• 2.07.2013 00:00
  • (2442)

 “Bundan bir süre önce bir yazı kaleme almıştım:“Türkiye’de sınıf mücadeleleri..Nerede bulunuyoruz? İstanbul-Anadolu Savaşları, Yeni-Sivil Anayasa yapımı  ve Kürt Sorunu”[1].Burada, içinde bulunduğumuz burjuva demokratik devrimi sürecinde yeni bir aşamaya geldiğimizin altını çizerek,  bundan sonra artık önümüzde duran iki önemli sorunun (yeni, sivil bir anayasa yapımının  ve Kürt sorununun) çözümü için mutlaka burjuvazinin  kendi içindeki  birliğin  (eski sistemin içinde oluşup gelen Devletçi TÜSİAD’cı İstanbul burjuvazisiyle, devrimin öncü kuvveti Anadolu burjuvazisi arasında işin ruhuna uygun bir ittifakın) sağlanması gerektiğini söylüyordum. Sonra bir yazı daha kaleme alarak olayın  bir kere daha altını çizmek istedim[2]: „Demokratik Cumhuriyete Giden Yolda Bir Kere Daha İstanbul-Anadolu Savaşları!..Neden Bu Konuda da Yeni Bir Açılım Gerekiyor“?.

O zaman şöyle demiştik: “Benim burada ifade etmeye çalıştığım “birlik”, TÜSİAD’cı-Devletçi burjuvazinin şimdiye kadar önerdiği gibi, gelişmekte olan burjuva devrimini sulandırarak yolundan saptırmak, devrimin öncü kuvveti Anadolu burjuvazisini   de Devletçi sistemin içine çekmek için tasarladığı cinsten bir “uzlaşma” değildir! Tam tersine, devrimin daha da ileriye gidebilmesi için  kapitalist işletme sisteminin genel kuralları içinde  bir tür ittifaktan bahsediyorum ben. Bundan da  amaç, Devletçi burjuvazinin Devlet sınıfıyla olan ittifakına son verebilmek, onu da devrimin saflarına çekebilmektir”.

“Küresel dünyaya açıldıktan sonra onların da artık Devletle ve Devletçi sistemle olan göbek bağlarının koptuğunu, Devletçi cepheyle olan  geleneksel ittifaklarının artık eski varoluşsal anlamını kaybettiğini” ortaya koyarak, onları da demokrasi cephesinin içine çekmenin mümkün hale geldiğini” anlatmak istiyordum. Her nekadar Devletin koltuğu altında iç pazarı sömürerek gelişmiş olsalar da,     küresel demokratik devrimin onları da etkilediğini ve varoluş koşulları itibariyle onların da artık ulusalcı cepheden ayrıştığını (kafaları bir yanda gövdeleri başka bir yanda hale geldiklerini) ifade etmeye çalışıyordum.

Sonra, “ama tabi öyle, birilerinin bazı şeyleri  öngörerek ifade etmesi  yetmiyor!  Çoğu durumda, bunların hayatın içinde yaşanılarak anlaşılması da  gerekiyor” diyerek, “her nekadar toplumsal etkileşim  süreçleri   bilişsel öngörüler yoluyla daha  önceden açıklanabilirlermiş gibi görünseler de,  pratikte işler genede böyle yürümüyor; çünkü, sürece katılan unsurların bilinçlerini belirleyen maddi varoluş koşulları herkes için aynı değil!. Statükoyu temsil edenlerle, eskinin içinden çıkıp gelenlerin algıları arasındaki farklar, son kararı  ve problemin çözümünü genede sosyal pratiğe bırakıyor” demiştik!.

“Bakın ben size bir denklem kurayım” diye bitiyordu o yazı:

“Yeni bir anayasa yapımı sorunu+Kürt sorunu+başkanlık sistemi sorunu+İstanbul-Anadolu savaşları sorunu+bölgesel dış politika sorunları ve de +(bütün bunlardan daha az önemli olmayan) “cari açık” sorunu=Demokratik cumhuriyet”!.

