• 11.06.2013 00:00
  • (2450)

 II.MAHMUT’TAN GÜNÜMÜZE... „BATILILAŞMA“ ADI ALTINDA BİR  OSMANLI DEVLET  PROJESİOLARAK DOĞANYENİTİPTEN DEVŞİRME SİSTEMİ VE SONUÇLARI!...

 

-“DEVŞİRME SİSTEMİ” NEDİR..

-OSMANLI’NIN “BATICILIĞI” NEDEN YENİ TİPTEN BİR DEVŞİRME SİSTEMİDİR..

-KÜLTÜR NEDİR..

-DEVŞİRME SİSTEMİNİN MEKANİZMASI BİR TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ HARİKASIDIR..

-GELELİM OSMANLININ YENİ TİPTEN DEVŞİRMECİLİĞİNE..

-CUMHURİYET NEDEN KENDİNİ ÜRETEBİLDİ..

-CUMHURİYET VE SİVİL TOPLUMUN OLUŞUMU-TÜRKİYE’DE KAPİTALİZMİN GELİŞİMİ..

-BÜTÜN BUNLAR SİZE HAYAL GİBİ Mİ GELİYOR..

-DEVŞİRME SİSTEMİ VE POZİTİVİZM..

-PEKİ O ZAMAN NE YAPMALI..


 CUMHURİYET NEDEN KENDİNİ ÜRETEBİLDİ..

Burada, birincisinden-yani eski tip devşirme sisteminden- farklı olarak  çok önemli bir nokta  var altı çizilmesi gereken: Osmanlının, ve daha sonra da bir Osmanlı projesi olarak onun içinden çıkıp gelen Cumhuriyet’in içine girdiği bu yeni süreç-“batılılaşarak modernleşme” süreci-artık fetihçiliği değil, üretimi temel alan yeni bir kulvardı toplum için. İşte bu nedenledir ki, içine girilen bu yeni süreçte toplum kendi iç dinamikleriyle önüne konulan engelleri aşmayı başarmıştır.

Fetihçilik dönemi sona eripte hayatın gerçekleriyle karşılaşan Osmanlı tam bir mirasyedi gibi davranarak, kendi kendini yemekle yetinirken, artık ortada yenip yutulacak birşey kalmadığı için,  yeni kurulan Cumhuriyet devleti “üretime” yöneldi. Yukardan aşağıya-devlet eliyle de olsa, tarihte ilk kez bir “Türk devleti” üretim faaliyetinin, üreterek yaşamanın, var olmanın zorunlu olduğunun bilincine varıyordu. Bu nokta çok önemlidir. Bununla da kalınmadı, tarım ve ticaret kredileri yoluyla, demiryollarının bakım ve onarımı yapılarak, pazarı canlandırıcı tedbirlerle “Çevre” de üretime teşvik edilmeye başlandı(dikkat edilsin, buradaki mantık gene o eski “çoban” mantığıdır: “sürü”den daha çok süt elde edebilme mantığıdır!)..

Yeni parola şu idi: “Üretin, kazanın, zengin olun, buna kimsenin bir diyeceği yok; ama bir şartla, elde ettiğiniz bu güce dayanarak bunu Devlete karşı siyaset yapmanın bir vasıtası olarak kullanmayın”! Yani, Devletle vatandaşın arasına girip, “ikinci yapılar”[1] olarak yeni bir siyaset odağı haline gelmeyin! “Siz Devlete ne kadar sadık kalırsanız, Devlet de sizi o kadar kollayacaktır”! Cumhuriyet Devletinin  verdiği mesaj bu oluyordu!

Dikkat ederseniz, buradaki devlet-sistem anlayışı aynen Osmanlı’nın Devlet[2] anlayışıdır. Bundan hiç şüphe yok! Ama, yukarda da altını çizdiğimiz gibi, eski Osmanlı, bu Devlet anlayışını, önce fütuhat, sonra da  mirasyedi politikası üzerine inşa ederken, İttihatçı kalıntısı cumhuriyetçi  Osmanlılar, artık başka çıkar yol kalmadığı için, üreterek varoluşu esas almışlardı. Bu yüzden de,  başlangıçta arada yapısal bir fark olmadığı  halde, kendini üretme süreci içinde “Cumhuriyet”,   sistemin –kendi kendisinin- diyalektik inkârını yaratabilecek bir    sivil toplumu  oluşturma şansına sahip oldu.

