• 23.05.2013 00:00
  • (2854)

 DEVRİMCİ İNSİYATİFLE-ÖNCÜLÜKLE POZİTİVİST TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ-İDEOLOJİK DEVRİMCİLİK AYNI ŞEY DEĞİLDİR!.

Daha önceki bir çalışmada şöyle demiştik: Devrimleri yapanlar belirli bir ideoloji peşinde koşan profesyonel-toplum mühendisi devrimciler değildir! Basit insanlar yapar devrimleri. Çünkü, devrim dediğimiz şey, belirli bir ideolojik-bilimsel görevin yerine getirilmesi değildir! Devrim, yaşanılan hayatın bir zorunluluğu olarak gerçekleşir. Yani insanlar (biz “devrimciler”! gibi) illaki devrim yapalım falan diye devrim yapmazlar! Hayat onları öyle bir yere getirir ki, yaşamak-yaşamı devam ettirme kavgasını sürdürebilmek,  varolmak için devrim yapmak zorunda kalırlar! Aslında onlar o an devrim yaptıklarının falan da bilincinde değillerdir. Önce, ne yapmaları gerekiyorsa onu  yaparlar, sonra bir de bakarlar ki, bütün bu yapılanlar bir devrimmiş!

Aslında bütün bunların o klasik Marksist felsefenin temeli olması gerekir: Madde ile düşünce arasında önde gelen daima maddi gerçekliktir. Bilinç, düşünce daima geriden gelir. Hangi “solcuya”-“Marksiste” sorsanız bunları size ezbere söyler! Söyler ama pratikte tam tersi olur!  Çünkü artık ortada bir ideoloji vardır. Üretilmiş bir bilgi temeli-bir software, program vardır..Bir kere üretildikten ve zihinlere yerleştirildikten sonra  yeni bilgilerin üretilmesine temel teşkil edecek olan “bilgi temeli” odur artık.  Ve öyle olur ki, o andan itibaren “solcu”-“Marksist” olmak, maddi gerçekliği, daha önceden üretilmiş  olan bu bilgilere-ideolojiye-göre düzenlemek olarak anlaşılmaya başlanır. İşte Marksizmin-solculuğun pozitivist  bir toplum mühendisliği faaliyeti haline gelmesinin özü budur. Hem,  dersin ki, maddeyle bilinç arasındaki ilişkide önde gelen maddi gerçekliktir, ama hem de, nasıl olsa elde daha önceden üretilmiş bir bilgi-ideoloji-bulunduğu için-ve de bu “bilimsel-bilişsel bir bilgi” olduğu için- onu  maddi gerçekliğin önüne koyarak  maddi gerçekliği ona göre “değiştirmeye”-“düzenlemeye” çalışırsın! Bunun da adı “devrimcilik” olur-“Marksizm” olur!. İşte, “toplum mühendisleri” dediğimiz “profesyonel devrimcileri” türeten  mekanizmanın özü budur.   Marksizmden pozitivizm türetmenin hikayesi budur. Marksizmi iğdiş etme sanatı da diyebilirsiniz buna. Yap bilişsel  bir şablom, koy bütün ülkeleri de bunun içine, al sana devrim teorileri!..1917’de yapılan da bundan başka birşey olmadı zaten. Ama görüyorsunuz sıfıra sıfır elde var sıfır!

“Dünyada hiçbir şey vakti gelmiş bir düşünce-fikir kadar güçlü olamaz” denir. Niye? Çünkü, o an artık  ortada o düşünceyi doğuran, ortaya çıkaran bir maddi gerçeklik vardır da ondan. Yani, güçlü olan,  “kendinde şey” bir düşünce olmuyor, onun gerisinde yatan, onu da yaratan maddi gerçeklik oluyor güçlü olan. Bir kere bu temel varsa artık ortada, yani eskiden beri varolanın içinden yeni bir maddi gerçeklik çıkmışsa ortaya, artık kurtuluş yoktur. Siz isteseniz de istemeseniz de birileri bunu dile getirecektir. Artık o andan sonra bu düşünceleri yok etmeye kalksanız da fayda etmez, o gider başkası gelir. Çünkü ortada bu şekilde düşünülmesine neden olan bir maddi zemin vardır. İşte, devrimci insiyatif-öncülük-sözcülük denilen olayın altında yatan da bu oluyor[1]. Yani, ancak  belirli bir maddi gerçekliği temsil ettiğin zaman senin sözünün bir kıymeti olur. Ancak o zaman sen bir sözcü-öncü durumuna gelirsin. Senin kullanacağın insiyatifin o zaman devrimci bir anlamı olur. Çünkü o an  kullanılan insiyatif artık senin kerameti kendinden menkul özelliklerinin-ideolojinin bir sonucu değildir. Maddi gerçekliğin zorlamasıyla yerine getirilen bir görevdir.