“Denklemin içinde yer alan bütün bu  sorunlar direkt olarak biribiriyle bağlantılıdır” dedikten sonra, “ya hepsini birden çözersiniz, ya da hiçbirini çözemezsiniz” diye de eklemiştik!. “Yani öyle, istediğim kadarını, kendi dar sınıfsal çıkarlarımın elverdiği kadarını çözerim, gerisi beni ilgilendirmez-bana ne diyemezsiniz” demiştik.

Daha bu yazının mürekkebi kurumamıştı ki Gezi Parkı olayları patlak verdi! Bu arada yazdığım “Herkes İçin Gezi Parki Dersleri”[3]de gene aynı konunun altını çizme amacını taşıyordu..

Bunun adına “Hızlandırılmış tarih” diyorlar! 21.yy’da tarih böyle akıyor artık! Bugün niyetim, 2013’ün  şu son altı ayının bir bilançosunu çıkarmak. Aslında, bırakınız son altı ayı bir yana, şu son bir ay içindeki gelişmeleri bile kavrayabilse insan, nerede bulunduğumuzu anlamak için bu bile yeterlidir diye düşünüyorum!

Çok açık öz ve net olmaya çalışacağım: 2002’den 2013 başlarına kadar gelen süreçte AK Parti ve Erdoğan hayatın önlerine koyduğu problemleri çözmeye çalışarak ilerlediler. Bu aşamada sorun Devlet Sınıfını iktidardan indirmek olduğu için, ortak hedefe karşı kendiliğinden oluşan bir koalisyon vardı ortada. AK Parti’nin ve Erdoğan’ın  yaptığı da aslında doğal olarak oluşan bu koalisyonun başını çekmekten, devrimin lokomotifi Anadolu burjuvaları olarak  burjuva demokratik devrimini yönetmekten ibaretti. Bu görevi layıkıyla da yaptılar doğrusu..Ergenekon, Balyoz Davaları, Askerin artık darbecilik modundan çıkarılarak demokratik sisteme entegre edilmesi, 12 Eylül Referandumuyla yapılan anayasa değişiklikleri ve dönülen dönemeç..bütün bunlar hep bu dönemin kazanımları arasındadır.

Ama işte ne olduysa bundan sonra-aslında tarih bile verebiliriz, 2013 başlarından beri- birşeyler olmaya başladı AK Parti’ye! Ve daha ne olup bittiğini  tartışmaya bile fırsat bulamadan da bir anda kendimizi Gezi Olaylarının içinde buluverdik..Aslında, “Herkes İçin Gezi Parkı Dersleri”nde tam da bu konuyu  ele almaya çalışmıştık. İşin özü, dönüp dolaşıp,  bazılarının dediği o “güç zehirlenmesi” olayına mı dayanıyordu acaba? Bunun da altında, kendi gücünü olduğundan fazla değerlendirmek mi yatıyordu?.

Düşünebiliyor musunuz, ucu ta o II.Mahmut’lara kadar falan uzanan  bir kültür ihtilali  süreci vardı ortada. Bunun son doksan yılı da Kemalist bir “yeniden kuruluş” dönemiyle taçlandırılmıştı. Sonuç olarak,  Pozitivist dünya görüşünün bir toplum mühendisliği harikası olarak yarattığı bir ülke  çıkmıştı ortaya. Ve AK Parti olarak siz, tutuyorsunuz,     bu yapıyı,  tereyağından kıl çeker gibi adım adım, hiçkimsenin burnunu bile kanatmadan değiştirmeye başlıyorsunuz!. Yavaş yavaş, yeni,  demokratik bir cumhuriyet çıkmaya başlıyor ortaya. “Kürt sorunu”, “Alevi sorunu” falan gibi, eski yapıdan miras kalan sorunların da çözülerek, bütün  kazanımların yeni bir anayasayla taçlandırılacağı, kalıcı hale getirileceği yeni bir süreçten bahseder hale gelmiş herkes..

