• 2.06.2013 00:00
  • (2672)

 „İTTİHATÇILIK“ DEYİP GEÇMEYELİM, „İTTİHATÇILIK“, YA DA „TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ“ OLARAK İFADE ETTİĞİMİZ ŞEY BÜTÜN  İDEOLOJİLERİN  ÖZÜNDE OLAN POZİTİVİST DEVRİM ANLAYIŞIDIR..

-GİRİŞ..

-İNSAN BEYNİ İLE KOMPÜTER ARASINDAKİ BENZERLİK VE FARKLILIKLAR..

İDEOLOJİNİN VE YAPAY ZEKÂNIN SINIRLARI..

-İDEOLOJİDEN BAHSEDİYORDUK!.

-YA BİZDEKİ JÖNTÜRKLÜK-İTTİHATÇILIK İDEOLOJİSİ..

-İDEOLOJİ OLAYININ ALTINDA BAZAN MATERYALİZM, BAZAN DA İDEALİZM YATAR; AMA O, SON TAHLİLDE  SÜBJEKTİF İDEALİZME-POZİTİVİZME DAYANIR!..

-KÜRESELLEŞME, 21.YY PARADİGMALARI VE İDEOLOJİNİN SONU!

Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş ya, öyle yukardan aşağıya doğru, ideolojik gerekçelerle oluşturulacak hiçbir hareketin gerçek anlamda sol bir hareket olacağına inanmıyorum ben. Tamam, iyi, güzel, Kemalist gövdeden kopuluyor belki, ama sorun sadece bu değil ki, bir de “işçi sınıfı ideolojisi” denilen  ideolojik zemin var ortada!. 21.yy’ın dinamiklerini halâ 19 ve 20.yy’ların paradigmalarıyla değerlendirmeye çalışan pozitivist zihniyet var!. Ben diyorum ki, sorun sadece Kemalizm sorunu değildir, bu zihniyet, bu ideolojik körlük devam ettiği sürece ağzınla kuş tutsan bir şey yapamazsın!

Önce şu soruya cevap verilmesi gerekiyor (ama samimi olarak, kendini kandırmadan) : SOSYALİZM NEDİR? Siz, kendisini “sol”, ya da “liberal sol”, veya “liberal Marksistler” olarak tanımlayanlar, “sol”-“sosyalizm” deyince bundan ne anlıyorsunuz? Halâ, üretim araçlarının özel mülkiyetinin toplumsallaştırılacağı bir düzen midir  sizin bu “sosyalizminiz”, yoksa nedir? Sizi “AK Parti’den daha ileri yapacak” olan vasıflarınız neler olacaktır? Öyle Staline, ya da devletçiliğe küfretmekle falan verilemez bu sorunun cevabı! Sizin “sosyalizm” anlayışınız-tanımınız nedir bunu soruyorum ben? Bu soruya cevap veremediğiniz sürece gerisi boştur; öyle, içi boş bir laf olarak “AK Partiden daha ileri olma” iddiasıyla falan sadece milleti değil kendinizi de aldatırsınız o kadar!..  

Son günlerde „İttihatçılık“ kavramını kullanmak adeta moda oldu! 12 Eylül Referandumu yenilgisinden sonra Osmanlı artığı „Kemalist“ İttihatçı ideoloji gözden düştü ya, artık her önüne gelen rahatça kullanır oldu  bu kavramı! Halbuki işin özü bu kadar basit değil! “İttihatçılık”, her ne kadar   bize özgü Osmanlı kalıntısı bir kavram olsa da, onun  aynı zamanda, şimdiye kadar hiçkimsenin üzerinde durmadığı  evrensel bir yanı da vardır. İttihatçılık, ya da toplum mühendisliği olarak tanımladığımız yukardan aşağıya “devrim” anlayışı,  ideoloji dediğimiz bütün  nöronal programların özünde olan zihinsel bir hastalıktır!. Yani öyle, ittihatçılığı-toplum mühendisliğini- sadece Osmanlıya veya Kemalistlere özgü bir devrim anlayışıymış gibi yorumlayarak işin içinden sıyrılmak yok!