Erdoğan’ın “one Minute” çıkışını ele alalım! Pozitivist anlamda ideolojik bir çıkış mıydı bu? Ya da, Mavi Marmara olayını ele alalım. Uluslararası sularda bir yardım gemisine yapılan  saldırıya karşı tavır ideolojik-emperyalist hayaller peşinde koşan bir liderin  tavrı mıydı? İsterseniz  Birleşmiş Milletler’in reforme edilmesine ilişkin son konuşmasına bakalım. Bugün Birleşmiş Milletler’in artık 21.yy’ın ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğini, küresel dünyanın yeni bir örgüte ihtiyacı olduğunu söylemek ideolojik bir tavır mıdır? Herşeyi bir yana bırakalım,  bir kere Erdoğan’ın kendisi böyle ideolojik bir tip değildir. Son derece pragmatik, önündeki sorunları çözmeye çalışan bir lider Erdoğan. Geldiği yere bakın şöyle bir. Nasıl katetti bu kadar mesafeyi dersiniz. Bir ideolojiyi takip ederek mi! Hayır! O halde, siz burada konuşana değil konuşturana bakacaksınız. Eğer bugün sizin o beğenmediğiniz-“dinci” diye karalamaya kalktığınız Erdoğan, Ortadoğu’da Araplara laiklik dersi verecek hale geldiyse, Suriyeli sığınmacılara saldırarak yabancı düşmanlığı yapan “solculara” insanlık dersi verir hale geldiyse, Birleşmiş Milletler genel kurulunda yaptığı konuşmayla dünyadaki bütün devletlerin başkanlarına     adeta 21.yy’ın manifestosunu dile getirebiliyorsa, hiç kimseden çekinmeden, bütün o liderlerin gözünün içine bakarak yeni, küresel bir dünyanın gereklerini ortaya koyabiliyorsa, nereden buluyor bu gücü dersiniz?Yoksa, sürecin diyalektiğini kavrayamayan bazılarının dediği  gibi, “birazcık biti kanlanınca ne oldum delisi haline gelen biri mi bu Erdoğan!  “Sonradan görme bir kabadayı gibi kendigücünü fazla abartıp savaş kışkırtıcılığı yaparak milletin başına bela mı açmaya çalışıyor”!  İşte tam bu noktada  diyorum ki ben, siz Erdoğan’a değil,   onu bu şekilde konuşturan zemine bakın!.Hayır, Erdoğan savaş kışkırtıcılığı falan yapmıyor. Bu feryat 20yy’ın ana rahminde artık  doğuma hazır hale gelmiş olan bebeğin (21.yy bebeğinin)  feryadıdır. Ona-Erdoğan’a, Birleşmiş Milletler genel kurulunda, “dünyayı beş ülke esir almış götürüyor” diyebilecek cesareti veren gerçek  işte bu gerçektir!.Bu gerçeği görmeden siyaset yapmak da mümkün değildir artık! “Sıfır sorun falan derken Türkiye’yi herkesle kavgalı hale getirdin” diyenlerin göremediği-anlayamadığı budur. Ana karnında annesiyle sıfır sorun halinde bulunan çocuğun, doğum süreci başlayınca   bulunduğu zemini zorlaması olayını kavrayamayanlardan zaten ne beklenir ki!

Hayat böyledir işte. Hiç beklemediğiniz bir anda, hiç beklemediğiniz birisi çıkar ortaya ve noktayı koyarak  sizin bütün o ideolojik tabularınızı yerle bir ediverir!..Ve siz de şaşar kalırsınız!

