• 29.05.2013 00:00
  • (2617)

   Mısır, Tunus, Libya ve Suriye  Devrimleri..

bu  örnekler üzerinden iç dinamik-dIş dinamik ilişkisi...


İÇİNDEKİLER

-GİRİŞ

-ÖNCE İÇ VE DIŞ DİNAMİK NEDİR ONU BİR GÖRELİM SONRA DEVAM EDERİZ..

-DEVRİM NEDİR..

-TEKRAR İÇ VE DIŞ DİNAMİKLERİN ETKİLEŞİMİ ÜZERİNE VE LİBYA DENEYİ..

-SIRA GELDİ ŞİMDİ SURİYE’YE..

-İTTİHATÇI „DEMOKRASİ CEPHESİ“ VE HEDEFLERİ..

-ÖNÜMÜZDEKİ MUHTEMEL GELİŞMELER..

-BÜTÜN BUNLARDAN ÇIKAN SONUÇ NE?..

ÖNÜMÜZDEKİ MUHTEMEL GELİŞMELER..

1-Ben diyorum ki, bugün, sadece Suriye’de değil, Türkiye’de de  dünden daha yakınız Kürt sorununun çözümüne. Bakın göreceksiniz, büyük bir ihtimalle yakında  PKK, Barzani ve diğer Türkiye’li-Suriyeli Kürtler tarafından silah bırakmaya zorlanacak. Ve PKK da buna karşı direnemeyecek, ve silahlarını bırakacaklar! Belki içlerinden bir grup inat edip  bırakmayabilir. Ama göreceksiniz bakın onlar da marjinal bir grup olarak kalacaklar!.Çünkü, PKK’nın bu silahlı mücadelesi dönemin ruhuna ters düşüyor artık. Hem Barzani’nin, hem de Suriye’li Kürtlerin  çıkarlarına ters düşüyor”.

“2-Türkiye yeni anayasasıyla Kürt sorununa da çözüm getirecek. Bugünkü anayasa komisyonuna falan bakmayın siz. Oldu oldu, olmadı bir dahaki seçimler bu eksen etrafında dönecek ve büyük bir çoğunlukla yeni bir anayasaya kavuşacak Türkiye. Ana dilde eğitim yasağının kalktığı, anayasal vatandaşlık temelinde yeniden örgütlenen, ademi merkeziyetçi yeni bir Türkiye çıkacak ortaya. Bunların hepsi zaten burjuva devriminin programının içinde olan şeyler”.  

“3-Yeni Türkiye ile Kürt komşuları arasındaki sınırlar kısa bir süre içinde adım adım kalkacaklar. Öyle ulusalcı-pozitivist kadastro yöntemleriyle falan değil ha, fiilen, ekonomik-daha sonra da politik bütünleşme yoluyla..Hem de tereyağından kıl çeker gibi kimseyi incitmeden, herkesin rızasıyla olacak bütün bunlar..

Hani derler ya “gece ne kadar karanlık  olursa ay da o kadar parlak doğarmış”, bekleyin ve görün!..

Yazı bitti!!.

Şimdi tarih 2013 Mayıs sonu. İsterseniz şu son bir yılda nereden nereye geldik onu bir özetleyelim:

Gerekçesini, “Başkan’ın Çağrı’sına uymak boynumuzun borcudur” olarak da açıklasalar, PKK, silahları bırakarak, “artık siyasetin ve fikirlerin konuşulacağı” barışçı bir mücadele dönemine geçti-geçiyor. Herşey, “iki güçlü liderin” (bir yanda Erdoğan, diğer yanda Öcalan) insiyatifine bağlandıysada,  işin aslı hiçte öyle değil tabi!. Bütün mesele “zamanın ruhuyla” ilgili! Erdoğan’ı lider yapan da o “ruh”, Öcalan’ı “barış taraftarı”  yapan da! Daha yakın zamana kadar biribirlerine düşman gözüyle bakan şu Türkiye-Kuzey Irak-Barzani ilişkilerine bir bakın, bu da mı şimdi liderlerin “iyi niyetiyle”, ya da “insiyatifiyle” ilgili! Gözünü seveyim şu “zamanın ruhunun”!.Bu saatten sonra, “ey ruh neredesin sen” diyecek halimiz olmadığına göre, birbirimize karşı açık olalım: “Zamanın ruhu” denilen şey 21.yy’ın ruhudur, 21.yy’ın yaşamı devam ettirme paradigmasıdır!. Önce bunu bir altını çizelim!..