Önce, “batılılaşma” adımları hızlandırılarak, yeni tipten devşirme sistemi yoluyla asker-sivil devletçi-bürokrat  bir “burjuva” tabaka yetiştirildi! (ben bunlara Devletin burjuvaları diyorum).  Devlete sadık bazı “bürokratlar”-bunlar yeni tipten devşirme bürokratlardır-desteklenerek bunların “burjuvalaşması”nın yolu açıldı.  Ama, bütün bunlar yapılırken, zorunlu olarak, piyasa-pazar ekonomisinin yolu da açılmış oluyordu.  Toprakların ve üretim araçlarının büyük bir çoğunluğu Devlete ait olsa da, en azından prensip olarak, bireylerin de özel mülkiyete sahip olabilecekleri kabul edilmişti.  Piyasa ve pazar üzerinde Devletin kontrolü esastı, ama  üretim ve ticaret geliştikçe, Devletten bağımsız olarak üreten ve pazara gidip bunları  satmak isteyen insanların sayısı da artmaya başladı.  Ve bu insanlar zamanla, Devletin uyguladığı politikaların daha da büyümek, zenginleşmek yolunda önlerinde bir engel olduğunu düşünmeye başladılar. Mevcut sistemin kendilerine bir yere kadar olanak tanıdığını gördüler. Üretici güçler gelişiyordu, ama Devletin belirlediği üretim ilişkileri  bunların daha da ileri derecede gelişmesine olanak tanımıyordu. İşte, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, 1950 ye kadar olan o ilk dönemin temel çelişkisi budur.

CUMHURİYET VE SİVİL TOPLUMUN OLUŞUMU-TÜRKİYE’de kapİTALİZMİN GELİŞİMİ         

Burada çok önemli bir nokta var: Batı’da, Ortaçağ’da sivil toplumun gelişmesi, mevcut yapı içinde  otonom “ikinci yapıların” ortaya çıkışıyla birlikte oluyordu. Önce kentler kuruluyor, sonra da bu kentlerin içindeki insanlar “özgür vatandaşlar” haline geliyorlardı. Meslek örgütleri kuruluyor,  en önemlisi de, özerk bir kent yönetimi ortaya çıkıyordu. Bu şekilde, başlangıçtan itibaren kurumsal varlığı tanınmış olarak gelişen sivil toplum ve sivil toplum örgütleri kendi varoluş alanlarını geliştirerek güçleniyorlardı. Üretici güçlerin gelişmesi, sivil toplumun örgütsel gücünün gelişmesine paralel olarak gerçekleşiyordu. Bu sürecin-gelişmenin feodal üretim ilişkileri kabına sığamaz hale gelmesi de, burjuva devriminin temel gerekçesiydi zaten.

Sivil toplumun Cumhuriyet Türkiye’sindeki  oluşum süreci ise bambaşkadır. Burada öyle özerk kentler falan yoktur! Osmanlı toprağıdır burası! Osmanlı’nın Devlet örgütü şeması aynen Cumhuriyet Türkiye’si için de geçerlidir. Beylerbeyi’nin yerini vali, sancakbeyi’nin yerini kaymakam almıştır o kadar. Belediyelerin ve belediye başkanlarının ise siyasi hiçbir görevi, yetkisi yoktur. Bunları halk seçer ama, eğer çizmeyi aşarlarsa, bunlar merkez tarafından hemen  görevden el çektirilebilirler. Yani öyle, aşağıdan yukarıya doğru örgütsel olarak Devleti kuşatmak falan söz konusu değildir! Herşeyden önce, böyle bir geleneği yoktur bizde “yönetilenlerin”! Aşağıda, yönetilenler arasında, yönetilenlerin içinde, yani toplumun ana rahminde oluşmaya başlayan sivil toplum potansiyeli, elle tutulur, gözle görülür kurumsal  maddi bir gerçeklik olarak oluşup gelişmez-gelişemez bizde. Gelişme, bireyler, ya da çevre’ye özgü mahalli güç odakları düzeyinde-etrafında olur. Eşraf vs gibi kurumsal olmayan  mahalli güç merkezleri,  son tahlilde   bireylerdir. Ve öyle olur ki, aşağıdan yukarıya doğru  üretim süreci içinde oluşan bu yeni tip bireyleri temel alarak gelişen “dağınık sistem”[3] potansiyeli, yavaş yavaş kendi bilincini-bilgisini de oluşturmaya başlar ve çevreden merkeze doğru elle tutulup gözle görülmeyen bir basınç oluşturur. Herkes bilir bu basıncın-gücün nereden geldiğini, halkın içinde oluşan potansiyelin herkes farkındadır, ama son ana kadar bunun adı konmaz, konamaz. Bu potansiyel objektif bir gerçek olarak kabul edilmez. Devletle halk arasında bir “ikinci yapının” varlığının kabul edilmesine kimse cesaret edemez!  Ancak, bu sivil toplum potansiyeli, zamanla, tıpkı potansiyel olarak gelişen  bir bebeğin  doğum sancısı gibi, bütün toplumsal varlığı-organizmayı etkilemeye başladığı zaman, Yönetenlerin içinden bir kısım insanlar “Devleti bu sancılı zor durumdan kurtarmanın” bilinçaltı güdüsüyle bu potansiyele sahip çıkarak ona baş olurlar (Demokrat Parti’yi kuranlar Halk Partisi’nin içinden çıkarlar). Aşağıdan yukarıya oluşan sivil toplum potansiyeli-gövdesi de son derece pragmatik bir biçimde bunu içine sindirir. Mevcut yapı içinde, adı konulmamış yeni bir toplumsal uzlaşma oluşur. Amaç “bağcıyı dövmek değil, üzümü yemektir”!

