• 18.05.2013 00:00
  • (2653)

 Yazının başlığı şöyle de olabilirdi: Globalleşme süreci  statükoyu korumayı imkânsız hale getirdi!

Önce, herkesin bildiği bir örnekten yola çıkalım: Evinizde bir klima cihazı var, ve diyelim ki onu artı yirmi dereceye ayarlamışsınız! Bu demektir ki,  evin içindeki ısıya ilişkin olarak korumak istediğiniz statükoyu yirmi derece olarak tesbit ediyorsunuz!..

Aslında herşey çok basittir! Isı yirmi derecenin üstüne çıkınca sistem çalışmaya başlayacak, evin içine-odaya soğuk hava vererek ısının tekrar yirmi dereceye inmesine yol açacaktır. Isı yirmi derece olunca  sistem kendiliğinden stop eder. Ya da tabi, tersi: Isı yirmi derecenin altına inince de, sistem ısı üreterek  evin ısısının gene yirmi derecede kalmasını sağlayacaktır. Basit bir termostatın çalışma prensibidir bütün bunlar. Şöyle gösterelim:

Hangi türden bir termostat olursa olsun (organizmada biyolojik süreçleri kontrol altında tutan termostatlar da gene aynı şekilde çalışırlar)  amaç açıktır: Amaç, “girdiyi” (yani çevreden gelen etkileri-alınan informasyonları) kontrol ederek istenilmeyen sonuçların-“çıktıların”-  meydana gelmesini engellemektir[1] (ya da tabi, gene “girdiyi” kontrol altında tutarak  istenilen sonuçları elde edebilmektir..). Bunun için de, ya  negatif feedbackyapılarak (negatif olarak geriyi-“girdiyi”- besleyerek) istenilmeyen sonuçlar-çıktılar- engellenir, ya da pozitif feedback yapılarak (geri-“girdi”-pozitif olarak beslenerek)  istenilen sonuçlar elde edilmeye çalışılır[2]..

Açıkça  görüldüğü gibi, bütün bu işlemlerin-sistem kontrol mekanizmalarının-  çalışma prensibi, daima, sebebi kontrol altında tutarak sonucu-dolayısıyla da varolan statükoyu- kontrol altında tutabilmekten ibarettir.  Örneğin, eğer yukardaki örnekte ısı yirmi derecenin üstüne çıkmışsa, bu, istenilmeyen bir sonuçtur. Bunu engellemek için (ısının tekrar  yirmi dereceye inmesini, yani, statükonun korunmasını sağlamak  için) sistemin soğuk hava üretmesine ihtiyaç olacaktır. Ya da tabi tersi; dışarda hava soğuksa evin içi de soğuyacağından bunu tesbit eden ısı ölçer hemen aleti çalıştırır ve o da ısı üreterek oda ısısının aynı kalmasını, dolayısıyla da statükonun korunmasını sağlar...

Şimdi, eğer yukardaki şekilde ısısını yirmi derecede tutmak istediğiniz ev-ya da odanın yerine, değişim süreci engellenmek istenen bir toplumu (örneğin,Türkiye toplumunu) koyarsanız[3], bu durumda, statükonun  hep aynı kalmasını isteyen instanz da, statükoyu, yani, belirli bir andaki toplumsal dengeyi temsil eden egemen sınıf olacaktır (ki, Türkiye toplumu sözkonusu olunca da, bu, Osmanlı artığı- “Devlet’in asıl sahibi”- Devlet Sınıfı’ndan başkası değildir!).

Bu durumda, statükoyu değiştirici rol oynayan etkenler (yukardaki örnekte oda ısısı) ise, iç ve dış dinamiklerin faaliyetleridir. İç dinamiklerden kasıt açıktır: Bunlar sistemin üretici güçleridir. Üretici güçler geliştikçe (yani kapitalizm geliştikçe) insanlar arasındaki ilişkileri belirleyen eski üst yapı-yani statüko da zorlanmaya başlar. Yeni duruma uygun yeni ilişkilerin kurulması zorunlu hale gelince, eskiyi temsil eden statükonun sarsıldığına şahit oluruz.. Örneğin, bir AK Parti çıkar ortaya ve önce iktidara gelir, sonra da “Devleti ele geçirmeye” çalışır! Burjuvazi, “madem ki egemen sınıf benim artık, o halde ilişkilerde belirleyici olan da ben olmalıyım” diyerek kolları sıvar! Eski statükoyu devirerek onun yerine kendi iktidarını temel alan yeni bir düzen-ilişkiler sistemini-statükoyu kurmaya çalışır. Bu durumda, bizim siyaset, ya da sınıf mücadelesi dediğimiz şey de, üretici güçlerin gelişmesini temsil edenlerle, bunu engellemeye çalışanlar (o an varolan eski statükoyu temsil edenler) arasındaki mücadeleden ibarettir. Türkiye sözkonusu olduğu zaman, üretici güçler geliştikçe (yani kapitalizm geliştikçe) eski dengeyi-statükoyu temsil eden “asker-sivil zinde güçlerle”-“Kemalistler”le iktidarın yeni sahipleri (Anadolu burjuvaları) arasındaki mücadelenin özü de bundan ibarettir.  Yaşadığımız sürece damgasını vuran sınıf mücadelelerinin esası budur.