Peki, o “zamanın ruhu” denilen şey Osmanlı kalıntısı İttihatçı cepheyi hiç mi etkilemiyor? Görüyorsunuz, PKK’nın, “artık silahlar sussun siyaset-fikirler konuşsun” diyerek silah bırakması bile resmen rahatsız etti  onları!.Bin dereden su getiriyorlar! Büyük umutlarla bağlandıkları en güçlü müttefiklerini kaybetmenin ruh hali içindeler! Öyle ya, PKK saldıracak, hükümet ülkeyi yönetemez hale gelecek bunlar da kurtarıcı pozlarında bir şekilde dizginleri ele alacaklardı! Olmadı! Ama, can çıkmadan huy çıkmazmış denir ya, PKK’ dan umudu kesen Devletçi cephe unsurları bu sefer de bütün güçleriyle Suriye’nin Baasçılarına sarılarak onlardan medet ummaya  başladılar!. Söylenilenler akıl alır gibi değil: “Türkiye neden bu savaşta taraf oluyormuş da”, “o kadar insana kapılarını açıyormuş da”, “neden muhalefete lojistik destek sağlıyormuş”,  “ne çıkarı varmış Türkiye’nin bundan”?  “Sağlı”-“sollu”, “milliyetçi”-“ulusalcı” ama hepsi de  “Devletçi”- ve de İttihatçı-Kuvayı-milliyeci cephe unsurlarının söylediklerini burada tekrarlayacak değilim. Ama isterseniz, Türkiye’nin bu işin başından beri  izlediği Suriye politikasının şöyle bir özetini yapalım:

Biliyorsunuz, olaylar başlamadan önce Türkiye’nin Suriye’yle ilişkileri son derece iyiydi.  “Komşularla  sıfır sorun” ve “kazan-kazan” olarak ifade edilen politikaları, ana hatlarıyla doğruydu, 21.yy’ın ruhuna uygun  politikalardı. Bu, iç işlerine karışmadan, işbirliği yaparak birlikte ilerlemek-kazanmak olarak da ifade ediliyordu. Hani şimdi, artık söyleyecek başka söz bulamadıkları için, lafı, “Türkiye neden daha o zaman Esed’in anti demokratik politikalarına, Baas diktatörlüğüne karşı çıkmadı”ya falan getirmek  getiriyorlar ya, Türkiye kendi deneyimlerinden  çıkardığı derslere de dayanarak, bir ülkenin  demokratikleşme sorununun ancak o  ülkenin kendi iç dinamikleri aracılığıyla çözümlenebileceğini, bir ülkeye dışardan demokrasi ihraç edilemeyeceğini çok iyi bildiği için, bütün dikkatini kazan-kazan politikası çerçevesinde iç dinamiklerin-üretici güçlerin gelişmesine odaklamıştı. Gerisinin süreç içinde kendiliğinden geleceğini düşünüyordu. Öyle ya, karşılıklı ilişkiler içinde güçlenen bir burjuvazi, bu ilişkilerden nasibini alan geniş halk kitleleri bir süre sonra  seslerini daha fazla duyurmaya başlayacaktı...