Örneğin, ister Kemalist, ister “işçi sınıfı ideolojisi” kökenli olsun  Türkiye’deki “sol” bütünüyle  ittihatçıdır!. Ama sadece “sol” da değil, “Kürt” ya da “Türk” bütün o milliyetçi-ulusalcı ideolojik akımları da kapsar ittihatçılık!. Dinciler,  dini bir ideoloji olarak kullanmaya kalkanlar da bu kapsama girerler. Çünkü,  bütün o ideolojilerin temelinde tek bir felsefi akım yatar: pozitivizm! Yani, bizim ittihatçılık deyip geçiverdiğimiz şey, aslında toplumsal bir hastalıktır; pozitivizm virüsünün beyindeki bilinçdışı nöronal ağlara bulaşmasıyla birlikte ortaya çıkan zihinsel bir hastalıktır!

Şöyle demişiz daha önce: 

POZİTİVİZM, DİNİN YERİNE BİLİMİKOYARAK YAPILAN BÜTÜN O YUKARDAN AŞAĞIYA  TOPLUM MÜHENDİSLİĞİFAALİYETLERİNİN FELSEFİ-İDEOLOJİK ZEMİNİDİR..O,  TOPLUMSAL  GELİŞME  YASASI  OLDUĞUNA  İNANILAN   BELİRLİ  BİLGİ   KALIPLARINI KULLANARAK    MEVCUT   SİSTEMİ   MUHAFAZA   EDEBİLME - SİSTEMİ KONTROL   ALTINDA TUTMA  ANLAYIŞI   OLDUĞU KADAR,  AYNI ZAMANDA,  BU BİLGİ KALIPLARINI  KULLANARAK  VAROLAN  SİSTEMİ,  NİTELİĞİNİ   DEĞİŞTİRMEKSİZİN “DEĞİŞTİREREK”   YENİ BİR GÖRÜNÜMLE YENİDEN İNŞA ETME ANLAMINA GELEN “DEVRİM” TEORİLERİNİN DE  KAYNAĞI  OLUR[1]!..  

  Siz hiç şimdiye kadar  belirli bir ideolojiye dayanarak başarıya ulaşmış (kalıcı anlamda) bir “devrim”, ya da “karşı devrim” gördünüz mü!! Sakın bana “Cumhuriyet Devriminden”, ya da 1917’den bahsetmeyin!

Öte yandan, alın bir 1789 Fransız Devrimi’ni, ya da bütün diğer, aşağıdan yukarıya doğru, tarihsel evrim süreci içinde gerçekleşen  burjuva devrimlerini-bu arada, son zamanlarda zafere doğru koşan bizimkini de-bunların hiçbirisi “ideolojik” devrimler değildir. Çünkü devrim, öyle, “kendisi için varolan” bir sınıf adına girişilen iradi çabaların ürünü olmaz!. O, yani devrim, üretici güçlerin gelişmesinin sonucunda gerçekleşir. Hem sonra devrim deyince bundan öyle bir anda  gerçekleşen bir iktidar değişikliğini falan da  anlamamak gerekir!. Yeni olan, tıpkı bir çocuğun ana rahminde oluşumu gibi, eskinin içinde, onun diyalektik inkârı olarak ortaya çıkar ve onun içinde adım adım büyür, gelişir. Bu gelişmenin her basamağı devrimci oluşumun bir aşamasına denk düşer. İktidar sorunu ise, çocuğun doğum olayından başka birşey değildir.  “Önce iktidarı alalım da  çocuğu sonra  büyütürüz” anlayışı devrim olayını ittihatçı bir zemine-ideolojik bir toplum mühendisliği zeminine- indirgemekten başka birşey değildir!. Neymiş efendim, “feodal toplumun içinde kapitalist üretim ilişkileri (dolayısıyla da kapitalizm) gelişebilirmiş ama, kapitalizmin içinde sosyalist üretim ilişkileri gelişemezmiş”! Bu yüzden de “sosyalist toplumu kurabilmek için önce iktidarı ele geçirmek gerekirmiş”! Bunların hepsi hikâyedir. Dünyaya belirli bir sınıfın gözüyle baktığın zaman ortaya çıkan ideolojik “devrim” anlayışından kaynaklanır bunlar.

