• 16.06.2013 00:00
  • (2914)

EVET, “ERDOĞAN’I YEDİRMEYECEĞİZ”..AMA HEPSİ BU MU?..

Benim şimdiye kadar Facebook’da sayfam falan yoktu (vaktim olmamıştı), daha iki ay oldu ağ’a dahil olalı, arkadaşların zoruyla böylece ben de katılmış oldum “sosyal medyaya”!. Aslında son derece önemli, bilgi toplumuna giden yolda sivil toplum güçlerinin kendini ifade aracı oluyor bu türden kanallar..Çünkü artık elde bayrak, merkezi bir örgütün önderliğinde “örgütlenerek” gidilmiyor-gidilmeyecek bilgi toplumuna. Bilgi üreten insanlardan oluşan yeni tipten sivil toplum güçleri (bu bazan tek bir birey de olabilir) gelişmenin ilerlemenin başlıca motoru-lokomotifi oluyor-olacak..

Bu böyle! Ama, öte yandan içimden bir ses,  “senin bu söylediklerin şu an olup bitenleri, örneğin bir Gezi-Parkı olayını hiç açıklamıyor”  diyor; Türkiye’nin en iyi eğitim görmüş genç insanlarının halâ o ittihatçı-Kemalist jöntürk geleneğinin içinde dönüp durdukları gerçeğini açıklamıyor!

Ne yapalım, bu da bizim gerçeğimiz işte! Türkiye dedin mi, öyle Batı ile falan kıyaslamadan önce, şöyle bir duracaksın! Çünkü, bambaşka bir tarihsel gelişim süreci var bizde. Herşeyden önce,  iki yüz yıldır sürüp gelen  bir kültür ihtilaline maruz kalmış bu ülkenin insanları. Ben bunu bazan yeni tipten bir devşirme sistemi olarak da açıklıyorum.  Toplum mühendisliği harikası olarak  öyle bir eğitim sistemi kurulmuş ki bu ülkede, onun çarkları içine bir girdin mi ya, sonunda bambaşka bir insan olup çıkıyorsun!.  “Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” gibi görünüşte son derece  masum bir anlayışla çalışmaya başlayan-insanları, “hurafeye değil, bilime inan” diyerek kendisine bağlayan- bu sistem, bilimi din haline getirerek  ona tapan, adeta programlanmış robot insanlar  yetiştirme mekanizması haline gelmiş; çıkıp geldiği yeri, kendi köklerini, kültürünü küçümseyen, inkâr eden, içinde yaşadığı topluma karşı yabancılaşmış “bilim insanları” üretme mekanizması haline dönüşmüştür!. Azıcık bilimle temas eden genç insanları hemen   “toplumu değiştirmeye çalışan” pozitivist robotlar haline getiren korkunç bir mekanizma bu!. Beynine doldurulan ansiklopedik bilgilere  “sahip olmayla”  bilgi üretimini biribirine karıştıran  ruhsuz  nesiller üreten bir canavar!. Bilinç altında yatan Batı hayranlığıyla, İslam düşmanlığını,  kendi kültürünü, değerlerini küçümsemeyi birlikte “öğrenen”, bir yanıyla “çağdaş”, ama diğer yanıyla da gerici olan ilginç bir nesil işte böyle çıkar ortaya!. Bu nedenle,  bütün diğer görevler içinde en önemli  görev, bu pozitivizm virüsüne karşı uyanık olmaktır bizde! Çünkü, kendine özgü DNA’ ları olmayan, ancak girdiği beyin hücrelerinde onların DNA’ larını kullanarak üreyen bu virüsü tanımak son derece güçtür!.En son Gezi Parkı olayında gördük bütün bunların ne anlama geldiğini!..