Ama böyle olmadı, yani, bu yöndeki bütün çabalarına rağmen, Türkiye’nin, “içişlerine karışmama”, “demokratikleşme sorununu ülkenin kendi iç dinamiklerine bırakma” politikası başarısız kaldı! Nedenini de herkes biliyor aslında. “Arap baharı” denilen devrimci rüzgar o kadar hızlı esiyordu ki dışarda, Tunus, Mısır, Libya derken bir anda bu dalga Suriye’yi de içine alıverince, senelerdir  baskı altında pusmuş bekleyen insanlar-Suriye toplumunda iç dinamiği oluşturan muhalefet güçleri-dışarda esen bu rüzgara-yükselen  devrimci dalgaya güvenerek, kendi kendilerine, “haydi, demek ki artık vakti geldi” diyerek kendi güçlerini ve karşı tarafın gücünü iyice hesaplamadan, dış dinamiğin rolünü fazla abartıp, esas olanın kendine, kendi gücüne  güvenmek olduğunu bir yana bırakarak ayağa kalkıverdiler. Aslında ayağa kalktılar da ne yaptılar, diğer ülkelerde-Mısır’da, Tunus’da falan  olduğu gibi, barışcıl gösteriler düzenleyerek, demokrasi, insan hakları, serbest seçim falan demeye başladılar. Bunu yaparken de “zamanın ruhuna” güvenerek Devletin en azından bu türden barışcıl gösterilere karşı bir şey yapamayacağını-zora başvuramayacağını düşündüler. Aslında çıplak gözle bakıldığında haksız da değillerdi  bunda. Kim düşünebilirdi ki o ortamda Baascıların gösteri yapan halkın üzerine ateş açacağını! Ama bunu yaptı Esad güçleri!  Ve ne olduysa da ondan sonra oldu zaten!..Ok bir kere yaydan çıkmıştı! Ortada ölüler ve yaralılar dururken,   dışardan esen o demokrasi rüzgârlarının da etkisiyle, “mücadeleye devam” dedi Suriye halkı. Bunu yaparken de tabi halâ, Baascıların fazla ileri gidemeyeceklerine, uluslararası kamuoyunun buna müsade etmeyeceğine güveniyorlardı.  Çünkü, “serbest seçim”, “çok partili demokrasi” taleplerinin artık reddedilmesi mümkün olmayan asgari demokratik talepler olduğunu düşünüyorlardı. Ama olmadı!. En ufak gösterilere bile ateş açmakla cevap verdi Baascı Devlet!.Ve öyle oldu ki, muhalefet adeta silahla direnişe devama zorlandı. Zaten Arap Baharı’nın etkisi altında ayakta olan muhalefet de bu resti görünce iş iyice çığrından çıkmış oldu.

Açık konuşalım, sadece Suriye muhalefet çevreleri değil, o zaman kimse-Türkiye de dahil-böyle bir durumu tahmin edemedi. İşin bu noktalara gelebileceğini kimse öngöremedi. Türkiye kendi ilişkilerine güvendi, ve Şam’ı adeta su yolu etti o zaman. “Yapma, etme” diye olmadık dil döktü, “bak” dedi, “ben sana yardımcı olacağım, reform yap, çok partili demokrasiye geç, korkma”! Ama tık demedi Baas yönetimi. Bunlar herkesin bildiği şeyler..

Neden peki, neden hiçbir faydası olmadı  Türkiye’nin bu çabalarının, neden, kime, neye güvenerek hiç geri adım atmadı Baas yönetimi? Hatırlarsanız o zamanlar bütün o Batı, Amerika dahil Türkiye’yi suçluyorlardı “niye bu Esad’a ses çıkarmıyorsun” diye! Yani kısacası problemin barışçı yollarla çözümü için  Türkiye adeta yırtındı, çırpındı..Ama olmadı..Ne zaman ki, üzerlerine bombalar yağan, kurşunlanan insanlar, canlarını kurtarmak için sınıra yığılmaya başladılar, işte o andan itibaren artık bir tavır alması gerektiğini, bir tarafın yanında yer alması gerektiğini anladı Türkiye de.