Şunu hiç unutmayalım: Hiçbir devrim tek başına  bir sınıfın ürünü değildir, olmamıştır-olamaz da-. Evet, burjuva devriminde başı çeken sınıf burjuvazi olmuştur. Zaten bu yüzden de ona “burjuva devrimi” denilir. Ama işin özünde devrim-burjuva devrimi-bir bütün olarak bir sistemin-kapitalizmin- doğuşunu ifade eder. Yani, burjuvalar kadar işçiler de bu sistemin-kapitalizmin- içinde   varolan ve sonunda da burjuvaziyle-kapitalizmle- birlikte ortadan kaybolacak olan bir sınıftır. Kısacası, bizim “burjuva devrimi” dediğimiz oluşum, sadece bir sınıfın değil, burjuvazinin önderliğinde bütün bir toplumun ürünüdür-yeniden doğuşudur.      

İNSAN BEYNİ İLE KOMPÜTER ARASINDAKİ BENZERLİK VE FARKLILIKLAR..

İDEOLOJİNİN VE YAPAY ZEKÂNIN SINIRLARI...

 

İdeoloji bir  software-program ise, insan beyni de bu  bilgisayarın hardware’idir! İşte, hangi türden olursa olsun bütün ideolojilerin insana ve topluma bakışı budur!. Yani bir ideoloji açısından insan beyninin  bilgisayardan farkı yoktur. Çünkü ideolojiler “dışardan gelerek” insan beynini işgal eden, sistemin elementlerini-nöronlarıkontrol altına alarak-onlarıbelirli bir şekilde programlayan informasyon-bilgi sistemleridir. Öyle ki, bu programlar zamanla  insanın-ve toplumların- kimliğini belirleyen inançsistemleri haline gelerek  onları robot haline getirirler.

Peki  insanla-insan beyniyle  bilgisayar aynışey midir, bunların arasında hiçfark yok mudur?  

Evet, bu evrendeki bütün varlıklar-varolan herşey-son tahlilde,  dışardan-çevreden-gelen informasyolarıkendi içlerinde kayıt altında olan-“sahip oldukları”-bilgiyle(“bilgi temeliyle”) değerlendirerek işleyen, sonra da,  ortaya çıkan sonuçlarla-çıktılarla- çevreyi etkileyen bir informasyon işleme sistemidir[2]. Bu nedenle, basit bir atomdan bir moleküle, astronomik sistemlerden tek  bir hücreye, çok hücreli bir organizmadan topluma kadar “herşey”-ve de bütün bir evren-son tahlilde, belirli bir “programla” işleyen bir informasyon işleme sistemi olarak bir kompüterdir!. Bu noktada, yani, her şeyin son tahlilde bir informasyon işleme sistemi olmasıaçısından, insan beyniyle bir kompüter arasında da prensipte  hiçbir fark yoktur. Zaten, adına “yapay zekâ” dediğimiz teknoloji de, bu ilkeden-insan beyninin de bir informasyon işleme  sistemi olmasıilkesinden- yola çıkılarak, bu örnek alınarak  geliştirilmiştir. İnsan beyninin bir ideoloji tarafından programlanabilmesi de bunun en açık göstergesidir..

Evet, “herşey”, son tahlilde, belirli bir programa göre işleyen bir informasyon işleme sistemi olarak bir kompüterdir; ama, organizmanın-insan beyninin- buna ek olarak, yaşamıdevam ettirme mücadelesi içinde yeni bilgiler üretirken,  yeni davranışların temelini oluşturacak  yeni programlar yapabilme-kendini yeniden programlayabilme-,  mevcut programlarınıgenişletip-değiştirme yeteneği de vardır. İşte, yaşamıdevam ettirme-çevreye uyum mücadelesi içinde sürekli yeni programlar yaparak kendini-selbst- yeniden üretebilen organizmayla-insan beyniyle-yapay zeka zemininde işleyen bir kompüter arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Yani evet, herşey, bir informasyon işleme sistemi olarak son tahlilde bir kompüterdir, ama, her kompüter  kendini-kendi programını- üretme yeteneğine sahip değildir[3]!.