Peki sadece bu mu, bu kadar mı? Bugün artık  “Gezi Parkı eylemcileri” diye anılan-bilinen bu gençleri kazanmak için biz-bu toplum ne yaptık, yapıyoruz? Normal koşullar altında bu genç insanların bilgi toplumuna giden yolda yeni Türkiye’nin  eğitilmiş insan kaynağını oluşturması gerekirken, bugün onların farklı yerlerde durduklarını söylüyoruz. Peki, onları kazanmak için ne yapıyor yeni Türkiye? Yoksa yeni Türkiye deyince bundan sadece daha fazla yol, köprü, fabrika falan yapımını mı anlamamız gerekecektir? Ya da, bu neslin temeli bozuk, bunları bir tarafa bırakarak yeni “İslami nesiller” yetiştirelim mi diyeceğiz? İşte size günün sorusu!

Ben diyorum ki: Devlet bu işe gölge etmesin yeter! Bu ülkenin ne Atatürk gençliğine, ne de İslami gençliğe ihtiyacı vardır!. Bırakınız gençleri hangi yolu seçeceklerine kendileri karar versinler. Biz, aileler olarak, devlet olarak onlara gerekli ortamı yaratalım yeter. Bugün o gençlerden şikayet edenlere sesleniyorum, çözüm bir ideolojinin yerine başka bir ideolojiyi koyarak ona göre insan yetiştirmekte yatmıyor. Çözüm,  tam tersine, onları, hangi türden olursa olsun bütün ideolojilerin şerrinden korumakta yatıyor. Çünkü, bütün ideolojiler son tahlilde zihinsel bir virüs gibidir!   

Madalyonun bir yanında bunlar var. Peki öbür yan ne alemde, orada olup bitenleri nasıl açıklamak lazım?

İki gündür bakıyorum, Facebook’tan tanıdığım birçok iyi niyetli arkadaş, son günlerde oynanan oyunlara karşı tepki olarak “boykot” çağrıları falan yapmaya  başladılar!. Hani ilk bakışta -bir reaksiyon olarak- “haksız da değiller” diye düşünüyor insan! . Hele,  bir işadamının boynuna astığı o “çapulcu” pankartından sonra!. Ve de hele, Divan Oteli’nin adeta Gezi Parkı eylemcilerine lojistik destek sağlayan bir merkez haline geldiğini gördükten sonra! Ama dikkat ettim, olay basit bir reaksiyonun boyutlarını aşarak adeta ideolojik bir yörüngeye girme eğiliminde!  “Faiz lobisine” karşı boykot falan derken, benim virüs tesbit antenlerinin sinyal vermeye başladıklarını hissediyorum!. Devlet Sınıfının, Ergenekon’un yerini, ne olduğunu daha kimsenin doğru dürüst tanımlayamadığı bir “faiz lobisi” almaya başlayınca işin renginin değişmeye başladığını hissediyorum!. Sevgili Cemil Ertem hocamız da bunu farketmiş olmalı ki, o da tuttu “faiz lobisi” denilen şey aslında “finans kapitaldir” deyiverdi!. Bu da ayrı bir problem tabi, gel de çık bakalım şimdi işin içinden!. Bir yandan küresel sermayeyi çekmeye çalışıyoruz ülkeye, diğer yandan da “finans kapitale” karşı savaş mı açacağız şimdi? Hem de sadece yerli finans kapitalle de bitmiyor iş,  tam Türkiye’nin kredi notu arttı, artık küresel sermaye daha çok gelecek falan derken, bir anda neredeyse bütün bir küresel sermayeyle-finans kapitalle de karşı karşıya geliverdik!. Yanlış tabi bütün bunlar! İyi niyetle başlayan reaksiyona dayalı hedef sapmaları!..

