğim: Büyük kızım Elif o zaman başka bir şehirde üniversite öğrenimine devam ediyordu (“Bilişsel Bilim” öğreniyordu) . Bir hafta sonunda, bize-eve geldiği zaman onunla bu konuyu tartışırken, birden bana demişti ki, “ne yani baba, ben sadece senin yanında  seninle etkileşme halinde olduğum zaman mı varım, senden uzak olduğum zaman, aramızda bir madde-enerji-informasyon alışverişi olmadığı zaman “yok” muyum”?

Ona şöyle cevap vermiştim o zaman: “Başka bir şehirde olduğun zaman, aramızda herhangi bir etkileşmenin bulunmadığı durumlarda seninle benim-bizim aramızdaki varoluş ilişkisi tamamen potansiyel bir gerçekliktir-ilişkidir. Bu durumda bizim (senin ve benim) biribirimize göre olan varlığımız da  beynimizde daha önceki ilişkiler içinde oluşan sinapslarla temsil edilir. Yani, sen başka yerde olduğun sürece (eğer arada-telefon görüşmesi de dahil olmak üzere-hiçbir ilişki, etkileşme yoksa) benim için potansiyel bir gerçeklik olarak var olursun-varlığını devam ettirirsin. Ama bu demek değildir ki,  objektif gerçeklik olarak artık sen yoksun! Sen, bu durumda, bulunduğun yerdeki ilişkilerin-etkileşmelerin içinde, gene yaratırken yaratılan izafi objektif bir gerçeklik olarak varlığını devam ettirmektesindir. Ama örneğin, diyelim ki bu arada bana telefon ettin ve konuşmaya başladık. Bu da bir etkileşmedir, bir informasyon alış verişidir burada sözkonusu olan da. Bu nedenle, o an hemen gene biribirimiz için objektif gerçeklik haline dönüşürüz. Beynimizdeki sinapslar aktif hale gelirken bunlara yeni sinaptik bağlantılar da eklenmeye başlar ve biz  biribirimizi yaratırken yaratmaya başlarız..Burada önemli olan, hertürlü etkileşmeden bağımsız olarak “kendinde şey”-“objektif mutlak gerçeklik”   varlıklardan bahsedilemeyeceğidir, varoluşun izafi bir gerçeklik olmasıdır”...

Tam bu noktada gene  bir soru  geliyor akla, “peki, beynimizde sıfır noktası diye bir NOKTA var mıdır gerçekten”; ya da, bütün diğer sistemlerin içinde sistem merkezinde oluşan böyle bir nokta var mıdır?

Sıfır nedir? Bakın onu da, yani sıfırı da eski İslam bilginleri bulmuşlar; ama zamanla onun neyi ifade ettiği unutulmuş gitmiş!..Matematikteki bütün diğer rakamlar, 1,2..bunlar hep sayısız varlıklara işaret ederlerken, sıfır her varlığın kendi içinde sistem merkezinde VAROLAN  Tanrıya işaret eder. Yani, ne benim beynimde, ne de diğer varlıkların sistem merkezinde öyle zaman-mekan içinde varlığı olan sıfır noktası diye bir nokta sözkonusu değildir. Böyle birşey Tanrıya-Allaha zaman-mekan içinde bir varlık izafe etmek olurdu ki bu da ona “şirk koşmak” anlamına gelirdi. Sıfırın uzay-zaman içinde bir “varlığı” olur mu hiç? O, yani sıfır “yokluğu” temsil eder. Onun varlığı da zaten bu “yokluğuyla” kaimdir. O, bütün varlıkların  sistem merkezinde “oturan”, “benden içeri olan BEN’dir”..

Şöyle diyelim: Bu evrende yer alan bütün varlıklar kendi içlerinde bir sistem midir? Evet! Peki, bütün sistemlerin varlığı da sistem merkezinde oluşan o sıfır noktasında  temsil edilmiyor mu? Evet! O halde, bu evrende ondan-yani o sıfırdan gayrı mutlak anlamda başka hiçbir şey yoktur.  Şeyler-yani varlıklar karşılıklı ilişki-etkileşme esnasında biribirlerini yaratarak varolan izafi gerçekliklerdir [3]..