1-21.yy (işçi sınıfı ideolojisi de dahil olmak üzere) bütün ideolojilerin sona erdiği bir yüzyıl olacaktır. Çünkü, bilgi toplumuna elde  bayrakla-sloganlarla gidilemez! İdeolojilerin yaydığı sönmeye yüz tutan o eski ışıklarla aydınlatılamaz artık bu sürecin yolu. Pozitivizmin (hayatı, daha önceden üretilmiş bulunan bilgilere göre bir kalıba sokarak düzenlemenin),  yerini yeni  bilgilerin üretimine bıraktığı  yepyeni bir süreçtir bu..Devrimci olmak mı istiyorsunuz, bir an önce  modern komünal-sınıfsız  topluma ulaşmak mı istiyorsunuz, buyurun yolunuz açık, ama bunun için toplumu öyle hazır reçetelere göre  değiştirmeye kalkmayacaksınız artık! Laf değil, yeni bilgiler üreterek, hayatı bu yeni bilgilere göre değiştirme mücadelesine katılmanız  gerekecek bunun için. Onun için diyorum ya ben, modern komünal topluma giden yolda devrimin öncü gücü bilim insanlarıdır diye[2]...

2-21.yy’a damgasını vuran süreç  küresel demokratik devrim sürecidir. Bu yolda temel çelişki ise, 20.yy kalıntısı her türlü ulusalcı-içe kapanmacı- eğilimle, küreselci olan, dışa açılarak küresel-evrensel olanla bütünleşmeye çalışan arasındaki çelişkidir. Bugün Türkiye’nin izlediği politikanın özü de buraya dayanıyor. İçerde ve dışarda Türkiye’ye karşı yürütülen mücadelelerin anlamı da budur.

Evet, Türkiye’nin yükselen-gelişen bir kapitalist ülke olduğu doğrudur. Dünya pazarlarında kendisine daha çok yer bulma çabası içinde olduğu doğrudur[3]. Ama o artık bunu eskiden olduğu gibi klasik yöntemlerle yapmıyor. İstese de yapamaz zaten bunu. Ne yapıyor Türkiye, kendi büyüme, gelişme stratejisini küreselleşmeyle-küresel demokratik devrimci süreçle bütünleştiriyor. Ortadoğu pazarlarından daha çok pay mı istiyorsun, o halde Arap halklarının demokratik devrimci mücadelesine katkıda bulunacaksın, 20.yy kalıntısı statükoya karşı mücadelede onlarla birlikte olacaksın. İşte Türkiye’nin yaptığı budur. Onun İsrail’le çatışmasının altında yatan da budur. Çünkü İsrail II.Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’da kurulmuş bulunan statükonun referans noktasıdır. Amerikadır, Avrupadır İsrail. Sömürgeciliktir, baskıdır, zor kullanarak halkları sindirmektir! İşte, bugün Türkiye bu statükonun değiştirilmesi mücadelesinde basit sıradan insanların yanında yer alıyor. Bunu yapınca da sonuçta elbette ki pazar payını  arttırıyor. Kötü birşey midir bu! Sen de böyle yap ve mücadele-rekabet hep daha ileriye doğru götürsün insanlığı! Niye yapmıyorsun, yapamıyorsun!..Bir Erdoğan da gitti Libya’ya bir Sarkozy, Cammeron da, aradaki fark herşeyi ortaya koyuyordu o zaman! Onlarda o ruh yoktu ki, o küresel devrimci ruh yoktu ki onlarda! Sahte de olsa, rol yapmak için de olsa daha başkasını yapamıyorlar! Çünkü onlar, küreselleşmeyi halâ ulus devlet gözüyle değerlendiriyorlar. Türkiye ise, uluslaşırken küreselleşmeninavantajıyla bambaşka yaklaşıyor sürece. 

Bir an için şu söylediklerimin içi boş olduğunu düşünelim, yani Türkiye’nin de klasik yöntemlerle kendisine pazar yaratmak için bütün bu kavganın içinde olduğunu düşünelim! Yani, herşeyin eskiden olduğu gibi, Kapitalizmin Eşitsiz Gelişme Kanunu’na uygun olarak geliştiğini düşünelim. Ne olurdu bu durumda biliyor musunuz, tef çalar oynatırlardı Türkiye’yi! Üç günde ipliğini pazara çıkarırlardı Erdoğan’ın ve Türkiye’nin! Hoş, halâ bunu bekleyenler var ya! Bir yanda Amerika, Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri, Çin, Rusya vb. varken sen Kapitalizmin Eşitsiz Gelişme Kanunu’na göre tutup Ortadoğu’da onlarla aşık atacaksın ha, mümkün değil di, adamı üç günde götürürlerdi vallaha!