Peki ama nasıl geldik birden bu noktaya? Nasıl oldu da birden şu “faiz lobisi”-ya da “finans kapital” Devlet Sınıfının- Ergenekon gerçeğinin önünü kesiverdi!. Yoksa artık Ergenekon diye birşey kalmadı da sıra-“finansal Ergenekon’a” mı geldi? Çok ilginç, bu ara Anadolu burjuvazisine yol göstermeye çalışan bazı ideologlar türedi ortalıkta; öyle ki, bunların söylemlerini bazan bizim eski solcu söylemlerle karıştırır hale geldim! Hele  aralarında, her sözünü  “yaşasın tam bağımsız emperyal Türkiye” diye bitiren biri var ki, bayağı korkuyorum ondan!. Çünkü birçok doğru şey de söylüyor bu arada, ve de ajitasyon kabiliyeti çok yüksek, dinlerken insanın tüyleri diken diken oluyor!.  “Faiz lobisi” diye başlayan söylemler, birden yerli ve yabancı  “finans kapitale” karşı savaşa, oradan da, “merkez ülke” Türkiye’ye karşı girişilen uluslararası komploya kayıyor. Öyle ki, onu dinleyince, insanın bir yandan milliyetçi duyguları kabarırken, diğer yandan da, “eğer biz böyle bütün dünyaya karşı savaş açar hale geldiysek, ve de, Anadolu burjuvaları  bu savaşı böyle ideolojik klavuzların eline havale eder hale geldilerse Allah sonumuzu hayır getirsin” diyesi geliyor!..

Türkiye'de yaşamıyorum, senelerce önce, bugün “faiz lobisi”, ya da “finans kapital” olarak ifade edilen o Devletçi burjuvaların da desteklediği darbe-darbeler  nedeniyle yurtdışına gitmeye mecbur kalmıştım!.. Ama ben şu an artık  onlara karşı (onları “intihara yöneltecek”) bir boykot, ya da  “cihad” çağrısını doğru bulmuyorum!.Böyle bir şeyin hedef saptırmak anlamına geleceğini düşünüyorum. Bir zamanlar ittihatçıların  boykot çağrılarını falan hatırlatıyor bana bu!.. Çünkü, köprülerin altından çok sular aktı!. Özellikle küreselleşme sürecinin eskinin o Devletçi burjuvalarını da etkilediğini, artık onları da değişim yoluna soktuğunu düşünüyorum ben. Eksik olan, “maddi süreçlerin henüz daha bilince yansımamış olması” diyorum. Onlar, kendilerini hep Devletin kanatları altında güvende hissettikleri için, o Devlet ortadan kalkıpta onun yerine başka bir devlet gelmeye  başlayınca bundan rahatsız oldular-oluyorlar!. Aslında, yeni Türkiye onların da çıkarlarına olduğu halde (son on yılın rakamlarına bakın) onlar sübjektif olarak bu süreci halâ içlerine sindiremediler, halâ birilerinin kendilerine  eskiden olduğu gibi kol kanat olması gerektiğini düşünüyorlar!. 

İşte tam bu noktada Anadolu burjuvalarına -başta Erdoğan’a- büyük bir görev düşüyor. Çünkü, bu işi de gene ancak onlar yapabilirler! Devrimi -yaşanılan süreç bir burjuva devrimi sürecidir- daha da ileriye doğru götürebilmek için  burjuvazinin birliğinin şart olduğuna inanıyorum ben. Bu nedenle,  AK Parti kurmaylarının,  her sözün başında öyle “faiz lobisi”, “bankalara karşı savaş” falan gibi reaksiyoner-jakoben çıkışlardan uzak durmaları gerektiğini düşünüyorum. Şunu unutmamak gerekiyor ki, bunun adı kapitalizmdir ve bu ülkede bundan sonra da birlikte yaşamak zorundayız!!..

Evet, bugün artık iş bu noktaya gelince  Erdoğan’a sahip çıkacağız, Devlet Sınıfına “yedirmeyeceğiz” onu, bu farz oldu..ama bu, “sahip çıkarken onu da eleştirmeyelim” anlamına gelmiyor..Bunu daha önce, "faiz lobisine karşı mücadeleye evet, ama bunu aşırıya vardırarak "mücadeleyi" onların işine yarayacak şekilde ideolojik bir  noktaya getirmeyelim” diye ifade etmiştim!.. Sonra da, “eğer ne dediğimi anlamak istiyorsanız borsaya, dövize, faizlerin durumuna bir  bakın hele; öyle, faiz lobisine karşı savaş açarak faizler düşürülemiyor” demiştim!..

Ne garip değil mi! Bu lafları etmek, burjuvazinin birliğini savunmak, burjuvalara “sakin olun” öğütleri vermek de    bana düşüyor sanki!!