Bütün bunların idealizmin o mutlak “idee”siyle, ya da, materyalizmin “kendinde şey” varoluş anlayışıyla, bu zeminden kaynaklanan  “ateizm”iyle hiçbir alakasının bulunmadığını anlamışsınızdır umarım!.. Bunlar, yani materyalizm ve idealizm (ve de bu iki ana akımın diğer türevleri) insanlığın gerçekliği arayış süreci içinde ortaya çıkan ipek böceği kurtçuğunun içinde geliştiği o kozalara benzerler. Bugün, bilgi toplumuna giden yolda kurtçuk-yani insanlık durumu-artık kanatlandı ve o kozaları delerek uçmaya başladı!..  

SONUÇ: İç diyalog açısından sistem merkezindeki  sıfır noktasında temsil olunan varlıklar, “dışardan”-çevreden-gelen madde-enerjiyi-informasyonu  kendi içlerinde (A ve B arasındaki ilişkilerle) kayıt altında tutulan bilgiyle değerlendirip  işleyerek  dışardan gelen  etkiye karşı bir cevap-reaksiyon oluştururken kendi nefsleriyle gerçekleşirler ve, dışardan gelen  informasyona kaynak teşkil eden nesneyle birlikte oluşturulan yeni  bir A-B sisteminin içinde, bu sistemin bir parçası şeklinde izafi bir gerçeklik olarak ortaya çıkarlar.

Yukardaki tanımdan da anlaşılacağı gibi, Sistem Teorisi daha çok evrensel oluşumun  yapısal yanıyla ilgilenirken, onu hayata bağlayan, ona ruh veren de  İnformasyon İşleme Teorisi’dir. Aslında bu iki teori biribirini tamamlıyor. Çünkü, sistem gerçekliği, dışardan gelen madde-enerjiyi-informasyonu kendi içindeki bilgiyle değerlendirip işleyerek  bir çıktı-ürün oluşturan, bununla da dışarıyı etkileyen interaktif bir oluşumdur.  Bu anlamda, HERŞEYİN TEORİSİ, Sistem Teorisi’nin ve İnformasyon İşleme Teorisi’nin birlikte oluşturdukları  en üst bir teorik çerçeve olarak ortaya çıkıyor. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, toplum bilimi de dahil olmak üzere  bütün bilimler, her biri kendi alanında, sistem gerçekliğini  kendine özgü biçimleriyle kavrayıp, bu zemin üzerinde informasyon işleme mekanizmasının nasıl çalıştığınıaçıklamaya çalışırlar. Kuantum teorisinden, evrim teorisine, Genel İzafiyet Teorisi’nden, elektromagnetizme, hatta ve hatta, klasik fiziğe-Newton’un Hareket Yasaları’na kadar bütün bilimsel çalışmaların hepsini kucaklayan evrensel oluşum yasasıdır Herşeyin Teorisi.[4] 

İster, “insan doğa’nın kendi bilincine varmasıdır” deyiniz, ister Şeyh Bedreddin-ya da bütün diğer tasavvuf bilgini atalarımız   gibi- “Tanrı insanı kendini bilmek için yaratmıştır” deyiniz, özünde bütün bunlar aynı şeydir.  Biri,  ilkel komünal toplum insanının bilgisini-bilincini yansıtırken, diğeri, sınıflılık aralığından geçerek modern sınıfsızlığa ulaşma aşamasına gelen modern komünal toplum insanının bilgisini-bilincini ifade etmektedir.

 

DEVAM EDECEK...

... BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM!..

Tasavvuf bilgini atalarımız her işe başlarken “yaradan ve yaradılan” olarak  “onun” adıyla başlarlarmış söze (Bismillahirrahmanirrahim), biz de öyle yapalım şimdi, çünkü bir işe başlayan da, başlatan da “o”dur özünde!

Konuya girmek istiyorum artık, ama okuyucu şimdi de diyecek ki, ne demek istedin öyle “bir işe başlayan da başlatan da o dur” demekle!...


[1]Varidat, Şeyh Bedreddin, İsmet Zeki Eyuboğlu, Der Yayınevi, 1991

[2] “Sistem Teorisinin Esasları, ya da Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi-Herşeyin Teorisi”, www.aktolga.de 4. Çalışma

[3]Burada işin daha da ötesine girmiyorum. Bu konuda daha geniş açıklamalar için bak, www.aktolga.de 3. Çalışma..

[4]a.g.e..