Nedir bu şimdi? Üretici güçler gelişiyor, Devletin temsil ettiği mevcut üretim ilişkilerinin içine sığamaz hale geliyorlar ve sonra da, Türkiye’ye özgü yöntemlerle, Devletin esas yapısı değiştirilmeden, mevcut yapının içine yeni unsurlar ilave edilerek  bir  ileri adım atılmış oluyor. Sistemin kendi iç evrimi sürecini bir bütün olarak ele alırsak, bu bir reformdur. Çünkü asıl yapı değişmiyor. Ama,  sistemin içinde bulunduğu  aşama, tek başına ele alındığı zaman da bu bir devrimdir. Neden bir devrimdir? Çünkü, sıkışan üretici güçlerin gelişme alanını açmaktadır da ondan. Aşağıdan yukarıya doğru gelişen sivil toplum, Anadolu Burjuvazisi artık mevcut Devletin yeni ortağıdır. “Çevre”, Devlete-iktidara ortak olmaktadır ilk kez. Yönetenlerin, yönetici sınıfın ve Devlet gücünün ikiye ayrılması olayıdır bu.  “Devletin asıl sahiplerinin”,   halkın seçtiği iktidarla yönetimi paylaşması olayıdır.  “Devlet”, kendine zıt-candüşmanı bir iktidarla birlikte varolmayı kabul etmek zorunda kalır. 1950’yle birlikte  yeni bir dönem başlar Türkiye’de[4].

BÜTÜN BUNLAR SİZE HAYAL GİBİ Mİ GELİYOR!...

O zaman gene Toynbee’yi dinleyelim: “Osmanlı İmparatorluğu üç belirgin miras devraldı. O, Müslüman Arap İmparatorluğu’nun varisi olduğu gibi, Hristiyan Roma İmparatorluğu’nun da varisiydi ve Avrasya bozkırlarından küçük bir göçebe topluluk tarafından kurulmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu göçebe kurucuları, mülteci idiler. Bunlar, onüçüncü asırda Moğol patlamasıyla bozkırdan sürülüp ecnebi tarlalar ve şehirler dünyasına atılmışlardı. Bu, doğup büyüdükleri muhitler olan bozkırlardan arka arkaya çevredeki yerleşik topluluklara akın eden göçebe patlamaları içinde en şiddetlisiydi. Osman’ın babası Ertuğrul ve adamları, Moğol göçebelerinin pek çok kurbanından sadece bir kısmını teşkil ediyordu. Osmanlılar yeni bir ekonomik ve sosyal çevrede yeni bir hayata başlamak zorunda kaldılar; fakat beraberlerinde, yörüklerin hayatından miras kalma kurumları ve adetleri de getirdiler ve bunları karşılaştıkları yeni durumlara tatbik ettiler”..