3-“Türkiye savaşcı bir dil kullanıyormuş”! Hayır efendim Türkiye savaşçı bir dil falan kullanmıyor!. Sen gel uluslararası sularda benim dokuz vatandaşımı öldür, ve hiç kimse  bunun hesabını sormasın senden, sonra  ben tepki gösterince de savaşçı bir dil kullanıyor olayım[4]. Sen tut hergün yüz insanını katlet, milyonlarca insanın senden kaçarak başka ülkelere sığınmak zorunda kalsınlar,  buna karşı sesini yükseltince de Türkiye savaşçı bir dil kullanıyor olacak öyle mi! Ayıptır ayıp! Neymiş efendim, “Mavi Marmara’dakiler de İsrailli askerlere karşı sopalarla direnmeselermiş”! PKK’nın adam öldürmesini, cinayet işlemesini bile  “zulme karşı ezilen halkların milliyetçiliği-Kürt özgürlük hareketi- ne yaparsa haklıdır” diyerek anlayışla karşılayan 20.yy kalıntısı  bir zihniyetin, uluslararası sularda seyreden bir yardım gemisine yapılan saldırı esnasında kendisini savunan insanları “ama onlar da direnmeselerdi” diyerek suçlamaya kalkması ibret verici bir olaydır. E, o zaman Filistinliler de otursalardı yerlerinde, niye direniyorlardı ki İsrail’e karşı! O zaman İsrail de onları öldürmezdi tabi! Aynı şekilde, Suriye halkı da diktatörlüğe karşı başkaldırarak öldürülmeyi falan hak ediyor bu durumda, bunun anlamı budur! Zaten böyle düşündükleri için Türkiye’ye sığınan Suriyelilere saldırıyorlar ya!

4-Son zamanlarda Türkiye’de “solcu” olmakla Türkiye düşmanı olmak biribirine karıştırılır hale geldi! Ve çok güzel teorisi de yapılıyor bu işin, şöyle: “Solcu olmanın özü varolan düzeni-sistemi yıkmak, yok etmek, onun yerine başka bir sistemi inşa etmek değil midir, o halde, hangi nedenle olursa olsun bu düzene-sisteme (Türkiye’ye) karşı olan-onun düşmanı olan herkes, “düşmanımın düşmanı dostumdur” misali benim müttefikimdir! Ergenekoncu da olsa, faşist de olsa farketmez! İsterse dış düşman olsun, İsrail olsun, Beşar’ın Suriye’si olsun, neocon olsun, kim olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun Türkiyeyi-sistemi yıkmak, yok etmek için mücadele veren herkes bir yere kadar benim dostumdur-müttefikimdir”!..

Bu türden “solcular” için olay bir kimlik sorunu haline gelmiştir artık!. Türkiye düşmanı değilsen “solcu” da olamazsın bunlara göre!. Ellerindeki bütün siyasi mücadele biçimlerini AK Parti’ye kaptırdıklarını düşünen bu kimseler  AK Parti düşmanlığından yola çıkarak solculuğu da  Türkiye düşmanlığı noktasına getirmişlerdir. Etrafınıza bakın şöyle bir, Batı basınına bakın, nerede Türkiye aleyhtarı bir kıpırtı varsa hemen ona sarılıveriyorlar bunlar!. Niye? Onlar-batılılar her zaman haklıdır, Türkiye haksızdır da ondan!. Avrupa Birliği sürecinde de öyle. Daha birgün Almanya’nın ve Fransa’nın Türkiye’nin AB sürecini engelleyen faaliyetlerine ilişkin birşey duymadık bunlardan!.