Buna itiraz olarak denilebilir ki, “ne yani, yapay zekâzemininde geliştirilen bir kompüter de öğrenebilir, o da, bilgi temelini genişleterek mevcut programınailâveler yapabilir”!. Evet ama, yapay zekâda bu da  gene en başta yapılan programa uygun bir şekilde gerçekleşir! Yani bir kompüter hiçbir şekilde mevcut programın dışına çıkamaz,  çevreden gelen “yeni ve önemli” informasyonlarıdeğerlendirerek yeni bilgiler üretip, üretilen bu yeni bilgiler zemininde kendine yeni programlar yapamaz. Çünkü o, yaşamıdevam ettirme mücadelesi içinde her an yeniden üretilen bir kimliğe-selbst- sahip değildir! Burada kimlik-selbst-olarak ifade ettiğimiz şey, yeni bilgiler üreterek varolurken bir programa sahip olma yeteneğidir.

Bir bilgisayarla insan-insan beyni- arasındaki en önemli farkın, insanın yaşamı devam ettirme mücadelesinde çevreyle etkileşim içinde oluşan bir benliğe-selbst-sahip olmasıdır dedik. O halde, insanı bir ideolojiyle programlayarak onu bir bilgisayar-robot haline getirmek mi istiyorsunuz, bunun için önce  onun  birey olarak varlığını-kimliğini ürettiği bilgileri-bilgi temelini yok etmeniz gerekecektir. Bunun  yolu ise, bunların-bu bilgilerin-  yerine, söz konusu ideolojinin üzerinde yükseldiğı “sınıfsal”, ya da “toplumsal” bilgileri-ideolojik bilgi temelini- koymaktan geçer. Yani, önce  ona,   birey olarak mevcut kimliğiyle ne kadar değersiz olduğunu, problem çözmede yetersiz kaldığını,   kimliğini ürettiği  bilgi temelinin boş-işe yaramaz olduğunu göstereceksiniz (işte Oryantalizmin yaptığı budur!). Sonra da, bir yandan bu şekilde onun kendine olan güvenini yok etmeye çalışırken-  diğer yandan da, ancak ideolojik bir bilgi temeline-ve de kimliğe- sahip olarak değerli hale gelebileceğini-ancak bu türden bir kimliğe sahip olarak daha kolay problem çözer hale gelebileceğini-ona göstereceksiniz (işte size bütün o pozitivist toplum mühendisliği olayının mekanizması!)..

Nasyonal Sosyalizmden dinci ideolojilere, ve de, ”Sosyalist İdeolojiye” kadar  bütün ideolojilerin en büyük düşmanıbireydir, bireysel kimliktir, bireyin kendi kimliğini ürettiği tarihsel-kültürel olarak oluşmuşolan bilgi temelidir[4]. Önce bu temele saldırılır. Bu bilgiler küçük görülerek bunların ne kadar değersiz olduğu “ispatlanır”. Öyle ki, bu durumda kendi bireysel varlığınıbu bilgilere dayanarak üreten birey bir süre sonra “kendisini”-selbst-küçümsemeye, kendisini bir hiçolarak görmeye başlar. Buna bağlıolarak da zaten “onun” yerini ideolojik kimlik alacaktır! İdeoloji-“dava” için “kendini feda etme”-“yok etme” bilincinin mantığı-diyalektiği budur. Gerisi kolay gelir.

İDEOLOJİDEN BAHSEDİYORDUK!

Örneğin “milliyetçiliği” ele alalım: İçinde yaşadığın toplumu onun bir üyesi-elementi olarak sevmek, ona duygusal bağlarla bağlı olmak son derece normal, insani bir duygudur. Çünkü insan, herşeyden önce, bir toplum yaratığıdır. Kendini üretebilmesi için bir toplumun üyesi olmaya ihtiyacı vardır. Bu türden duygular da, farkında olmadan yaşamın içinde sahip olunan bilinç dışı kültürel değerlere denk düşerler. Ama siz tutupta bunu-yani, kendi milletini, toplumunu sevmeyi-tıpkı, “bir su molekülü, iki atom hidrojenle bir atom oksijenin birleşmesinden oluşur” gibi, heryerde, her zaman ve herkes için geçerli olan bilişsel bir bilgi haline getirmeye kalkarsanız, yani, size göre sübjektif-duygusal bir gerçeklik olan kendi toplumunu, milletini sevme duygusunu-bilgisini heryerde-herkes için geçerli olan bir  bilgi haline getirmeye kalkarsanız, o zaman bunun sonunda ortaya kendi ulusunu-milletini bütün diğer milletlerden üstün görmeye dayanan milliyetçi bir ideoloji çıkar.

