• 15.05.2013 00:00
  • (2508)

 Aşağıdaki satırlar yazılalı daha bir hafta olmadı:

"Bir kere şunu unutun, olaylara ve süreçlere sadece Anadolu burjuvazisinin penceresinden bakarak, sadece Anadolu burjuvazisinin etkisi altında olan güçleri harekete geçirerek bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunları-demokratik cumhuriyete geçiş sorununu- çözemezsiniz! Bu iş için, bir, Kürtleri yanınıza alacaksınız-ki, bu bir ölçüde başarıldı, en azından bu konuda çok önemli bir adım atıldı-, iki, İstanbul’un büyük burjuvalarını da yanınıza alacaksınız! Yoksa, baksanıza “düşmanımın düşmanı dostumdur” çarkı dönüp duruyor, terörün biri biter diğeri başlar!.

Yazdığıma yazacağıma pişman oldum, ne güzel  „analar artık ağlamıyor“ falan derken, bir de baktık Reyhanlı’da bombalar patlamaya başladı!..Nedir bu şimdi, bu bir siyaset midir, sokağın ortasında bomba patlatıp insanları havaya uçurmak nedir, nasıl bir siyasettir bu? Hadi birileri bu işi yaptı ve onlar  da insanlıktan nasiplerini almamışlar diyelim; ya ötekiler, ne olup bittiğinin şaşkınlığı içinde bulunan insanları Suriyeli sığınmacıların bulundukları kamplara saldırtanlar, onlar kim,  onlara ne demeli? Ama bu kadar da değil,  olayın arkasından patlatılan o demeçler ne idi peki? Neymiş efendim, bu olay hükümetin yanlış-ABD emperyalizmi yanlısı-politikasının sonucuymuş da..! Reyhanlı’da insanlar öldü diye neredeyse zil takıp oynayacak adamlar!  “Bu olay AK Partiye, onun Suriye politikasına vurulan bir darbeymiş” ya, yetiyor bu onlar için, eğer sonunda AK Parti batacaksa varsın onunla birlikte Türkiye de batsın diye düşünüyor bazıları, böyle bakıyorlar bunlar siyasete!

Bu mantığı, bu kafa yapısını tanıdınız değil mi, bir zamanlar “ya Devlet başa, ya kuzgun leşe”  deniyordu bunun adına! Boşuna “Osmanlı Devleti’nin ruhu halâ yaşıyor” demiyoruz!    Ve de üstelik bütün bunları ne olduğu artık iyice belli olan bir „solculuk“-ya da „ulusalcılık“  adına yapıyorlar, Allah kahretsin böyle siyaseti de, böyle „ulusalcılığı“ da, böyle „solculuğu“da!.

Önce şu gerçeğin bir kere daha altını çizelim; bu yapılan sistem içi normal bir muhalefet falan değildir, bu düşmanlıktır, açıkça  adını koyalım bunun, bu Türkiye düşmanlığıdır! Kökleri ta o 19.yy ların Oryantalizmine dayanan bir kültür ihtilalinin ürünü devşirme düşmanlığıdır bu. Bitiyorlar artık, yok oluyorlar, sadece Türkiye’de değil, Suriye’de de bitiyorlar, bütün diğer Arap ülkelerinde de..ve direniyorlar..”batsın bu dünya” diyerekten kendileriyle birlikte herkesi de uçuruma sürüklemeye çalışıyorlar. İnanın, ellerinden gelse Öcalan’ı da çiğ çiğ yiyecek bunlar!. Müthiş bir terkedilmişlik duygusuyla nefret ediyorlar ondan da!.  Görün bakın, Türkiye düşmanlığı yakında Kürt düşmanlığına da dönüşecek, dönüştü bile zaten!..

Peki ne yapmak gerekiyor, bu nefret, bu kin, bu Türkiye düşmanlığı, bu demokratik Türkiye düşmanlığı nasıl son bulacak?

Bir tek yolu var bunun demiştik: Eskinin içinden çıkıp gelen yeninin, bütün güçlerini birleştirerek son bir hamle daha yapmak gerekiyor!. Bunun için de, nasıl ki Kürtler çekip çıkarıldıysa o Devletçi cephenin içinden, aynı şekilde İstanbul’un eski Devletçi burjuvalarının da çekilip çıkarılması, onların da demokratik cumhuriyetin saflarına kazandırılmaları gerekiyor.