Aradan iki yıl geçti, şimdi soruyorum ben,  o andan itibaren Türkiye  ne yapabilirdi başka?  Can havliyle Baas teröründen kaçıp gelen kadınlı erkekli, çocuklu, ihtiyarlı o insanlara “niye geliyorsunuz, hayır gelmeyin” diyebilir miydi? Göz göre göre o insanları ölüme terkedebilir miydi? Soruyorum, eğer böyle yapsaydı, o zaman Türkiye ne olurdu? Aslında bütün bu soruları tekrarlamak bile gereksiz. Bence, Türkiye ne yapması gerekiyorsa onu yapmıştır. E, efendim, Türkiye neden muhalefeti  destekliyormuş da, neden onlara lojistik destek veriyormuş!. Diyorlar ki, “Türkiye Esed’in bu kadar uzun süre dayanabileceğini düşünemediği için onu gözden çıkardı da  muhalefetten yana tavır aldı”? Bu ne demek biliyor musunuz? Halkını bombalasa da, kadın erkek, çocuk ihtiyar demeden insanların üzerine kurşun yağdırmaya devam etse de,   gene de Türkiye Esed’le ilişkilerini koparmayacaktı, çarpışan iki taraftan birinin yanında yer almayacaktı demek! İnsanın midesi bulanıyor böyle bir şeyi düşünmeye bile! Kim ne derse desin, ben diyorum ki, Türkiye yapması gerekeni yapmıştır. Aslında, böyle bir politikaya sahip olduğu için ülkemizle hepimizin gurur duymamız gerekir. Yok efendim, muhalefetin içinde sakallı dinciler varmışta!..İspanyol iç savaşını düşünün, neler yoktu ki o zaman Franko faşizmine karşı savaşan o devrimcilerin arasında? E, şimdi bunlara bakarak bütün bir İspanyol direnişinin mahkum mu edilmesi gerekiyordu o zaman? Bunlar boş laflardır, bunlar çok açık, net politik tercihlerin sonucu olan tavır alışlardır. Hani ben ikidebir, “Türkiye’de kimin ne söylediği değil nerede  durduğudur önemli olan” diyorum ya, aynen öyle, herkesin önce şu soruyu sorması gerekir kendisine “NEREDE DURUYORUM BEN”?

Peki ne oldu, nasıl oldu da halkın üzerine ateş açma cesaretini  buldu Esed güçleri? Bu soru çok önemli. Hem öyle “zamanın ruhundan” falan bahsediyoruz, hem de adam tutuyor barışcıl gösteri yapan halkın üstüne, herkesin gözünün önünde ateş açabiliyor, ve de Türkiye’nin dışında kimseden çıt çıkmıyor? Ayrıca, nasıl oldu da,  birkaç ayda çökeceği söylenilen Baas cephesi  bu kadar uzun süre ayakta kalabildi? Asıl sorulması gereken sorular bence bunlar şimdi!..  

Gözle görülüp, elle tutulur hale gelmeden anlaşılması güç-belki de imkansız olan-bu yüzden de kimsenin hesaba katmadığı şöyle bir gerçek vardı ortada: Suriye sadece Suriye değildi! Suriye İran’dı, Suriye İsrail’di, Suriye Irak’ın Maliki’siydi, Suriye Rusya’ydı, Çin’di ve de Suriye, Avrupa’dan, Amerika’daki bazı çevrelere kadar uzanan 20.yy kalıntısı güçlerin  ittifakına dayanan bir düğüm noktasıydı. Mısır’mış, Tunus’muş, hatta Libya’ymış, tamam, buralar da önemliydi, ama buralarda en fazla   belirli çıkarlardı,  mevzilerdi sözkonusu olan, ama Suriye deyince iş değişiyordu. Suriye’de direnen  bütün bir 20.yy dı  sanki!