İşte tam bu noktada bir virüs  girmeye başlıyor beyine , ve,  “vay anasına , sen ne imişsin” diyerek (“ben ne imişim” dedirterek) başlıyor beyinde tahribata!   “Madem ki bu işin ceremesini şimdiye kadar sen çektin, o halde, yeni kurulacak düzende sistemin nimetleri de  senin olmalıdır, niye artık bunları başkalarıyla-şimdiye kadar eski yapının destekçisi olmaktan başka birşey yapmamış olan o Devletçi burjuvalarla-  paylaşacaksın ki” diyerek (dedirterek), bir anda,  burjuvazinin kendi içindeki yapısal çelişkileri ön plana çıkarıveriyor!. Sanki süreç tamamlanmış, yeni bir yapı ortaya çıkmış gibi, daha ileriki bir dönemde, belkide çok daha kolay bir şekilde çözülebilecek olan problemler  öne alınarak (Devlet sınıfının halâ pusuda beklediği gerçeği gözardı edilerek), bir anda, burjuva devrimi süreci burjuvazinin kendi içindeki kanatların savaşı-bu anlamda bir sınıf savaşı-haline getiriliveriyor!. Bütün o kazanımların, on yıldır tereyağından kıl çeker gibi elde edilen başarıların hepsini sadece kendi sınıfsal gücüne malederek, herşeye kadir bir nefsle ortaya çıkmak, bir anda, hayatın içinde kurulan  bütün dengeleri altüst ediveriyor[4]. Sonuç: GEZİ PARKI!..Ondan sonra, otur ağla sen, “bütün dünya bize niye karşı” da, “neden herkes bize ihanet etti” diye!..

Tabi, koordinat sisteminin merkezi bir kere kayınca, sınıfsal anlamda kendi nefsini temel alan bir noktaya oturunca, bu durumda artık olayları ve süreçleri sadece gözüne taktığın o yeni ideolojik gözlükle görmeye başlıyorsun. Herkes sana düşman, madem ki iç ve dış düşmanlar elele vermişler, o halde sen de herkese karşı savaş ilan edeceksin!..Varılan nokta bu oluyor!.Yeni ideolojik klavuzların AK Parti’yi ve Türkiye’yi getirdiği nokta bu oluyor! Helal olsun!

Bazı şeyleri çok abarttığımı falan sanmayın!. Bazan öyle bir moment ortaya çıkar ki, tek bir kişinin söylediği şeyler  bile, eğer bunlar o an belirli bir instanza denk düşüyorsa bir anda parlayıveren bir yangın gibi maddi bir güç haline geliverirler!. Sen her gün “faiz lobisi”, “finansal ergenekon” falan diye diye Anadolu burjuvalarını İstanbul burjuvalarının üzerine sürmeye çalışırsan, onlar da (edilen bu laflar hoşlarına gittiği için) açılan bu yolda yürümeye başlarlarsa, olacağı budur!. Açın Y.B’u, ya da S.Y’ı dinleyin bir, “tamam” diyeceksiniz siz de! Çünkü, söylenen şeyler gerçekten de tam o Anadolu burjuvalarının sinir merkezlerine dokunuyor!. Üstelik bunlar yanlış da değil, hepsi de doğru!.Doğru olmasına doğru ama, artık dünyanın ve Türkiye’nin değiştiğini, küreselleşme süreciyle birlikte bu “doğruların” da maddi temellerinin hızla ortadan kalkmaya başladığını dikkate almayan “doğrular” bunlar!. Evet, o Devletçi burjuvalar bütün  darbeleri desteklemişlerdir geçmişte, ama artık onların çıkarları-varoluş koşulları da küreselleşme süreciyle bütünleşmiş durumdadır. Artık eskinin içe kapanmacı, ithal ikamecisi  tekelci burjuvazisi yoktur ortada.  Bu gerçeği gözardı ederek yapılan   hatalar, son tahlilde Anadolu burjuvalarına hedef ve yol şaşırtmaktan başka bir işe yaramıyor. “Bunlar da ne ki, öte başı bir avuç kan emici İstanbul burjuvası  bunlar”  yanılgısı hatalara neden oluyor. Sizin o, “bunlar da ne ki” deyip geçiverdiğiniz kimseler, görüyorsunuz, bir ucu Taksim’de diğer ucu uluslararası finans kapitalde olan bir ahtapot gibiler! Hadi bakalım şimdi bir de Lice olayı çıktı başımıza. “Her yer Taksim” yetmiyormuş gibi bir de “Her yer Lice” çıktı!.Şimdi ne yapacaksınız? Nasıl olsa “Barış Süreci başladı, Kürtlerle oynayamazlar artık” diye düşünülmemesi gerektiğini daha önce yazmıştık!. Bir kesimin bu işe gönülsüz yaklaştığını, bunların her an, öküzün altında buzağı arayarak süreci sabote etmek için fırsat kolladıklarını daha önce söylemiştik. Hadi bakalım, ne olacak şimdi? Bütün o Kürt düşmanı ulusalcılar da “her yer Lice” demeye başladılar, iyi mi!!..Kürt milliyetçileriyle Türk milliyetçileri kolkola ilerliyorlar!. Hedef, Erdoğan! “Biz olayı anladık, Erdoğan’ı yedirtmeyeceğiz” diye dolaşanlara söylüyorum. Erdoğan’ı aslanın ağzına atıyor bazıları, ama sizler de, “farkındayız” derken halâ  farkında olmadan bu kazanın altına odun atmakla meşgulsünüz!..