Liberalizm de öyledir! Liberal, özgürlükçü bir zeminde düşünmek ayrıdır, bunu-liberal düşünceyi-bir ideoloji haline getirerek herkesi “liberal” olmaya zorlamak, liberal ilkeleri yukardan aşağıya doğru dikte etmeye çalışmak ayrı şeydir.

Herhangi bir dini inanca sahip olmayı ele alalım. Örneğin,  Hristiyan, ya da Müslüman olmak, dini inancını bireysel özgürlüğün çerçevesi içinde yaşamak ayrı şeydir, bunu-dini inancı bir ideoloji haline getirerek herkesi kendin gibi olmaya-kendi dinine döndürmeye çalışmak ayrıdır.

Aynı şey bir ideoloji olarak “sosyalizm”-“komünizm” için de geçerlidir. İşçi sınıfının bir üyesi olarak sınıf mücadelesine katılmak, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı çıkmak, modern sınıfsız bir toplumu özleyerek onun bir üyesi haline gelmeye çalışmak, böyle bir toplumun hayata geçmesi için çaba sarfetmek-mücadele etmek- ayrıdır, bütün bunları bir ideoloji haline getirerek, iradi bir çabayla yukardan aşağıya doğru “devrim yaparak” “sınıfsız toplumun”  gerçekleştirilebileceğini öne sürmek  ayrıdır. Kapitalist toplum üretim araçlarının özel mülkiyetine mi dayanıyor, o halde, “devrim yaparak” özel mülkiyeti ortadan kaldırdınmıydı ya iş biter! Bu şekilde, önce “sosyalizmi”, ardından da “komünist toplumu” kurarsın!  İşte ideoloji budur!..

Peki “kurdun”, kurdun da sonra ne oldu! Ne oldu kurulan o “sosyalist toplum”? Tam “artık sınıfsız topluma geçiyoruz” derken bir de baktık ki gürpedek göçtü gitti herşey! Niye peki? Üretim araçlarının özel mülkiyetini yok etmek idiyse mesele bu “başarılmıştı”. Niye daha ileriye gidilemedi peki? Oturmuşlar güya tartışıyorlar, neymiş efendim, suçlu Stalinmişte, şöyleymişte böyleymiş! Aynen o dinci tarikatlar gibi, hu çekerek hakikati aramaya benziyor bütün bunlar! Bazıları da, varolan-ideolojik duvarları yıkmadan, bunların  içinde kalarak “yeni bir sosyalizm tarifi yapmaya” çalışıyorlar! Mümkün müdür böyle birşey! Tabii ki hayır! Minareyi çuvala sığdırmaya çalışmak bunların hepsi! Nedir “sosyalizmin-sosyalist devrim” anlayışının özü: Özel mülkiyeti yok ederek onun yerine üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini-yani devlet mülkiyetini- geçirmek değil midir? O zaman, daha nasıl “yeniden tanımlayacaksın” ki sosyalizmi!  1917’de  Sovyet İşçi Sınıfı “devrim” yaptı mı yapmadı mı?  Bütün üretim araçlarını devletleştirerek “toplumsallaştırdı”mı toplumsallaştıramadı mı! Önce buna cevap verelim! Ama, Stalin miş! Topu taca atmak bunların hepsi! Nerden çıktı ki o Stalin! Yoksa siz, 1917 de yapılan bir “devrim” değil miydi diyorsunuz! O zaman da sizin “devrim anlayışınız” nedir diye sorarlar adama! Peki ne oldu o “devrimden” sonra, hem de tam yetmiş üç yıl sonra? Sil baştan, bıraktığı yere geri döndü toplum! Hiç kimse eveleyip gevelemesin! İdeolojinin çöküşüdür bu! Adı “sosyalist” de olsa ideolojinin çöküşüdür! Önce bunun bir altını çizelim.