Düşünün bir kere, şu an Suriye’de Baas iktidardan düşürülüverse  neler olur? Böyle bir olay  bütün  bir bölgede  domino etkisi yaratır, bu açık; ama bununla da kalmaz, böyle bir depremin tsunami dalgaları daha sonra  bütün bir dünyaya da yayılır. Bir kere, İran’da devrim etkisi yaratır böyle bir olay. Ardından, bundan Irak da etkilenir ve artık mezhep ayrılıkları üzerine politika inşa etmeye çalışanların sonu gelir. Derken, İsrail’e gelir sıra! Düşünebiliyormusunuz dört bir tarafı Arap devrimci güçleriyle çevrili bir İsrail’in halini! Zaten Türkiye ile de araları belli!. Rusya’nın durumu açık!. Adamlar belirli imtiyazlar almışlar Baas’dan. Akdeniz ve çevresine buradan açılıyorlar. Baas düştüğü an bu imtiyazlar ellerinden gidecek diye ödleri kopuyor!. Tamam, dünya değişti artık, eski dünya yok ortada, şimdi kazan-kazan ilişkisi  hüküm sürüyor ülkeler arasında, yani öyle eskiden olduğu gibi “Akdeniz’e inmek” için illa ki belirli askeri üslere falan ihtiyaç yok, ama öyle birden olmuyor işte herşey; dünya değişiyor da, tek tek ülkelerin değişim hızı bazan bunun gerisinde kalıyor!. Örneğin, alın bir Rusya’yı! Sosyalizm falan diye dünyanın bütün iyi niyetli insanlarını peşlerinden sürüklediler yıllarca, ama ne oldu sonra, işçi sınıfı devleti falan derken neredeyse kutsal haline getirilen o “devrimci devletin” aslında çağ dışı bir diktatörlük olduğu anlaşıldı, ve sil baştan mezardan burjuva çıkararak yeniden kapitalizmi inşa etmeye  başladılar. Yıllarca “sosyalizm” diyerek kimselere laf ettirmediğimiz o “devletin”  kadın erkek insanlarını neredeyse alkolik robotlar haline getirdiğini gördük. Ve de, daha sonra, mafya yöntemleriyle kapitalizm yaratmaya başlayan bir mekanizmaya dönüştü bu çark! Yani, bırakınız 21.yy’ı bir yana, adamlar 20.yy’ı bile yeniden inşa etme sevdasına düştüler adeta! Çin desen, o da öyle, güya Komünist Partisi iktidarda, ama tam bir Devletçi diktatörlük var orada da; 21.yy paradigmasıyla falan alakası yok bunların da! İran mı, o zaten belli değil mi, Kuzey Kore bir, İran iki, çağ dışı birer ideolojik  diktatörlük bunlar da! E, İsrail’e demokrasi falan deniyor ama, aslında onların da pek farkı yok diğerlerinden!. Onlar da halâ “Tanrının en sevgili-ve de özel kullarının kendileri olduğunu” söyleyerek  tatmin ediyorlar kendi kendilerini! “Ya o Fransa’ya, Almanya’ya falan ne oluyor” mu diyorsunuz? Onlar da halâ kendilerini 20.yy kalıntısı “büyük devletler” olarak görüyorlar!. Halâ, eski kafayla paylaşım savaşı peşindeler!! 

Yani, lafın kısası, meğer bütün o 20.yy kalıntısı güçlerin odağı durumundaymış Suriye, tam bir eşek arısı kovanıymış! Ve de sen tut, bu kovana çomak sokmayı dene! İşte Suriye’de olan budur! Suriye halkının yaptığı budur ve onların yanında yer almakla Türkiye’nin başına gelen belaların özü, esası da budur! Soruyorum ben şimdi, ne yapabilirdi başka Türkiye, “bana ne!” diyebilir miydi, burnunun dibinde işlenen bütün o cinayetlere gözlerini kapayarak kafasını öbür tarafa çevirebilir miydi? Bunu neden yapmadı diye mi suçluyorsunuz Türkiye’yi?