Tek sığınakları kalmıştı ellerinde: Kürtçülük! Başka türlü solculuklarını gösteremeyeceklerine inandıkları için olsa gerek hepsi de Kürtçü olup çıkmışlardı bir ara! Ama şimdi o da gitti ellerinden! Zaten bu yüzden ya ellerinden gelse Öcalan’ı da çiğ çiğ yiyecekler! Mesele Kürtlerin demokratik haklarının iadesi-“çözüm”- falan değil  bunlar için, mesele Türkiye düşmanlığıdır!. Bakın göreceksiniz Türkiye yakında bu sorunu da çözecek kökünden. Çok yakında yasalar  yeniden düzenlenecek. Yeni bir anayasa çabası da bunun için zaten. Çünkü, uluslararası düzeyde küresel demokratik devrimin sözcülüğüne soyunan bir Türkiye içerde kendi halkıyla  kavga edemez! Anayasadaki, vatandaşlığın etnik temelde tanımı maddesi de  değişecek, anadilde eğitime konulan yasak da kaldırılacak, yerel yönetimlerin kısmi özerkliği de sağlanacak.  Ama  göreceksiniz,  bütün bu gelişmelere de karşı çıkacaklar bunlar, tıpkı 12 Eylül Referandumunda “hayır” dedikleri gibi!.Ve Türkiye gene bunlara rağmen çözecek bu  sorununu da! Ve iyot gibi açıkta kalacaklar hepsi de! Kim bilir, belki de M.Kemalin askerleri olurlar o zaman ve “İkinci kuvayı milliyeyi” oluştururlar hep birlikte!..

3-Küresel-yerel falan derken bu konuda yapılabilecek en büyük hata, ulusalcı olmayla-ideolojik olarak içe kapanmacı olmayla- yerel değerleri savunma, kendi kültürüne-geleneklerine sahip çıkma arasındaki farkı gözden kaçırmaktır. İlk bakışta ulusalcılık da sanki yerellikmiş gibi görünüyor, ama tam tersine, ulusalcılık aslında yerelliğin, yerel kültürün düşmanıdır. Ulusalcılık 19-20.yy kalıntısı bir ideolojidir. Yukardan aşağıya doğru yerel değerleri yok ederek topluma nufuz etmeye, ona “yeni-etnik bir kimlik” vermeye çalışır. Onun, “yeni bir ulus”, “yeni bir insan” yaratmak tezi, yerel değerleri-bilgileri bir yana atarak bunların yerine “ulusal-etnik” olanı yerleştirmeye dayanır. Yerellik,  hayatın içinde oluşan yaşam bilgilerinden-kültür-kaynaklanır. Evet, küreselleşme süreci gelişirken yerel tepkiler de ortaya çıkar ve ulusalcılar da bunları kullanmaya çalışırlar; ama aslında bu yerel tepkiler insanların küresel olanla bütünleşirken kendi kimliklerinin  daha çok farkına varmalarından-özgürleşmelerinden- kaynaklanır. Bilinç dışı olarak oluşan yaşam bilgileri ve yerel kimlikler küreselleşme potasının içinde başka kültürlerle-bilgilerle buluştukları zaman  kendilerini  daha fazla geliştirme olanağını da bulurlar..

4-Son bir nokta daha!: İyi güzel, istese de istemese de hayat bugün Türkiye’yi bir yere getirdi bıraktı; ama Türkiye burjuvazisi önümüzdeki süreçte hayatın kendisine verdiği bütün bu görevleri yerine getirebilecek kapasitede mi? Erdoğan iyi güzel yapıyor da, bu işi sonuna kadar aynı tempoda götürebilecek mi o da? Çünkü süreç çok karmaşık, görevler de çok yüklü. Bakın adama, daha benden bile küçük yaşı ama ihtiyarladı neredeyse!  Türkiye bütün  sorunların hepsinin altından kalkabilecek mi?

Açık söylüyorum ben Türkiye’ye güveniyorum; bu güven Anadolu burjuvazisine, Erdoğan’a falan değil, o ana gövdeye güveniyorum ben. Bir Yunus’u,  Bedreddin’i çıkaran  o tarihsel akışa güveniyorum. Ve inanıyorum ki, Türkiye sadece küresel demokratik devrime öncülük yapmakla falan da yetinmeyecek, Bilgi Toplumu’na giden yolda modern sınıfsız toplum erlerini-bilim insanlarını da devreye sokacak bu süreçte..ve dünya görecek 21.yy’da “sol” ne imiş, nasıl olurmuş! Göreceksiniz bakın!..Gece ne kadar karanlıksa ay da o kadar parlak doğarmış!..Ben bu hali çok yaşadım onun için yakından biliyorum!..