Peki ne anlama geliyor bu “ideolojinin-işçi sınıfının ideolojisinin-çöküşü”? Bu konuda daha önce şöyle yazmışız:

Eskiden, yani 20.yy da, “sağ” deyince, bundan kapitalist sistemi temsil eden burjuva siyasetini  anlardık. “Sol” da tabi, buna karşı, işçi sınıfının-işçi sınıfı ideolojisinin başı çektiği  toplumsal muhalefeti temsil ederdi. Bugün artık bunların hepsi tarih oldu! Peki ya Marksizm, o da mı tarih oldu? Böyle düşünenler de var tabi. Ama ben bu görüşe katılmıyorum! Marksizm işçi sınıfının delikanlılık döneminin dünya görüşüdür. O dönemin koşulları içinde, burjuva saldırısına karşı, onun-işçi sınıfının kendini bulma-koruma, kendi kimliğini kabul ettirme mücadelesinin ürünüdür o.  Bu dönemde duygusal reaksiyonlarla bilişsel süreç arasındaki ilişkilerde duygusal reaksiyonlar daha ağır basar. Baskıya, sömürüye karşı kurtuluşun yolu belirlenirken kaçınılmaz olarak duygusal reaksiyonlar öne çıkarlar. Ama bunun farkında değildir işçi sınıfı. Çünkü henüz daha duygusal reaksiyonlarla bilişsel bilgi üretme süreci arasındaki ilişkiyi kavrayamaz.

O halde, Marksizm bizim, emekçilerin delikanlılığımızdır! Bu yüzden de biz ona, dün olduğu gibi bugün de  sahip çıkıyoruz. Çünkü bizim kişiliğimizin oluşmasının temelidir o, bizim duygularımızın özlemlerimizin ufkudur. Onunla ayakta kaldı emekçi sınıflar. Onunla kurtuluşun rüyalarını gördüler, onunla yarınları yaratmak umuduyla mücadele ederek varoldular. Onunla bilgi toplumu bebeğini  geliştirip büyüttüler-büyütüyorlar. Marksizm bizim anamızdır bir yerde..Ama biz de, onun inkârı olarak doğan ve kendi ayakları üzerinde yürüyebilir hale gelen o çocuğuz artık; bilgi toplumunun biliminin yaratıcılarıyız”[5].

YA BİZDEKİ JÖNTÜRKLÜK-İTTİHATÇILIK İDEOLOJİSİ

Daha ileri gitmeden önce tekrar bizim Jöntürklere-İttihatçılara-Kemalistlere dönerek, ideoloji olayını bir de bu açıdan ele alalım: Kendisi can çekişirken Batı gelişip güçlenmektedir; bunun nedenlerini anlamaya çalışır Osmanlı. Bunu için de Batı’ya önce ajanlar gönderir, bakıp görsünler, bakalım bu işin sırrı ne imiş diye. Daha sonra da öğrenci göndermeye gelir sıra. Okusunlar öğrensinler, belki derdimize çare olurlar diye umut eder!. Ancak, daha işin başında  kendisine olan güven duygusunu kaybedip  Batı’nın üstünlüğüne inanarak giriştiği bu çabaların sonunda, Batı kültürüne hayran,  ancak  Batı-batılı gibi olarak Devletin kurtarılabileceğine inanan bir grup insanın ortaya çıkmasına yol açar Osmanlı. İşte, 18.yy dan itibaren başlayarak adım adım gelişen “batılılaşma” sürecinin mantığı budur. Sonra, 19.yy’ın başlarından itibaren (III.Selim-II.Mahmut döneminden itibaren) bu zemin adım adım gelişerek kendini üretmeye, her derde deva bir  ideoloji haline gelmeye başlar. Başlangıçtaki “batılılaşmak” inancı-isteği, giderekten,  Devleti bir ulus devlet haline dönüştürerek  kurtarmaya yönelik radikal  devrimci bir ideoloji haline gelmeye başlar. Batı’nın gelişmesinin ve güçlenmesinin köklerinin Fransız İhtilali’ne, onun ortaya çıkardığı düşüncelere bağlı olduğunu gören Osmanlı “aydınları” bu düşünceleri benimseyerek içinde yaşadıkları toplumu da buna göre değiştirmeye karar verirler. Artık ideoloji işbaşındadır.  Bir millet-Türk milleti- yaratarak Osmanlıyı bir milli devlet haline getirerek kurtarmaya çalışan İttihatçı ideoloji işbaşındadır.