“Osmanlı İmparatorluğu’nun Roma’dan devraldığı miras ise çok daha önemliydi. Daha önce savaşlarla harap olmuş bir bölgede barış ve birliği sağlamış olan diğer imparatorluklar-mesela Çin İmparatorluğu-gibi, Roma İmparatorluğu da, tamiri imkansız gözüken çöküntülerden sonra tekrar hayata dönme konusunda kayda değer bir kabiliyet sergiliyordu. Üçüncü asırda bir çöküş ve bir diriliş yaşadı. Yakındoğuda da yedinci yüzyılda ikinci bir çöküş ve diriliş geçirdi; onbirinci asırda bir üçüncüsü, onüçüncü asırda da bir dördüncüsünü yaşadı. Ne var ki, Roma İmparatorluğu her seferinde tekrar dirilmiş olsa da, yine her seferinde, eski gücünden ve topraklarından bir kısmını kaybetmekten kurtulamadı. Onüçüncü asırdaki diriliş ise, en zayıfıydı. 1182-1204’teki çöküşünden onbeşinci yüzyıl ortalarında son kalıntılarının (İstanbul, Peloponez yarımadası, Trabzon) Osmanlılar tarafından ilhakına kadar Doğu Roma İmparatorluğu artık güçsüzdü. Eski müstemlekeleri parça parça olmuş ve anarşi içine düşmüştü ki, bu durum, ondördüncü ve onbeşinci yüzyıllarda onların Osmanlılar tarafından tekrar toparlanmalarına kadar devam etti”..

“Osmanlı İmparatorluğu’nu, Roma İmparatorluğu’nun Yakın ve Ortadoğu’daki beşinci dirilişi olarak almak; İmparator XI. Konstantin’in İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in eline düşmekten kurtarmak için beyhude çabalarken hayatını kaybettiği 1453 yılını da Roma İmparatorluğu’nun sona eriş tarihi olarak görmemek, tarih açısından daha aydınlatıcı olacaktır.. Bu bir kelime oyunu değildir. Osmanlılar, önce kendi imparatorluklarını kurup sonra da onu tekrar tekrar diriltmek şeklindeki bir uygulamayı Romalılardan miras olarak almışlardır ve bu manâda Osmanlı İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu’nun halefidir.. Osmanlı Devleti Roma İmparatorluğu’nun Yakın ve Ortadoğu’daki beşinci dirilişiydi”..

Ya peki Cumhuriyet ne idi?..Bu konuda Toynbee ile aynı görüşte değilim ben!..O, Vahdettin’le birlikte Osmanlının sona erdiğini düşünüyor!..

DEVŞİRME SİSTEMİ VE POZİTİVİZM..

Önce pozitivizm nedir onu görelim[5]:

Hangi biçim altında olursa olsun (yani, ister idealist ya da  materyalist felsefi bir zeminden kaynaklansın,  ister burjuva ya da işçi sınıfıideolojisine  yamanmışolsun), her durumda, pozitivizmin özü, toplumsal gelişmenin yasal temeli olduğuna inanılan belirli bilgi kalıplarına dayanılarak toplumsal mühendislik faaliyeti yoluyla varolan  sistemi korumaya-muhafaza etmeye yöneliktir. Bu ifade o kadar doğrudur ki,   onun, bir toplumu “toplumsal yasalar” adıverilen belirli bilgilere   göre yukardan aşağıya doğru “değiştirerek” “yeni bir toplum” (örneğin “sosyalist bir toplum”, ya da, bizim İttihatçıların, Kemalistlerin yapmaya çalıştıklarıgibi  kapitalist bir toplum) yaratmak çabasıbile  mevcut sistemin sınırlarıiçinde gerçekleştirilen onu restore etmeye yönelik  bir mühendislik faaliyetinden ibarettir! Mantık şudur:

Eğer toplumsal  gelişme sürecinin daha ileri basamaklarında bulunan toplumları inceleyerek bunların gelişme yasalarını bulabilirsek, o zaman, bu bilgiler aracılığıyla, gelişme sürecinin daha alt basamaklarında bulunan toplumları (onların da aynı uzun ve zahmetli yollardan geçerek kendi kendilerine aynı aşamalara gelmelerini beklemeden) yukardan müdahale ederek  kısa yoldan aynı seviyelere  getirebiliriz. İşte, “toplum mühendisliği” de denilen bütün o pozitivist “devrim anlayışlarının” özü budur. Dikkat edilirse, burada söz konusu olan, sadece,  başka toplumların deneyimlerinden yararlanmak değildir, buralardan elde edilecek bilgiler aracılığıyla,  tıpkı bir kompüterin bilgi temelini değiştirir gibi  toplumun tarihsel olarak oluşmuş olan bilgi temelini (“devrimci bir müdahaleyle”) değiştirerek ona yeni bir kimlik kazandırmaktır!