Ama süreci etkileyen bir de dış dinamik var tabi: Ki  o da uluslararası-küresel sistemdir.  Üretici güçler geliştikçe dış dinamiğin etkisi altında  hareket eden iç dinamikler sistemin içini değiştirerek, içerde yeni ilişkilerin kurulmasını zorunlu hale getirirlerken, bu süreç, kaçınılmaz olarak dış dinamiği de etkiler.   Ve giderek, kendi içlerinde yeniden şekillenen ülkelerin kendi aralarında kuracakları  (dış) ilişkiler de değişmeye başlar. Öyle ki, bu süreç içinde her ülke, hem uluslararası-sistem kurucu bir element olarak (bütünü etkileyerek),  hem de, oluşmakta olan bu makro sistem tarafından etkilenerek (kendini ona uydurmak zorunda kalarak) süreç içinde yerini alır.

Şimdi toparlayalım: Eskiden, yani 20.yy’ın sonuna kadar  “her koyun kendi bacağından asılırdı”! Yani, hem içerde, hem de dışarda statükoyu-belirleyici olan ulus devletti. Ulus devletler arasında kurulan ilişkilerle  de uluslararası sistem ortaya çıkıyordu. 21. yy’ın gerçeği ise küreselleşmedir. Ulus devletler gene var tabi, öyle birden buharlaşarak yok olmadı bunlar. Bunların kendi aralarındaki ilişkiler de sürüyor. Ama artık bunun yanı sıra  bütün bu ilişkileri  etkileyerek,  son tahlilde  belirleyici hale gelen bir de dünyanın tekleşmesi-küreselleşmesi süreci var.  Ülkeler, her geçen gün    sınırlarını koruyan koruyucu duvarları  biraz daha açmaya başlıyorlar.  Her ülke, sınırlarını diğerlerine açarak sermayeyi kendine çekip,  kendi içindeki yatırım olanaklarını arttırmaya çalışıyor; ve de tabi bu şekilde pazarlar genişletiliyor. Yeni uluslararası uzmanlık alanları bu şekilde ortaya çıkıyorlar. Üretici güçlerin hiç gelişmediği alanlara uzanarak buraları da dünya pazarlarının-sistemin içine çekmek ancak bu şekilde mümkün hale geliyor. Üretici güçlerin gelişmesinin önündeki ulusal sınırlar aşıldıkça küresel düzeydeki gelişme-ilerleme daha da hızlanıyor. İthalat ve ihracat arttıkça-üretim arttıkça yeni iş imkânları ortaya çıkıyor. İnsanlar artık karınlarını bu şekilde doyurmaya başlıyorlar. Yaşam standartları gittikçe gelişiyor...

Bu yazının amacı küreselleşme sürecini anlatmak falan değil. Burada  altını çizmek istediğimiz nokta, küreselleşme süreciyle birlikte  ulusal sınırlar içinde oluşan eski dengeleri-statükoyu korumanın da artık imkânsız hale geldiğidir. Çünkü, küreselleşme süreci demek (ulusal sınırların adım adım açılması-ortadan kalkmaya başlaması demek), yukardaki örnekte ısısını hep yirmi derecede tutmaya çalıştığımız evin, önce pencerelerinin, sonra da, yavaş yavaş duvarlarının açılarak onun  eski korunaklı halinin sona ermesi demektir. Bu durumda,  duvarları ve pencereleriyle birlikte kapalı bir kutu olarak   dış dünyadan ayrılmış  bir ev  kalmıyor artık ortada! Peki o zaman,  duvarları ve pencereleri olmayan  bir evin ısısını nasıl kontrol edeceksiniz! Açıkça anlaşılacağı gibi,  20.yy’dan kalma eski  statükoları yok eden bizzat  küreselleşme sürecinin kendisidir. Klima cihazı ne yapsın bu durumda; hiçbir klima cihazı böylesine açık bir alanı kontrol altında tutamaz! Olay bu kadar basittir!