Şimdi size bir soru soracağım, hiç belli olmaz, yarın, bir bakarsınız,  arkasına İran’ı da alan Maliki  Kuzey Irak’a Kürtlere saldırıvermiş! “Olamaz” demeyin, oldu daha önce, Saddam yaptı bunu. “PKK ve Barzani Türkiye’yle anlaştılar, şimdi bütün güçleriyle bunlar bana saldıracaklar, benim başıma bela olacaklar” diye düşünen İran zaten yerinde duramıyor, hiç belli olmaz, yarın Maliki’yi Kürtlerin üzerine saldırtıverir! Ve de, bir de bakmışsınız ki, yüzbinlerce Kürt Türkiye’nin kapısına dayanmışlar, ne yapacak bu durumda Türkiye? “Bana ne”  diyerek kafasını mı çevirecek gene, bu mudur sizin insanlık anlayışınız! “Türkiye’nin ne çıkarı varmış bundan”? Laf mıdır bu şimdi? Nerede yaşıyorsunuz siz, 911 km lik bir sınır var ortada. Buna Irak sınırını da eklerseniz..düşünün bir! Zaten suni olarak bölünmüş bir coğrafya bu, insanların akrabaları var her tarafta, siz nasıl kafanızı çevirirsiniz bütün o cinayetlere? Hadi çevirdiniz diyelim, daha sonra nasıl o insanları vatandaşlarınız olarak birarada tutabilirsiniz? İsterseniz burada keselim bu tartışmayı!..

Peki ne olacak bu iş, nasıl bir çözüme doğru gidiyor Suriye?

Erdoğan’ın Amerika ziyaretinden başlayarak bu soruya  şöyle cevap veriyor  Beril Dedeoğlu[1]:

Türkiye bu geziden güçlenerek mi çıktı?

„Şunu ifade edeyim. Türkiye tüm bu bölgelerde tek başına oyun kuramaz ama tek başına oyun bozar. Bu Türkiye'nin caydırıcı gücüdür. Daha önemlisi Türkiye bu bölgelerde tek başına oyun kurma meraklısı değil. Böyle lanse ediliyor ama böyle bir derdi yok. Türkiye şu anda küresel denklemin en önemli iki gücü olan ABD ve Rusya'yı birbirine bağlayan, ikisini buluşturup uzlaştırabilecek yeteneği olan bir ülke. Türkiye'nin hem ekonomik yeteneği hem coğrafi yeteneği hem de toplumsal yeteneği bu imkanı veriyor. Görüşmenin en somut sonucu Ortadoğu'da, Orta Asya'da ve Balkanlar'da bundan sonra Türkiye-ABD-Rusya işbirliğinin daha sıkı olacağı. Bu görüşmeden Türkiye hem güçlenerek hem güçlü çıkmıştır. Türkiye artık hem aktör hem de anahtardır. Bunun ilk meyvesini Suriye'de alabiliriz“.

Peki Suriye konusunda somut uzlaşma var mı?

„Esed'siz bir çözüm konusunda uzlaşma sağlanmış görünüyor. Ve bu sadece Türkiye ve ABD'nin değil Rusya'nın da evet dediği bir proje. Sanırım asıl konu Suriye'de Nusayri azınlığı yeni dönemde sürece nasıl dahil edileceği. Cenevrede yapılacak uluslar arası konferansta sadece muhaliflerin değil ülkedeki tüm etnik ve dini kimliklerin de temsil edildiği bir rejimin kurulması arayışı ortaya konacak ve buna uygun, yani içinde ülkedeki tüm grupların olduğu bir geçiş hükümeti hedefleniyor. Bunun sağlanması muhalifler arasındaki radikal grupların  tasfiye edilmesi anlamına geliyor. Şu anda üç ülke de bu radikal grupların istihbarat örgütleri tarafından kullanıldığını düşünüyor. Türkiye, ABD ve Rusya'nın uzlaşması bu örgütlerin bu ülkeler dışında kullanıldıklarını gösteriyor“.   

100 bine yakın ölü var, milyona yakın mülteci. Neden askeri müdahale seçeneği yok?