Herşey bir yana,  bakın böyle birşey maddi olarak neden mümkün değildir:

İnsan beyni informasyonları sinaps adı verilen belirli nöronal yapılar aracılığıyla kayıt altında tutabiliyor. Yeni informasyonlar ise, ancak varolan sinapsların üzerine yeni ekler-ilave sinapslar- oluşturarak mümkün oluyor. Yani siz isteseniz de, öyle hiç yoktan bir anda  “tamamen yeni” sinapslar oluşturamazsınız! “Yeni” (yeni bir sinaps), daima, eskiden beri varolanla bağlantısı içinde, onun üzerine inşa edilerek meydana geliyor. Yani öyle, çıkar eski sinapsları, koy onların yerine yenilerini diye birşey mümkün değildir![6]İşte bütün mesele burada! Pozitivizm ve onun felsefi temelleri burada çuvallıyor. İnsanı bir makine-kompüter[7] olarak  gören zihniyet burada iflas ediyor. Bütün o,  beynini dışardan ithal ettiği ansiklopedik bilgilerle dolduran pozitivist toplum mühendisi “devrimcileri” içinde yaşadıkları topluma yabancılaştıran,   düşüncelerinin  toplumda maddi bir karşılığı olmadığı için onları birer turist haline dönüştüren diyalektiğin özü budur..

Peki, pozitivizm adı verilen bu virüs bize nasıl girdi-bulaştı?

Çevre faktörünün değişmesine bağlı olarak (Amerika’nın ve ateşli silahların  keşfi, bunun Avrupa ve Osmanlı dünyasına olan etkileri,  yeni ticaret yollarının bulunuşu ve buna benzer daha birçok etken..). 16.yy’ın ortalarından itibaren  Osmanlı’nın bütün yaptığı, yaşamı devam ettirme mücadelesinde  değişen bu çevreye uyum sağlayabilme çabasından  ibarettir. Ta o Kanuni döneminden itibaren, merkezi yapısını ayakta tutabilmek için Celali’lere karşı verdiği mücadeleden, II.Mahmut’un yeniçerileri  ve Eşraf-Ayan adı verilen Müslüman mahalli liderleri yok etmesine kadar bütün yapılanların özü, bu çevreye uyum  çabasıdır. Ama sonunda iş öyle bir yere gelip dayanır ki, elde olanı koruyarak çevreye uyum sağlayabilmenin (ya da, çevreye uyum sağlayarak elde olanı koruyabilmenin) yolunun sistemi yeniden organize etmekten geçtiğini anlar Osmanlı.

İşte bütün o Jöntürkleri (ve daha sonra da onların takipçilerini) ortaya çıkaran sürecin mantığı budur. Yani, öyle bir üstün irade ortaya çıkıyorda, herşeyi o planlayarak toplum mühendisleri falan yetiştirmeye çalışmıyor! Yaşamı devam ettirme mücadelesi içinde sistem kendi varlığını koruyabilmek için el yordamıyla kendine çıkış yolu ararken işin yolu buralara varıyor. Sistem, kendi varlığını devam ettirmenin yolunun pozitivist toplum mühendisleri yetiştirerek onların önerilerini uygulamaktan geçtiğine inanıyor! 