1970’ler Türkiyesi, henüz daha, duvarları ve pencereleriyle kendine özgü kapalı bir kutu gibidir.  Dış dinamik, Türkiye’nin de içinde yer aldığı uluslararası-küresel kapitalist sistem ve onun politikaları  elbette ki gene etkilemektedir ülkeyi, ama bütün bunların mantığı   günümüze göre çok daha başkadır o zamanlar. Herşeyden önce, dünya  halâ ikiye ayrılmış durumdadır o dönemde. Dış etken, daha çok, “ötekine” karşı belirli bir savunma pozisyonuyla ilgili olarak devrededir.

Bugün ise bir malı daha iyi kalitede ve daha ucuza kim üretebiliyorsa onun dediği oluyor ve kimse de bu sürecin önünde duramıyor. Öyle, “emperyalizm”-“tam bağımsızlık” sızlanması falan da  para etmiyor artık! Bilginin demokratikleştiği bir ortamda kim daha fazla bilgiye sahipse onun borusu ötüyor! 20.yy artığı siyasetlerle, kuru gürültüyle-hamasetle kimse birşey elde edemiyor!..

Fakat şimdi düşünüyorum da, aslında süreç (bugün adına küreselleşme süreci dediğimiz süreç) ta o zamanlardan (70’leri kastediyorum) başlamış! “Bağımsız Türkiye” falan diye bağırıyorduk biz o zaman sokaklarda! Atatürk’ün Bursa Nutkunu okuyarak “solcu” olup, “bağımlı hale gelmiş” olan ülkeyi “kurtarmaya”, “ikinci bir kurtuluş savaşıyla” onu “yeniden bağımsız hale getirmeye” çalışıyorduk! Demek daha o zamanlarda başlamış statüko bozulmaya ki, onu korumak için harekete geçilmiş!!. Tabi biz o zamanlar bir hayal aleminde yaşıyorduk, işin bu taraflarının farkında değildik! Bir tek o Bursa Nutku bile bize Kemalizmin ne kadar devrimci bir ideoloji olduğunu anlatmaya yetiyordu, devrimin yolunda ilerliyorduk biz ve “karşı devrimin” açtığı hasarları gidererek, onu daha da ileriye götürmeye çalışıyorduk! Hem sonra, “Kemalizmle sol arasında aşılmaz duvarlar mı vardı ki”!!..

Evet, şimdi düşünüyorum da,  bizim solculuğumuz falan hep ne olduğu belli olmayan bir milliyetçilikmiş o zamanlar! “Ordu-gençlik elele, milli cephede”  diye bağırıyorduk sokaklarda, ve de bunları Marksizm-Leninizm-solculuk sanıyorduk!  “Önce, tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye” hedefine ulaşmayacak mıydık! “Tam bağımsızlık”la neyin kastedildiği açıktı! Ulusal sınırlar içinde, “kimseye bağımlı olmadan” yaşamak olmalıydı bu. Bu ise ancak, “1923’lerdeki ruha geri dönmekle” mümkün olabilirdi! Özlenen “demokrasi” de tabi öyle burjuva demokrasisi falan değildi! Onu, “cici demokrasi” diye küçümsüyorduk! Hedef, “halk demokrasisiydi”! Neyse artık o!

Kısacası, belki biz işin  farkında değildik ama, birileri için daha o zamanlar statükoda-ulusal duvarlarda açılmaya başlayan gedikleri kapatmakmış amaç! Gelişen kapitalizmin zayıflattığı  statükonun korunmasıymış. Biz, “bağımsızlık” falan diye “solculuk” yaptığımızı sanırken,  Devlet Sınıfı da ipleri yeni yetme burjuvalara kaptırmamak peşindeymiş meğer!. Bütün o darbelerin falan altında yatan hikâye de bundan ibaretmiş!