Yazının başlığı “NE YAPMALI” idi, ama sanırım, hangi  hataların yapıldığını söylerken,   bu arada neyin yapılması gerektiğini de ifade etmiş olduk: “Dikkat, Bu, Küreselleşme Sürecine Karşı Bir Ulus Devlet Saldırısıdır”[5]demiştik daha önceki yazıda. “Yapılacak şey, 20.yy’ın güçleriyle 21.yy’ın güçleri arasındaki bu savaşta dostlarını ve düşmanlarını iyi belirleyebilmektir” demiştik. “Kime karşı kiminle beraber olmak gerektiğini doğru tahlil edebilmektir” demiştik. Şimdi artık “kolay gelsin” demekten başka birşey gelmiyor elden!..

Unutmayın, bazan iki adım ileri atabilmek için bir adım geri atmak da gerekebilir! Adamlar açık açık söylüyorlar, “yüzde altmışla seçim de kazansan gene de senin peşini bırakmayız”, huzur vermeyiz diyorlar! Bu arada Türkiye de batmış umurlarında değil! “Ya Devlet başa, ya kuzgun leşe”yi oynuyorlar görmüyor musunuz! Eskiden olsa, “arkamda demokratik meşruiyet var” diyerekten  ya Allah der, yalın kılıç dalardınız belki, ama şimdi artık bu  mümkün değildir! Tek yol, sürecin diyalektiğine uygun adımlar atmaktan- ittifaklar yapmaktan- geçiyor..Yeni anayasa yapımı da Kürt sorununun çözümü de “istikrar” da buna bağlı!..      



[1]www.aktolga.de Aktüel Köşe Yazıları, Ocak 2012, „Türkiye’de Sınıf Mücadelelerı..Nerede Bulunuyoruz..İstanbul-Anadolu Savaşlari, Yeni Anayasa ve Kürt Sorunu“..

[2]  www.aktolga.de/a17 , „Demokratik Cumhuriyete Giden Yolda Bir Kere Daha İstanbul-Anadolu Savasari!..Neden Bu Konuda da Yeni Bir Açılım Gerekiyor“?.

[3]  www.aktolga.de/a25 , „Herkes İçin Gezi Parkı Dersleri“..

[4]Hepsi bir yana, ne idi o Köprü ve Otoyollar ihalesinin iptali olayı. Madem iptal edilecekti, niye o zaman herkese açık bir ihale yoluna girilmişti! Tamam, çıkan sonuç  beğenilmemiş, rakam az bulunmuş olabilir, bunlara bir diyecek yok; ama peki  o, Y.B ağzıyla „halka satmak, halk sektörü yaratmak“ ifadeleri ne idi? Bunlar daha önce Erdoğan’dan hiç duyulmayan şeylerdi. Ne oluyordu böyle birden bire? Böyle bir mantıkla  küresel sermayeyi nasıl çekecektik ülkeye? O kadar yılda kurulan güven ilişkileri nasıl olurdu da böyle bir anda yerle bir ediliverirdi? Bir Cem Boyner boynuna „Çapulcu“ pankartını asarak bayrak açar hale geldiyse eğer, bir Divan Oteli açıktan eylemcilerin sığınağı haline geldiyse, bunda suç sadece onların mıydı acaba? „Faiz lobisi“ isyan bayrağı açtı diyoruz. İşlerin bu noktaya nasıl geldiğini hiç düşünüyor muyuz?