Neden peki pozitivizm? Neden başka   birşey değil de pozitivizm? Çok basit! İşin en kestirme, görünen en kolay yolu buydu  da ondan!  Hani o, “geri kalmışlığın” nedenlerini bulmak,  Batı’yı keşfetmek için Batı’ya gönderilen ajanlar (Jöntürklerin çoğu da  bu amaçla,  Batı’ya gönderilen Osmanlı’nın elit tabaka çocuklarıydı) vardı ya, bunlar Paris’e, Londra’ya falan gidipte sokaklarda şık kıyafetli insanları, piyano çalan bayanları vb. görünce “tamam” diyorlardı “bulduk bu işin   sırrını”!. “Ancak onlar gibi olmaya çalışarak bu işi başarabiliriz”!  Batılılar gibi giyinmek, piyano çalmak, yabancı dil bilmek falan yani![8]  Hele bu ara bir de “modern toplum bilimi” olarak lanse edilen “pozitivist sosyolojiyle”  tanışma fırsatını da bulmuşlarsa, “tamam bu iş bitti”  havasına giriyorlardı[9]. Öyle, Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreciymiş, onlar birkaç yüz yıldır devam eden belirli bir sürecin sonunda o günkü seviyelerine ulaşmışlar, bunlar önemli değildi pozitivist anlayışa göre.  “O an’ın içinde varolan gerçeklikten” yola çıkmak yetiyordu pozitivizm için!. Eğer, “bütün bilimler içinde en gelişmiş bilim olan sosyoloji bilimine” (bu ifade Comte’un)  vakıfsanız (yani, Batı toplumlarının o anın içindeki işleyiş yasalarını  biliyorsanız) sahip olacağınız bu bilgileri kullanarak kendi toplumlarınızı da aynı şekilde dizayn edebilirdiniz! İşte size Osmanlı aydınlarının ve Devlet Sınıfı elitlerinin arayıpta bulamadıkları devrimci çözüm!  Devleti-varolan sistemi kurtarmanın çarelerini arayan Osmanlı elitlerini pozitivizme sarılmaya götüren neden budur işte.

Dikkat ederseniz burada belirleyici iki unsur var. Birincisi, pozitivizmin sadece o anın içinde varolanla ilgilenmesi. İkincisi de, toplumsal mühendislik faaliyeti yoluyla “hastayı” iyileştirmenin-onu” kurtarmanın” mümkün olduğunu söylemesi. Yani öyle, toplumsal değişim için  süreç içinde ortaya çıkan belirli bir sivil toplumu falan gerekli görmüyordu pozitivist felsefe. Kökeni, niteliği ne olursa olsun, belirli bir anın içinde  değişim taraftarı olan bir kadronun varlığı yetiyordu ona. Eğer bu insanlar-kültür ihtilalcisi bu öncü kadro- bütün diğer silahlar içinde en güçlü silah olan “bilimi” de  ellerine almışlarsa, o zaman bunların yapamayacakları hiçbirşey kalmıyordu geride. 

Peki, eğer ortada değişimi gerçekleştirecek bir sivil toplum falan yoksa ve amaç sadece  varolan sistemi kurtarmaksa, kim isterdi bunu  en çok, “Devletin sahibi” olan o elitler değil mi! Olay bu kadar basittir! Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştur! Alan memnundu satan memnundu! Satan da memnundu, çünkü kültür ihtilali anlamına gelecek bu türden bir değişim, herşeyden önce,  Batı kültürünü benimsemiş yerli bir kadronun da yetişmesi anlamına gelecekti. Yani öyle Hindistan’da falan olduğu gibi dışardan ithal edilen sömürgeci kadrolara gerek kalmayacaktı! Hani derler ya, “Osmanlı hiçbirzaman sömürge olmamıştır” diye!  Osmanlı, kendi ordusunun işgali altında,  “batıcı-devrimci” denilen  yeni tipten devşirme sömürge kadrolarının yönetiminde  yeni  bir sürece giriyordu..   

Osmanlı’nın “devrimci” elitlerinin pozitivizmi keşfiyle Batı’lı emperyalist ülkelerin kültür ihracının biribirine    paralel olarak gelişmesi ne kadar ilginç değil mi![10]   “Batılı ülkeler” denilen ülkeler Osmanlı’ya göre toplumsal gelişme basamağının daha üst seviyelerinde olan  kapitalist ülkelerdi. E, bu ülkelerde yetişen bilimadamları bu gelişmenin  hangi toplumsal yasalara göre olduğunu da bulup çıkarmışlardı ortaya. O halde, Osmanlı aydınlarına düşen, tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi  bu bilgilere  sahip çıkarak-bunları kullanarak,  yapılacak toplum mühendisliği faaliyetiyle içinde yaşadıkları toplumu da değiştirmek, “muasır medeniyet seviyesine çıkarmak” oluyordu! Hem sonra, ne demekti, “hayatta en hakiki mürşit ilim değil midir”! Peki ne yapacaktın bunun için? Önce, içinde yaşadığın o “geri kalmış” toplumun bilgi temelini-yani kültürünü-değiştirecektin. Çünkü, başka türlü  “istenilen sonuçları” üreten bir sistem haline getiremezdin onu.  Geri kalmışlık bir sonuç idiyse eğer, bunun nedeni sistemin sahip olduğu  İslam kültürüne dayalı o  geleneksel  bilgi temeli olmalıydı. Bunu söküp atıpta bunun yerine Batı kültürüne dayalı bilgi temelini oturtabildinmiydi ya  bütün mesele kendiliğinden hallolacaktı! Bu durumda bütün yapılacak iş, yukardan aşağıya doğru  Devlete bağlı-Devletçi bir kapitalizm yaratarak sistemi Batılılaştırıp modernleştirerek-çağdaşlaştırmaktan ibaretti!   İşte son iki yüz yıldır (daha öncesini bir yana bırakıyorum) yaşadığımız işkencenin mantığı budur. Peki neden bütün bunların hepsi? Tek bir nedeni vardı: Varolan sistemi muhafaza edebilmek (biliyorsunuz, buna “Devleti kurtarmak” da deniyor!). İşte ol hikâye bundan ibarettir!.