Tarih, tarih!..bütün mesele burada yatıyor!..bizim öyle bir tarihimiz var ki, herşeyi Arap saçına döndüren o tarihsel evrim süreci!..

BİR İDEOLOJİ NASIL YARATILIR..

Benim bugün yazmak istediğim aslında bu “boykot” konusu değildi!  “Bir ideoloji nasıl yaratılır”, o konuda biraz kafa yoralım istiyordum! Hani, bir an için, kendimizi o çok karşı çıktığımız toplum mühendislerinin yerine koyarak, “gelin şu Anadolu burjuvalarına bir ideoloji yaratmaya çalışalım, bakalım ortaya  nasıl birşey çıkacak”  diye danışacaktım size! Ne dersiniz deneyelim mi?

Ama isterseniz önce şu ideoloji konusu nasıl ortaya çıkıyor bir örnekle (Fransız Devrimi’nden yola çıkarak) onun bir ortaya koymaya çalışalım. Bakarsınız işe yarar!

“Bir yanda eleştirel (kritik), kuşkucu bir rasyonalite (mesela Voltaire’in, Diderot’nun ‘akıl’ kavramı); öte yandaysa, Robespierre’in kültleştirdiği, neredeyse dogmalaştırdığı bir ‘Tanrıça Akıl’a dayalı rasyonalizasyon! İkincisine, yani Robespierre’in dile getirdiği türden ‘akıl’a ben ‘Jakoben akıl’ diyorum”[1].

Bir yanda, dinle-kiliseyle içiçe geçmiş bir feodalizm. Feodal statükonun, zihinsel olarak  dinle-tanrısal bir metafizikle kutsayarak oluşturduğu  duygusal anlamda statik bir kimlik oluşturma zemini, diğer yanda ise,  gelişen kapitalizmin yarattığı, aklı öne çıkaran başka bir zemin-insanın bilişsel bilgi edinme sürecini vurgulayan  bir zemin. Bu anlamda, kapitalizmin zaferi, feodal statükoyu temsil eden Kilisenin ve dinsel metafiziğin karşısında aklı-rasyonaliteyi temsil eden bilişsel bilgi edinme sürecinin zaferiydi. Herşeyi sorgulayan, herşeyden kuşkulanan, olayları ve süreçleri, “bu böyledir, ya da, ustalar böyle diyorlar, demek ki böyle imiş” diyerek geçiştirmeden,  “neden böyle”, “nasıl öyle oluyor”, “acaba  öyle mi” diyerek aklın-bilişsel bilgi üretme sürecinin-miheng taşına vurarak anlamaya, kavramaya çalışan bir dünya görüşünün zaferiydi. İşte, sadece bir Diderot’u, Voltaire’i ve  Newton’u değil,   bütün diğer  Aydınlanma ürünü o “bilimleri” yaratan,    bundan-aklın öne çıktığı bu sorgulamacı, araştırmacı zihniyetten- başka birşey değildir. Kapitalizmin ve burjuvazinin ortaya çıkışı-doğuşu bu nedenle ilerici, üretici güçleri geliştirici bir süreç olarak tarihe geçmiştir.

Ama bu durum uzun sürmez, bir süre sonra, dinsel metafiziğe karşı aklı-mantığı öne çıkararak gelişen bu sürecin  taşlaşmaya başladığını görürüz. Akıl, mantık, bilişsel bilgi üretimi falan derken,  bir de bakarız ki, bu kavramlar  yerlerini  “kutsallaşmış metafizik bir bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmışlar!. Akıl (yani, çevreden gelen informasyonları değerlendirip işleyerek bunlardan bilgiler üretme mekanizması) bir kere daha, yerini, “bizim dışımızdaki objektif-mutlak gerçekliğe” ait  “objektif-mutlak anlamda varolan bilgileri bilincimize yansıtarak”-yani, bizden bağımsız olarak zaten varolan  bilgileri ezberleyerek- onlara sahip olma anlamına gelen metafizik  bir “bilgi” ve “bilim” anlayışına bırakmaktadır.  Rasyonalitenin yerini rasyonalizme bıraktığı, bilimin, sahip olunması gereken  ideolojik bir “mürşid” haline getirildiği (“Hayatta en hakiki mürşid ilimdir” anlayışının altında yatan “bilim” anlayışı  budur işte!) dinsel metafiziğin,  yerini, adına „bilim“ denilen başka bir metafiziğe bıraktığı  başka bir  süreçtir bu..