„ABD'nin gündeminde böyle bir seçenek yok. Bunun nedeni ABD'nin Afganistan, Irak'ta yaşadıkları ve ülkenin içinde olduğu durum. Obama yönetimi sorunları askeri yöntemlerle değil, siyasi uzlaşma, işbirliği çerçevesinde çözmeyi arzu ediyor. Bakın sıkışan kapitalizm bunu iki türlü aşar. İlki yeni işbirliği biçimleriyle ikincisi de yeni çatışma biçimleri ortaya koyarak. Yeni çatışma biçimleri artık daha riskli ve sonucu kestirilemediği için tercih edilmiyor. Çünkü artık çok fazla devlet dışı oyuncu var. Artık her türlü savaş yeni bir Ortaçağ riskidir. Bunu kimse almak istemiyor. Bunun yerine şimdi devletleri güçlendiren, kontrol dışı oyuncuların gücünü azaltan bir süreç işliyor. Bu kadar insani kaybın olması elbette insanlık adına kötü bir sınav ama bundan sonra bu sürecin hızlanacağını düşünüyorum.

Nasıl?

Bu bölgesel işbirliği çerçevesinde olacaktır. Rusya, Suriye'nin yeni döneminde bazı ayrıcalıklar elde edecek. Bunun karşılığında ABD'de Orta Asya'da mesela Özbekistan da bazı ayrıcalıklar elde edecektir. Bu denklemde Türkiye'nin kazancı ise sınırları güvenlik altına alınması ve bölgede daha etkili olmasıdır. 'Türkiye Suriye'de çok öne çıktı', 'esas aktör olmak istiyor' gibi eleştiriler çok içerden ve çok etnosantirik eleştirilerdir. Bence Türkiye bölgede önemli arabulucu ve güçlü bir ülkedir. Bölgede Türkiye'siz denge olmaz.

Esed'i nasıl bir son bekliyor?

Esed'in gidebileceği çok ülke kaldı mı emin değilim. Yani ülkeyi terk edebileceğini sanmıyorum. Ama daha önemlisi ben son dönemde yaşananların Esed'in eseri olduğunu düşünmüyorum. Bence Esed artık çevresindeki generallerin esiridir. Bu aşamada sorumluluk bu katliam kararlarını veren generallerde. Bu generaller hayatta olduğu sürece vuruşarak çekileceklerdir. Yok eğer bu generaller daha önce tasfiye olurlarsa belki Esed ve ailesi bir başka ülkede yaşama şansı elde edebilir.

Bölünme riski var mı?

Ben ne Irak'ta ne de Suriye'de bölünme senaryosunun kimse tarafından istendiğini sanmıyorum. ABD'de çıkan sonuç bölünmenin çok tehlikeli senaryo olduğudur“.

Dedeoğlu’nun değerlendirmelerini kafamızın bir yanında tutalım, çok önemli şeyler söylüyor!. Bence buradaki  en önemli nokta da, Rusya-ABD-Türkiye ilişkisine yönelik olanı. Ama ben şimdi, bütün bunlara bir şey daha ilave etmek istiyorum:

Bana öyle geliyor ki, önümüzdeki-pek de öyle uzun olmayan-süreçte Filistin-İsrail sorunu da çözülecek! Hem de burada en önemli rolü gene Türkiye oynayacak! Hele bekleyin biraz, şu Erdoğan’ın Filistin-Gazze gezisi bir sonuçlansın!.Öyle sanıyorum ki işin bu kısmı da konuşuldu Amerika’da!..Bu işi-yani çözümü-aslında herkes istiyor!. ABD-Obama yönetimi- istiyor, bu açık!. Türkiye’nin bu konudaki tutumu da belli. Engel, iki taraftaki „aşırılardan“ kaynaklanıyor.1967 sınırlarının ötesine çekilmeyi kabul eden bir İsrail ve İsrail’in devlet olarak yaşama-varolma hakkını kabul eden bir Filistin gerçeği bana çok yakın gibi geliyor!. Eğer Erdoğan El Fetih’le   Hamas ilişkisini bir yoluna koyabilirse, yani Filistinlilerin kendi içindeki uzlaşmayı sağlayabilirse bu iş hemen olur, neden olmasın ki! Olmaz, olmaz demeyin! Bakın, en olmaz denilen şey,   Kürt sorununun çözümü bile yoluna girdi!..Evet, 20.yy’ın o habis ruhu halâ kaybolmadı, dolaşıp duruyor ortalıkta, ama „zamanın ruhu“ dediğimiz 21.yy’ın  ruhu da boş durmuyor!..