Beğenelim beğenmeyelim, Türkiye’nin gerçeği budur. Bütün o Devletçi cephenin içinde yeni sisteme-demokratik cumhuriyete- entegre olabilecek iki ek dinamik bunlardır. Unutmayalım ki, yeni bir sistem, sadece, ona öncülük eden tek bir sınıfın eliyle kurulamaz! Tamam, demokratik cumhuriyet, bazılarının dediği gibi ne öyle „Kürtlerin ve Türklerin cumhuriyeti“ olacaktır, ne de İstanbul ve Anadolu burjuvalarının cumhuriyeti! Evet, bütün etnik kimlikleri olduğu gibi, burjuvaziden işçi sınıfına kadar bütün sınıf ve tabakaları da kendi içinde barındıracaktır o, ama, demokratik cumhuriyet bütün bu unsurların içine tıkıldığı bir patates çuvalı  değildir!. Etnik kimlikleri ne olursa olsun, hangi sınıfa dahil olurlarsa olsunlar, vatandaşlık statüleri bakımından eşit ve özgür bireylerin cumhuriyeti olacaktır o. Ama, işin bu noktaya gelebilmesi için, önce, eski toplumun içinde bileşenlerine ayrılmış bütün o yapıların biraraya getirilmesi, bunların yeni bir toplum paradigması içinde kaynaştırılması gerekiyor. İşte bugünün görevi budur. Aynen Mevlana’nın dediği gibi yani, „gel,  kim olursan ol gel“ diyerek, ayağı bu tarafa basan herkesi biraraya getirmek, onları ellerinden tutarak o eski bataktan çekip çıkarabilmektir günün görevi..

Neden Kürtler sorusunun cevabı apaçık sanırım. Devletçi sistem altında  en çok ezilen iki kesimden biri Kürtler olmuştur hep. Çünkü, Müslüman olmanın yanı sıra kültürel kimlikleri de ellerinden alınmaya çalışılmıştır onların. Ama, olay-demokratik cumhuriyet olayı- sacece Devletçi sistemin mazlum haline getirdiği insanların bir reaksiyonu  değildir! Yani, mazlumların ayaklanarak Devlet sınıfını alaşağı edip onların yerine iktidara oturmaları olayı değildir demokratik cumhuriyet!. Bir nitelik değişimi olayı, bir burjuva devrimi olayıdır o. Bu nedenle, eski sistemin içinde onun bir parçası olarak  gelişmiş de olsa, bir ayağıyla da yeni üretim ilişkilerinin  içinde olan eskinin Devletçi burjuvalarının da kazanılarak bu tarafa çekilmesi gerekiyor.

İki nedenle önemlidir bu. Birincisi açık, eski sistemin dayandığı en önemli dayanağıydı bunlar. Bunu, bu dayanağı çekip almak açısından önemli. İkincisi ise, Anadolu burjuvazisinin dengelenmesi açısından! Eğer bu ittifak gerçekleşmezse, devrimin öncü gücü olmaları onları çok kolay bir şekilde  güç-kuvvet zehirlenmesine götürebilir!. „Ulan biz neymişiz“ diyerekten devrimin bütün sonuçlarını kendi nefislerine maletme hastalığına yakalanabilirler!.

Ama sadece bu kadar da değil, Türkiye somutunu düşündüğünüz zaman,  burjuvazinin birliği sorununun aynı zamanda işçi sınıfının birliği sorunuyla da yakından ilişkili olduğunu görürsünüz!.  Çekin o TÜSİAD zeminini bir altlarından,  bakın o zaman o DİSK’in ve TÜRK-İŞ’in haline! İşçi aristokrasisinin oluşumu süreci Devletçi burjuvazinin oluşumu süreciyle paraleldir bizde. Devletin burjuvaları Devletin işçileriyle birlikte tarih sahnesine çıkmışlardır!.  Önce işçileri biraraya getirmeye çalışarak  hep tersinden başladık biz işe! Halbuki, onları biraraya getirmenin yolu da onların ayrılık nedenini-bunun maddi koşullarını- ortadan kaldırmaktan geçiyor!

Öyle, TÜSİAD'la gizli kapaklı görüşmeyi falan kastetmiyorum, aynen İmralı sürecinde olduğu gibi açık ve ilkeli bir şekilde, süreci kitlelerle de paylaşarak, kafalardaki neden, niçin sorularını da birlikte çözerek..yani, bu kez de burjuvazinin birliği sorununun altını çizerek başlayın  işe..Önce TÜSİAD’la bir başlayın ki, bakarsınız sonra  diğerleri de imana gelirler de onlar da yanaşırlar işbirliğine! Ülke darbe anayasasından kurtularak yeni-sivil bir anayasa hazırlamaya çalışıyor ve işçi sınıfından (ne  DİSK’ten, ne de  TÜRK-İŞ’ten) çıt yok, tuhaf değil mi bu sizce? Hani işçi sınıfı öncülük ediyordu demokrasi mücadelesine de? Nerede o işçi sınıfı, nerede duruyor o „solcu“ ve de Devletçi „sivil toplum örgütleri“ dersiniz?