Burada denebilir ki, tamam, Osmanlının ittihatçıları söz konusu olduğu zaman bu söylediklerin doğrudur. Bu durumda ideoloji yukardan aşağıya doğru devrim yapmaya yönelik bir araç olarak kullanılmaktadır. Ama örneğin bir Fransız Devrimi için nedir durum? Burada nedir-ne olmuştur ideolojinin rolü? Fransız Devrimi belirli bir ideolojiye göre yapılan bir “devrim” değildir ki!!.Fransız Devrimiyle birlikte ortaya çıkan   düşüncelerin bir ideoloji haline gelmesi daha sonraki  iştir! Dikkat edin, bu bütün diğer devrimler için de geçerlidir. Yani dünyada hiçbir devrim bir ideolojiye göre, onu hayata geçirmeye çalışarak gerçekleşmemiştir!.

DEVAM EDECEK...

 

İDEOLOJİ OLAYININ ALTINDA BAZAN MATERYALİZM, BAZAN DA İDEALİZM YATAR; AMA O, SON TAHLİLDE  SÜBJEKTİF İDEALİZME-POZİTİVİZME DAYANIR!..

Sübjektif idealizm  varolanı değil, olmasını istediğimizi, ya da düşündüğümüzü öne koyar[6]. Bu nedenle, bütün ideolojiler aslında sübjektif idealisttir. Ama sadece bu da değil, ideoloji aynı zamanda pozitivisttir de. Çünkü o, koordinat sisteminin merkezini kendi üzerine koyarak, dünyayı sadece gözüne taktığı kendine özgü bu gözlüklerle görmeye başlayan  bir sınıfın dünya görüşünü yansıtır. Bilimi kendi sübjektif varoluşkoşullarına-niyetlerine göre yorumlamaya-kavramaya kalkınca, artık bütün o sübjektif duygusal faktörlerin hepsi gözüne “bilimsel” gerçeklermişgibi görülmeye başlar. Bilim böyle diyor, o halde böyle olacaktır der, başka da birşey kabul etmez zaten! O andan itibaren toplum ve insan onun için bir makineden farksızdır artık. “Bilime” dayanarak onu yeniden şekillendirmek-örgütlemek kalır geriye!.Olay budur..



[1]www.aktolga.de 8.Çalışma..Pozitivizm Nedir?

[2]„Sistem Teorisinin Esasları, ya da Varoluşun Genel İzafiyet Teorisi-Herşeyin Teorisi”,www.aktolga.de

[3]„İnsan Beyni İle Kompüter Arasındaki Benzerlik ve Farklılıklar, Yapay Zekanın Sınırları”, “Makaleler” www.aktolga.de

[4] Bilindiği gibi, ilkel komünal toplumda birey yoktur. Esas olan toplumsal varlık-kimliktir. Bireyin ortaya çıkışı sınıflı toplumla birlikte olur. Bu yüzden de, sınıflı topluma karşı verilen mücadelelerin çoğu bireye karşı mücadele olarak ortaya çıkar. Sınıfsızlık özlemiyle yanıp tutuşan insanlar bireyi-benliği düşman olarak görürler, ve de bir şekilde onu yok etmeye çalışırlar. Bu, bütün dinlerde ve ideolojilerde böyledir. Halbuki tam tersine, onu-benliği zorla-ideolojik mücadele ile yok edemezsiniz. Birey-benlik ancak geli-şerek, diyalektik anlamda yok olabilir. Bu yüzden, modern sınıfsız topluma geçiş    bireyi zorla  yok ederek değil, onun gelişmesinin yolunu açarak, onun kendi varlığında yok olmasını sağlayarak olacak-tır..İşte aramızdaki fark burada! Modern sınıfsız topluma elde bir ideolojinin  bayrağıyla yukardan aşa-ğıya doğru “devrim yapılarak” girilemez diyorum ben! Benim “Sosyalizm” anlayışım da bu!!..

[5]www.aktolga.de “Makaleler”, “Küreselleşme Süreci, Küresel Demokratik Devrim, Türkiye”

[6] Bu konuda daha geniş açıklamalar için bak: www.aktolga.de 3. Çalışma..