Demek ki, bir, „rasyonalite“ anlamında bilişsel akıl var, bir de, „rasyonalizm“ olarak  ifade edebileceğimiz duygusal-reaksiyoner bilgiyi temel alan „jakoban akıl“! Devrim süreci bunların ikisini de gerekli kılıyor. Zaten bunlar bir binanın temeli ve üst katı gibidirler. Bunu daha önce, ata binmiş jokey örneğine de benzetmiştik!..Süreç içinde, özellikle devrimin başlangıç dönemlerinde jakoben deliliğin rolünü kimse inkâr edemez! Sadece bilişsel yöntemlerle-plan yapıp programlayarak-devrim yapamazsınız! O rüzgardır devrimci jakobenlik! Katar sizi önüne, alır götürür! Ama nokta! Eğer o andan itibaren jokey dizginleri ele alamazsa bu kalkış felakete de neden olabilir, bütün kazanımların bir anda elden gitmesine de yol açabilir. Çünkü, o jakoben-duygusal akılın temelinde „ben“ (selbst-self) yatar. „Yahu ben neymişim“ demeye başladığın an dizginleri at ele geçiriyor demektir!.

Bütün bunları niye anlattık! Türkiye’de yaşanılan sürecin bir burjuva devrimi süreci olduğunu söylemiştik. Evet burada, Fransa’da olduğu gibi burjuvazinin karşısında öyle feodaller falan yoktur! Ama onların yerini tutan Osmanlı artığı bir Devlet Sınıfımız var bizim de!. Ne yapalım, tarihi ben yapmadım!. Burjuva devrimi bu Devlete-onun Devletçi elitlerine, Devlet Sınıfına karşı yapılıyor bizde. Gene yukarda, Fransız örneğinden bahsederken, feodal sınıfla bütünleşmiş bir Kiliseden, dinsel ideolojiden söz etmiştik. Bu nedenle, orada feodalizme karşı mücadele eden burjuvazi aynı zamanda bu dinsel ideolojiye karşı da mücadele etmek zorundaydı. Bizde ise tersine! Sadece Anadolu burjuvalarına karşı değil, Dine-İslama karşı da bayrak açan bir  Devlet Sınıfı var bizde! Burjuvazi-Anadolu burjuvazisi  Devlete karşı mücadelede dini hem bir kalkan, hem de kültürel bilgi temeli olarak kullanıyor. Yani, herşey tersine bizde!. Din, dinsel ideoloji orada –yani Avrupa’da- karşı devrimin elinde bir silahken, bizde devrimci jakobenlerin-Anadolu burjuvalarının elinde  onları Devlete karşı koruyan bir kalkan-silah haline geliyor..

Buraya kadar tamam!. Bütün bunların ideolojiyle falan alakası yok!..

Şimdi, biz Devlete-Devlet Sınıfına karşı mücadele eden o Anadolu burjuvalarına bir ideoloji yaratmak istiyoruz. Önce isterseniz bunun nedenini bir ortaya koyalım, sonra da sıra bu işi nasıl yapacağımıza-yapmamız gerektiğine gelecek!

AK Parti’nin nasıl iktidara geldiği falan değil bu yazının konusu. Bunları daha önceki çalışmalarda yeteri kadar ele aldık. “Yetmez ama evet” ile ifadesini bulan Referandum bu süreçte bir milattır sanki. Çünkü, bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecektir. “Balyoz”, “Ergenekon” davaları falan derken Devlet Sınıfının hayat damarı kesilir atılır. Ve iş o hale gelir ki, bunlar artık darbe yapamaz hale gelirler (inşallah öyle kalır!).