PEKİ O ZAMAN NE YAPMALI..

Çok basit!  Madem ki Türkiye gerçeği budur, yani, Türkiye’de iki Türkiye vardır, o halde, bu ülkede kim ne yapacaksa, ne edecekse bunu hesaba katmak zorundadır. Yani öyle, herkesi kendine benzeterek homojen-tek tip insandan oluşan bir Türkiye yaratma sevdasından vazgeçilmelidir. Kim ki bu yola girerse o kaybeder. Osmanlı artıkları denediler bunu ve kaybettiler, şu anki direnişlerinin temelinde kaybettikleri eski mevzileri yeniden ele geçirme hayalleri yatıyor!. Şimdi Anadolu burjuvalarının önünde duran tehlike de budur!. Ötekilerin, “batıcı, Batı kültürüyle yoğrulmuş çağdaş insan” yetiştirmeye çabalarının işi nereye vardırdığını görüyoruz. Ortaya bir sürü “M.Kemal’in askerleri” çıktı!..Ama çözüm, buna karşı reaksiyon olarak “İslamcı bir gençlik” yetiştirmek de değildir! Devlet olarak insanların üzerinden elinizi çekiniz, yani gölge etmeyiniz bu yeter!. Bakın, Cumhuriyet tarihinde ilk kez eğitime ayrılan bütçe silahlı kuvvetlerin bütçesini geçti..İşte budur yapılması gereken. Onun dışında şimdi  bir de Kemalist-pozitivist eğitim sistemi ve  buna göre  hazırlanmış, ezberi esas alan, ansiklopedik bilgileri beyne doldurmayı öngören  ders kitapları sorunu var. Ama bunlara el atarken sakın bir ideolojinin yerine başka bir ideolojiyi geçirme yoluna girilmesin!. Özgür, demokratik tartışma yoluyla, 21.yy’ın ruhuna uygun çözüm yollarını bulmaya çalışalım.

Bırakınız önce,   herkes kendi kültürünü, kendi yaşam bilgilerini istediği gibi hayata geçirsin. Etkileşme ve sentez özgür ilişki ortamında birey bazında ortaya çıkacaktır. Öbür türlü biryere varılamaz bu ülkede. Şu son kalkışma bunun en açık örneğidir. Şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor: Mademki bu bir “beyaz Türk” kalkışmasıdır, Cumhuriyet kuşağı elitlerinin “göbeğini kaşıyan adama” karşı, “yeter artık, bu kadar da değil” haykırışıdır, o halde bu haykırışı herkesin duyması ve bundan gerekli sonuçları çıkarması gerekiyor. Hiç kimse, “e, onlar Jöntürklerdir, beyaz Türklerdir, pozitivist toplum mühendislerinin direnişidir bu, onlar bize bunca yıl çektirdiler, şimdi artık sıra bizde  diyerek bu insanları susturabileceğini düşünmesin!. Evet, jöntürkler azınlıktır bu ülkede, yani iş seçime kalınca belki hiçbir zaman bu kimlikleriyle iktidara da gelemezler artık, ama şunu unutmayın ki, onlar Batı’nın, Batı kültürünün bir uzantısıdır bu ülkede. Görmüyormusunuz, onlar hık deyince bu ses Atlantik ötesinden Avrupaya kadar her yerde yankı buluyor!..Öyle “uluslararası komplo” kolaycılığıyla falan yok edemezsiniz bu işbirliği zeminini. Unutmayın ki reaksiyoner milliyetçilik hiçbir zaman çözüm yolu olamaz. Yapılacak iş, birlikte yaşamın kurallarını bulmak ve yeni tipten bilişsel bir üst kimliğin oluşması sürecini bireysel ilişkiler-etkileşimler bazına bırakmaktır. Nasıl ki Kürte Türk dedirterek onu Türk yapamadıysanız, beyaz Türkü de  “göbeğini kaşıyan adam” haline getiremezsiniz! Bunların solcusu da beyazdır, sağcısı da..Bazıları kendisini boyayarak renk değiştirebileceğini falan sanıyor ama bu mümkün değil!