Sakın, TÜSİAD’ diye tutturdun,  o da neymiş deyip geçmeyin!. Bakın, TÜSİAD'ı aradan çekip çıkarıverin o DİSK de açıkta kalır TÜRK-İŞ de! Ama sadece bunlar mı, o, "sivil toplum örgütü" diye geçinen diğer Devletçi kesim de..ve de, birkısım "solcular"- "liberal solcular" falan da açıkta kalırlar!..Kimbilir, belki de gerçek TURNUSOL KAĞIDI budur sayın Görmüş!!..Devletçi cephenin icindeki partilerle-örgütlerle falan değil, bizzat onun maddi temellerini oluşturan-harekete geçiren unsurlarla görüşeceksiniz..Örneğin, bir Doğan Medya Grubu CHP den, ya da MHP den daha önemlidir!..AB ile, Almanya ile falan uğraşmanıza da gerek yok, problemi neden onların içerdeki müttefikleriyle çözmeye çalışmıyorsunuz ki! Üstelik, hem de çözülebilir cinsten sorunlardır bunlar!. Karaalioğlu’nun deyişiyle „ülkede üretilen katma değerin yüzde 50’si, enerji dışında dış ticaretin yüzde 80’i, kurumlar vergisinin yüzde 85’i, tarım ve kamu dışındaki istihdamın yüzde 60’ı TÜSİAD’ın 600 üyesinin sahip olduğu 4 bin şirket tarafından üretiliyor“. Şaka değil bu rakamlar. Yani, Anadolu burjuvazisi falan derken kör bir jakobenizm rüzgarına kaptırmayalım kendimizi!..E..kapitalizmse kapitalizm!.. Ülke ekonomisinin yarısını temsil eden bu kesimi onun dışında mı düşüneceğiz! Tamam, Devletin koltuğunda büyümüş bunlar, ve de şimdiye kadar onunla birlikte olmuşlar, sivil topluma karşı onunla birlikte mücadele etmişler, ama bu böyledir diye gözü kör bir reaksiyona-jakobenizme kaptıramayız kendimizi.

NEDEN TÜRKİYE, TÜRKİYE’NİN ÖZELLİĞİ NEDİR?

Türkiye-Türkiye toplumu, tarihsel olarak oluşmuş-gelişmişbir sentezdir. Sadece Doğu-Batısentezi de değildir  bu; üç temel mirası temsil etmektedir Türkiye. Bunlardan ilki, Ortaasya’dan birlikte getirilen ilkel komünal toplumun bilgi temelidir. İkincisi İslam’ın, üçüncüsü ise, Doğu Roma İmparatorluğu’nun-Bizansın bilgi temeli-mirasıdır. Tabi bunlara bir de (Kemalistlerin dediği gibi sadece  Hititlerin falan değil) diğer eski Anadolu halklarının, Ermenilerin Rumların kültürel mirasını- bilgi temelini de eklemek gerekir. Çünkü buharlaşıp gitmedi o insanların bilgi temelleri,  kültürleri de. Yeni gelenlerle etkileşerek sahip oldukları bilgileri onlara da aktardılar..Öyle gelip geçici bir ittihatçı dalgası silip yok edemez zihinlere kazınmış olan bu zemini..

Herşey bir yana, yaşanılan şu anını ele alalım Türkiye’nin: İlk bakışta, bir yanda Osmanlı artığı “batıcıların-laikcilerin”, diğer yanda da Anadolu’nun sivil toplum güçlerinin yer aldığı kıyasıya bir çatışma ortamıdır bu. Ancak, sadece bu iki unsur-güç arasındaki çatışma-etkileşme bile aslında eşi bulunmaz bir hazinedir Türkiye için! Çünkü, bu çatışma-etkileşme sayesindedir ki Türkiye  yeni-modern kimliğini yaratıyor. Yani, o hergün eleştirdiğimiz Kemalist elitler-Devlet Sınıfları bile bir görevi yerine getiriyorlar! Türkiye toplumu bu     kabuklarını kıra kıra, dinazorlarla boğuşa boğuşa yeni bilgiler üretiyor ve yolunu açıyor,  ilerliyor!..

Dikkat edin, Türkiye’nin temsil ettiği “değerlerden”,  “yumuşak güçten” bahsediliyor, bu değerleri savunmaktan kaynaklanan bir “liderlikten” bahsediliyor. Bunlar alışılagelen ulus devlet kriterleri değildir!.  Sadece Suriye’de Baascıların yaptığı vahşete karşı çıkarken  değil, İsrail’in temsil ettiği vahşete, insanlık dışı “ambargoya” karşı çıkarken de  Türkiye ulus devlet kimliğiyle yer almıyor  mücadelede. Belirli değerleri savunarak bir sivil toplum gücü olarak yer alıyor. Ve onun gücü de zaten buradan geliyor. Bir Amerika’nın bile yutkunmaktan başka birşey yapamadığı koşullarda global vicdanı bugün artık Türkiye temsil ediyor. Ben size birşey söyleyeyim mi, görün bakın,  Obama’yı bile o beğenmediğiniz  Erdoğan kurtaracak bu haydutların elinden!..