Bütün  bunlar olup biterken  AK Parti’nin  kendine olan güveni de artmaya başlar tabi. “Varsın artsın” diyeceksiniz, bunda kötü birşey yoktur. Çünkü, daha sırada Kürt sorunu ve yeni bir anayasa yapımı sorunu (devrimin kazanımlarını kayıt altına alma sorunu) vardır. Nitekim, bir süre sonra  bu yönde de adımlar atılmaya başlanır. “Barış-Çözüm Süreci” bunun en somut örneğidir. Ama işte ne oluyorsa tam bu arada birşeyler olmaya başlıyor! Bir yandan, karşı taraf, “Erdoğan bu Kürt sorununu çözeceğe benziyor, yarın   şu BDP ile işbirliği yaparak bir de yeni anayasa yaparsa artık ondan sonra bunları bir daha kimse tutamaz” diyerek son bir fırsat arama stresine girerken, diğer yandan da, AK Parti çevrelerinde “ulan biz ne imişiz, madem ki bu işin ceremesini çeken biziz, o halde nimetlerinden faydalanan da sadece bizler olmalıyız” anlayışı ortaya çıkmaya başlıyor. Dikkat edin bu “faiz lobisi” çığırtkanlıkları falan hep bu arada hız kazanmaya başladı. Aslında bazıları bunun teorisini yapmaya çoktandır başlamışlardı ama, Erdoğan’ın da bunlara destek vermesi eğilimi daha yeni, bu yılın başlarından beri ortaya çıkan bir olay bu. Ben bu gidişi,  daha doğrusu, eğer süreç bu şekilde evrilmeye devam ederse işlerin nereye doğru gideceğini daha o zaman hemen hissettim. Bu yüzden de o ara  iki yazı kaleme almıştım. Hatırlarsınız o “İstanbul-Anadolu Savaşları”nı, Düzce Yerel Haberler’de de yayınlandı bunlar!..

”Faiz lobisine” karşı savaş ilanı falan aslında bilinç altında gelişen bir sürecin olgunlaşarak gün ışığına çıkmasından başka birşey değildi!. Bu işin doğrusu, Kürt sorununun çözümünü de içine alan yeni bir anayasanın yapımını beklemek, sonra, buna uygun yasal düzenlemeleri de yaparak ülkenin cari açık sorununun çözümünde “olmazsa olmaz”  bir koşul olan demokratikleşme adımlarını sonuca götürerek küresel sermayenin ülkeye akışını hızlandırmak iken -faizleri indirme sorununu da buna paralel bir şekilde ele almak iken-ne yaptı bu “faiz lobisi” çığırtkanları, işi tersinden ele alarak Anadolu burjuvalarını-ve  sürecin lokomotifi olan Erdoğan’ı- işin “kolay” yoluna ikna ettiler.  CHP ve MHP “yaptırmayız” falan diye  bağırıp dururlarken, bunların  parti içindeki milliyetçi çevreler üzerinde etkili olabileceklerini  düşünen Erdoğan da,  çözüm yönünde   devasa adımları atmadan önce,  hız-güç kazanmak için, problemi bu yeni danışmanların önerdikleri şekilde, siyasi açıdan daha kolay gibi görünen yoldan çözmeye yöneldi.  Anayasa meselesi, Kürt sorununa kalıcı çözüm meselesi gibi  sorunlar halâ  ortada  dururken, bir anda, bütün bu çözüm süreçlerinde ittifak yapabileceği en önemli güç olan İstanbul’un büyük burjuvalarını  bir yana bırakarak,  kendi tabanını- Anadolu burjuvalarını okşamaya, onlara cazip gelecek adımlar atmaya  yöneldi. Sadece alkol sorununu kastetmiyorum.  Anadolu burjuvaları açısından en önemli sorun bankalarla olan ilişkiler ve kredi-yüksek faizler sorunu olmaya devam ediyordu.   Banka sistemini kontrol eden İstanbul’un büyük burjuvaları,  daha fazla üreterek daha çok satmak, daha da zenginleşmek isteyen Anadolu burjuvalarının önündeki en büyük engel durumundaydılar. Bu nedenle, yeni anayasa yapımının ve Kürt sorununa çözümün arifesinde kendi tabanının ağzına bir parmak bal çalmak isteyen AK Parti yönetimi  ani bir kararla direksiyonu bir anda bu yöne doğru kırmaya başladı. Sonuç ortada!..