1970’lerin Ecevit hareketi, Osmanlı artığı Devlet Sınıfı’nın, gelişen kapitalizm karşısında,  “istenilmeyen sonucu” (yani statükonun bozulmasını) engellemek için, önce demir eldiven politikasıyla, yani “darbeyle”, daha sonra da (hemen bunun ardından) “kadife eldivenle” (Ecevit tipi bir solculukla) bozulmaya yüz tutan dengeleri yeniden yerine oturtma-sistemi stabilize etme çabasıdır. O zaman (sağ olsunlar “solcuların”da yardımıyla) bu iş tutmuştu! Toplum bir süre daha oyalandı bunlarla! Yok, “toprak kullananınmış da”, “köy kentmiş de”, “halk sektörüymüş de” falan filan! Bunların hepsi, toplumu yeniden dizayn etme meraklısı ittihatçı Devlet Sınıfı icadı, Anadolu kapitalizminin önünü kesmeye yönelik  hikâyelerdi! Ama artık bugünün dünyasında kimse yemiyor bunları! Yemiyor, çünkü artık feedback yaparak kontrol altında tutabilecekleri kapalı bir kutu kalmadı ortada!

Devletçi cephenin tek bir amacı var: Ne yapıp edip AK Parti’yi iktidardan düşürmek! Çünkü bu, “istenilmeyen sonuç”   onlar için! Bunun için bütün yöntemleri denediler şimdiye kadar. 2003’ten beri belki on adet darbe girişimi oldu. Bunların hiçbirisi tutmadı! “İrtica geliyor”, “İranlaşıyoruz” dediler gene olmadı, terör kartını kullandılar,  bölünüyoruz dediler olmadı!..Ama artık o kuş da kaçtı ellerinden! Ne kaldı başka geride?  Mezhep çatışması mı? Boşuna çaba, kapitalizmin bu kadar geliştiği bir ülkede mezhep çatışması falan kimsenin karnını doyurmaz! Ee, ne o zaman? Tek umut, içerde, gelişen kapitalizm karşısında mülksüzleşen insanların sisteme karşı olan muhalefetini kanalize ederek gerici bir milliyetçi  sol-sağ hareket  yaratarak, bunu, dışardaki 20.yy kalıntısı gerici ittifakla bütünleştirmek. Yani, o makus kaderlerini küresel düzeyde yok olma sürecini yaşayan  Türkiye düşmanı güçlerle birleştirmek!.  İşte, denize düşen yılana sarılır hesabı, Devletçi cepheyi Suriye’nin Esad’ının peşine takan,  yaratılan kaos ortamından  medet ummaya   yönelten neden budur!   Onları, “eğer bu işin sonunda AK Parti ve Erdoğan zarar görecekse varsın Türkiye de zarar görsün birşey olmaz, biz sonra onu gene düzeltiriz” noktasına getiren mantık budur!  

“İstenilmeyen sonucu” engellemek için ateşle oynayarak  güya gene negatif feedback yapmaya çalışıyor toplum mühendisleri! Ama artık mümkün değil bu, bu kez tutturamazlar!. Tutturamazlar, çünkü dünya değişti; çünkü,  statükosunu (ısı metaforunda olduğu gibi) muhafaza edebileceğiniz dışarıya kapalı bir ev-oda kalmadı artık   ortada! Bundan böyle, bu ülke en azından 150 milyar dolar ihracatı yapamazsa, insanlar aç kalırlar!. O zaman da sokaklarda ulusalcı avına çıkarlar! Bu nedenle, bırakın artık toplumla oynamayı! Elinizde halâ, olmayacak duaya “amin” diyen bir medya korosu  olsa da, toplum mühendisliğine geçit yok artık bu topraklarda..

 


[1]Bütün bir yapay zeka-bütün teknik, mekanik sistemler-bunun, bu prensibin üstüne kuruludur. Çünkü, bu evrende varolan her şey-her varlık-son tahlilde bir informasyon işleme sistemidir. Dışardan-Çevreden-“girdi” olarak aldığı informasyonları kendi içinde sahip olduğu-kayıt altında tuttuğu-bilgilerle değerlendirerek işler, ve sonra da, “çıktı” olarak ortaya çıkan sonuçlarla çevreyi etkiler..O, bütün bu işleri yaparken de varolmuş olur! Yani, varolmak, son tahlilde, bir informasyon işleme sistemi olarak, belirli bir fonksiyonu yerine getirirken sahip olunan izafi bir gerçekliktir. Herşey bu kadar basit aslında!..

[2]İşte Sibernetik-Sistem Kontrol Bilimi-denilen şey bundan ibarettir..Bu konuda daha geniş açıklamalar için bak: www.aktolga.de 4. Çalışma.

[3]Bunu yapabilirsiniz, çünkü,   toplum da, son tahlilde, çevreyle etkileşerek (madde-enerji-informasyon alışverişinde bulunarak) varolan-kendi kendini yaratan- bir informasyon işleme sisteminden başka birşey değildir..Bu konuda daha geniş açıklamalar için, www.aktolga.de 5. Çalışma.