Peki o zaman soru şu: O sentezi nasıl yaratacağız, Türkiye toplumunu bilişsel bir üst kimlikte kendini yeniden üretmeye götüren sürecin diyalektiği nedir, nasıl işliyor bu toplumda..

Bu da bir dahaki yazı dizisinin konusu olsun isterseniz!..Ama, ben gene de  o zamana kadar size bir ipucu vereyim: Bana bakın yeter!..Ben de o beyaz Türklerin içinden geliyorum, ama görüyorsunuz artık beyaz değilim! Ama ben kendimi siyaha da boyamadım!!..Bu yüzden de zaten kimse  bir yere koyamıyor ya, ama işte bakın,  yok saysanız da  varım ben de!..Peki ben (aslında tabi sadece ben değil, bu bir metafor, benim gibi olan, benim gibi düşünen insanlar demek istiyorum) nerden-nasıl çıktık biz  ortaya?..

 

 

 

 

YAZININ 1. BÖLÜMÜ

http://www.duzceyerelhaber.com/munir-aktolga/16215-iimahmuttan-gunumuze--batililasma---1

 

 



[1]“İkinci yapılar” kavramı Ş.Mardin’e aittir. Bununla kastedilen “sivil toplum örgütleridir” (ama tabi bizde-ki gibi devletçi sahte sivil toplum örgütleri kastedilmiyor burada!)

[2]“Devlet” kavramını büyük harflerle yazmamın nedeni bu Devlet’in o Devlet olmasındandır!..

[3]“Dağınık Sistem” konusunu 4. Çalışma’da ele almıştık, www.aktolga.de

[4] Bu konuda daha geniş açıklamalar için bak “Bilişsel Tarih ve Toplum Bilimlerinin Esasları-İlkel Komü-nal toplumdan Bilgi Toplumuna ve Türkiye” 5. Çalışma www.aktolga.de

[5] Pozitivizm Nedir, www.aktolga.de 8.Calışma

[6]Eğer, bilme, öğrenme ve kimlik oluşturma süreçlerinin nörobiyolojisini daha yakından ele almak istiyorsanız, bu siede yer alan 6. Çalışmayı okumanızı öneririm. www.aktolga.de 6.Çalışma

[7] Bakın dikkat ederseniz  bilgisayar değil de hep kompüter kelimesini kullanıyorum! Çünkü, “bilgisayar” la kompüter aynı şey değildir!  Kompüter bilgi falan saymaz, gelen informasyonları değerlendirir-işler o. Ama bizim pozitivist  bilimadamlarımız  aradaki bu farkı görmezlikten gelerek  bilgisayar deyip çıkmışlardır işin içinden. Daha başka ne olabilirdi ki, bilgi ile informasyon arasındaki farkı ayırdedemeyen skolastik kafa yapılarıyla buraya kadar gelinebiliyor işte!. Bilgi, dışardan gelen informasyonların değerlendirilip işlenmesiyle oluşturulan  üründür. Ama,  bir pozitivist için bütün bunlar hiçbir anlam ifade etmez! Onun için  zaten okullarda bilgi yerine kafalarımıza hep informasyonları tıktılar ya!  Ansiklopedik bilgileri ezberletmeyi öğrenmek diye yutturdular bizlere..

[8]İki yüz yıldan fazla bu türden hayallerle avundu Osmanlı..O “Lale Devri”ni falan düşünün, o Sadabat’ları falan!!

[9]4 Şubat  1853’te August Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektup ne kadar ilginç! (Dipnot s.77). Ayrıca, bu konuda, gene aynı dergide yayınlanan,  Mutlu Dursun’un “Pozitivist Milliyetçilik ve Ahmet Rıza Bey”  makalesini okumanızı da öneririm..

[10]Emperyalizmi bize hep “sermaye ihracı” olarak öğrettiler. Halbuki emperyalizm daha çok bir kültür-ideoloji ihracıdır da!.