E, sonra mı diyorsunuz!!. Bir düşünün hele, Filistin sorunu çözüldüğü an, Türkiye hemen İsrail ve Filistin’le stratejik işbirliği anlaşmalarını imzalayıverir, ki bunun da bölgede etkisi müthiş olur!. İran ve Suriye, hatta Irak sorununun çözümünde de dönüm noktası olur böyle bir gelişme!..Neden olmasın, bir düşünün hele!..

BÜTÜN BUNLARDAN ÇIKAN SONUÇ NE Mİ DİYORSUNUZ ?

Sonuç şu: Öyle anlaşılıyor ki, iç dinamikleri Suriye’deki 20.yy kalıntısı kabuğu kırmada yetersiz kalıyor. 20.yy kalıntısı belirli dengeler üzerine kurulu dış etken halâ güçlü durumda. Sadece halkın gücü yetmiyor bu kabukları kırmaya. E, kimsenin  Libya’da olduğu gibi bir dış müdahaleye de niyeti olmadığına göre, bir süre daha 21.yy dinamiklerinin işlemesi beklenecek. Varolan kabuğun içinde de olsa yaralar sarılarak toplum yeniden inşa edilecek, iç dinamikler yeniden sistemi çevirmeye başlayacaklar ve yaşanılan bütün bu deneylerden çıkarılan sonuçları da içine alarak bir süre sonra sistem kendi kendini yeniden üretecek. Bunun başka yolu yok. Aslında, Türkiye’nin daha en başta buydu istediği. Yani, varolan kabuğun içini doldurarak içerden bir hamleyle sistemin kendini üretebilmesinin yolunun açılmasıydı, ama olmadı. Bu nedenle, sil baştan yeniden yaşanacak birçok şey..

Peki, bütün bu Suriye deneyinin bize öğretmesi gereken en önemli sonuç ne mi diyorsunuz? Bu soruya daha önceki yazıda şöyle cevap vermişiz:  

“Yumurtanın içinde olgunlaşan civcivin bir kaçgaga darbesiyle kabuklarıkırmasıolayıdır devrimci girişkenlik-insiyatif! Hangi civciv aceleci davranarak, daha olgunlaşmadan kabuklarınıkırmaya kalkar ki! Böyle bir şeyi yapsa yapsa sürece dışardan müdahale etmek isteyen toplum mühendisleri yapabilirler. (Suriye örneği sözkonusu olunca, buna bir de, “dışarda esen devrimci rüzgârlar ne kadar kuvvetli olursa olsun, devrim, son tahlilde iç dinamiklerin başaracağı bir iştir”i de eklemek gerekecektir). Bu nedenle, başkasına güvenerek devrim yapmaya soyunmayacaksın!

Bir: Yumurta döllenmişolacak (boşyumurtadan civciv çıkmaz!). İki: Yeni olan (yani civciv) yumurtanın içinde doğum için hazır hale gelecek. O ana kadar kabuklar onun için bir koruyucudur aslında. Kabukların bir hapisane duvarı haline gelmesi olgunlaşma sürecinin belirli bir aşamasında gerçekleşir. Öyle bir diyalektik ki bu, o kabukları önce parçalasan da, parçalamakta geç kalsan da içerdeki yavruyu öldürebilirsin! Bu nedenle, olayı kendi diyalektiği içinde  kendi iç dinamikleriyle çözmek en sağlıklı yoldur”..Daha başka söze gerek var mı!..

 

Yazının 1. BÖLÜMÜ

http://www.duzceyerelhaber.com/Munir-AKTOLGA/15855-Misir-Tunus-Libya-ve-Suriye-devrimleri1

 

Yazın 2. BÖLÜMÜ

http://www.duzceyerelhaber.com/munir-aktolga/15879-misir-tunus-libya-ve-suriye-devrimleri2

 


[1]Yeni Şafak, 19 Mayıs 2013