 

YAZININ 1. BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN...

http://www.duzceyerelhaber.com/munir-aktolga/15727-20yy-kalintisi-butun--statuko-guclerini--saskina-ceviren-turkiyenin-karsi-konulamaz-yukselisi-1


[1]Çok basit, yumurtanın içinde olgunlaşan civcivin bir kaçgaga darbesiyle kabuklarıkırmasıolayıdır devrimci girişkenlik-insiyatif! Hangi civciv aceleci davranarak, daha olgunlaşmadan kabuklarınıkırmaya kalkar ki! Böyle bir şeyi yapsa yapsa sürece dışardan müdahale etmek isteyen toplum mühendisleri yapabilirler. İşte aradaki fark!.Bir: Yumurta döllenmişolacak (boşyumurtadan civciv çıkmaz!). İki: Yeni olan (yani civciv) yumurtanın içinde doğum için hazır hale gelecek. O ana kadar kabuklar onun için bir koruyucudur aslında. Kabukların bir hapisane duvarı haline gelmesi olgunlaşma sürecinin belirli bir aşamasında gerçekleşir. Öyle bir diyalektik ki bu, o kabukları önce parçalasan da, parçalamakta geç kalsan da içerdeki yavruyu öldürebilirsin! Bu nedenle, olayı kendi diyalektiği içinde  kendi iç dinamikleriyle çözmek en sağlıklı yoldur..

[2]Bu konuda bak, www.aktolga.de 5. Çalışma..

[3]Ne yapsın yani, Avrupa’nın Amerika’nın ağzının içine mi baksın! Elbette ki kendisine yeni pazarlar arıyor Türkiye. Şu Erdoğan’a-Gül’e bakın bir,  adamlar dokuz yılda nasıl ihtiyarladılar! Bir gün orda bir gün burdalar, yanlarında da bir sürü işadamı-gazeteci taşıyorlar hep, niye? Düşünün bakalım bir, bugün Yunanistan batarken Türkiye neden suyun yüzünde kalabiliyor? Daha birkaç sene önce Yunanistanı Türkiye’ye örnek gösterenler, bak Yunanistan-Portekiz AB ye girdi de nasıl gelişti, bizse yerimizde sayıyoruz diyerek “solculuk” yapanlar niye susuyorlar bugün gelinen noktada! Türkiye hem AB mücadelesini veriyor, hem de ona bağlı kalmadan kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyor. Doğrusu da budur. Ama dün Türkiye’yi eleştirenler bu gerçeği bir türlü kabul edemiyorlar...

[4]Kimse merak etmesin, ne İsrail, ne  Güney Kıbrıs, ne Suriye, ne de başka bir ülke Türkiye’ye karşısavaşamazlar! Birincisi, böyle bir durumda herşeyden önce  Arap devrimleri tsunamisinin altında kalırlar! İkincisi ise, bunlar şu anda kendi dertleriyle boğuşuyorlar zaten! Arap devrimlerinin ateşi yakında İsrail’de de kendini gösterecektir. Siz bugünkü fanatiklerin daha uzun süre başta kalabileceklerini mi sanıyorsunuz orada!   Bu nedenle, şu an Türkiye’nin reaksiyonu, onların eski statükoyu ayakta tutma çabalarına karşı, bir adım ötesini görerek attığı devrimci bir adımdan başka birşey değildir!. Bir yandan Ortadoğu halklarına cesaret verirken, diğer yandan da, Birleşmiş Milletlerde sesi soluğu çıkmayan diğer ülkelere cesaret vermeye çalışıyor Türkiye. Sizin yıkılmaz sandığınız o muktedirlerin sonu gelmiştir artık diyor, bunlar 20yy’in güce dayalı içi boş kaleleriydiler, korkmayın mesajını veriyor. Yani, bir anlamda, küresel demokratik devrim rüzgarına körük tutuyor Türkiye!..Biraz da böyle düşünmeyi deneyin bakalım!..Biraz da bu gözle görmeye çalışın Türkiye’yi!..