Dikkat ederseniz, buraya kadar yapılan hatalar   daha çok  yanlış bir strateji seçimiyle ilgili; yani, işin halâ   pragmatik yanı ağır basıyor. Yani bu noktaya kadar henüz daha ideoloji falan yok sahnede!  Daha önce de oldu böyle şeyler aslında, ve her seferinde AK Parti pratik içinde hatalarından da öğrenerek işi buraya kadar getirdi.

Ama son zamanlarda  işin renginde sanki bir  değişme var gibi!.  Gezi Parkı eylemleri başladıktan sonra   karşılarında hiç beklemedikleri bir anda,  kendilerini saklama ihtiyacı bile duymayan İstanbul burjuvazisinin temsilcilerini gören AK Parti kurmayları, savunma psikolojisiyle (artık, “işin arkasında askerler var”  söyleminin de bir anlamı kalmadığı için) “hah” dediler, “işte tamam, suçüstü yakalandılar, demek ki bize karşı yapılan bütün komploların altında bunlar yatıyorlarmış”! “Demek ki, o “faiz lobisi” diye bas bas bağırarak bizi uyaranlar doğru söylüyorlarmış” diyerek   bütün güçleriyle bu yöne doğru asılmaya başladılar!.

İşte kritik nokta burasıdır.  Dikkat edilmezse,  sürecin -burjuva devrimi sürecinin- bir anda yön değiştirerek Anadolu burjuvazisi ile İstanbul burjuvazisi arasındaki sınıf mücadelesi haline dönüşmesi tehlikesi de tam bu noktada ortaya çıkıyor. Tehlikeden bahsediyorum, çünkü böyle bir gelişme Özal’dan bu yana Devlet Sınıfından kopma süreci içine giren eskinin Devletçi burjuvalarını yeniden eski müttefiklerinin yanına itecek, devrimin bütün kazanımlarının bir anda yitirilmesi tehlikesini ortaya çıkaracaktır.

Neyse,  Anadolu burjuvaları için   bir ideoloji üretmenin vaktinin geldiğini düşünenlerin ne yapmak istedikleri anlaşılıyor artık herhalde!. Gezi parkı patlamasıyla açığa çıkan  süreçten çıkarılması gereken sonuç  budur bence. Suyu ısıtmaya başlarsınız, tam o yüz dereceye gelene kadar pek birşey görünmez ortada. Toplum da işte öyle üstü kapalı bir tencere gibidir. Sonra öyle bir an gelir ki, “ne oldu, neden oldu” falan demeye vakit kalmadan bir de bakarsınız tencere patlama sinyalleri vermeye başlıyor! Ben diyorum ki, henüz daha  vakit vardır. Pozitivist toplum mühendisliği  virüsü henüz daha işin başındadır, yani halâ frene basmak ve onu durdurmak mümkündür. Bunun için de, AK Parti kurmaylarının şöyle bir silkinerek, “biz neymişiz” havasından çıkmaları, sadece Anadolu burjuvalarının  temsilcisi olmadıklarını hatırlamaları yeterlidir diye düşünüyorum!..

Özetlersek, Anadolu burjuvalarını  kendileri için bir ideoloji yaratmaya yönelten, onları, artık bunun zamanının geldiğine,  problem çözme sürecinde   en kestirme yolun bu olduğuna ikna eden, kendilerine olan güven artışı olduğu kadar,  “madem ki bu işi kotaran biziz, o halde onun nimetlerinden  faydalanan da sadece bizler olmalıyız” anlayışıdır.   Onları,   ekonominin, toplumsal gelişme sürecinin doğal akışını  bir yana bırakarak  kerameti kendinden menkul  bir iradi güce-yani ideolojiye-  yönelten neden budur işte!.

 

DEVAMI YARIN...

 

 

YAZININ 2. BÖLÜMÜ

http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/16390-Herkes-icin-gezi-parki-dersleri2

[1]“Alafrangalığın Tarihi”, Hilmi Yavuz, Timaş Yay.İstanbul s.11