• 4.05.2013 00:00
  • (2597)

 DEMOKRATİK CUMHURİYETE GİDEN YOLDA BİR KERE DAHA İSTANBUL ANADOLU SAVAŞLARI!..NEDEN BU KONUDA DA YENİ BİR AÇILIM GEREKİYOR?..

 

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ

DEVLETÇİ BURJUVAZİNİN EVRİMİ..

NEDEN YENİ BİR AÇILIM..

YENİ BİR BURJUVAZİ AMA..

TEK BİR ÇÖZÜM YOLU VARDIR, O DA DEMOKRATİKLEŞME..

DEMOKRATİK CUMHURİYETİ İNŞA ETMEK..

NEDEN İSTANBUL BURJUVAZİSİ VE KÜRTLER..

KENDİ TARİHİNİZİ İYİ BİLMEK ZORUNDASINIZ..

Bundan bir süre önce bir yazı kaleme almıştım: “Türkiye’de sınıf mücadeleleri..Nerede bulunuyoruz? İstanbul-Anadolu Savaşları, Yeni-Sivil Anayasa yapımı  ve Kürt Sorunu”[1]. Burada, içinde bulunduğumuz burjuva devrimi sürecinde yeni bir aşamaya geldiğimizin altını çizerek,  bundan sonra artık önümüzde duran iki önemli sorunun (yeni, sivil bir anayasa yapımının  ve Kürt sorununun) çözümü için mutlaka burjuvazinin  kendi içinde birliği  (eski sistemin içinde oluşup gelen Devletçi Tüsiad’cı İstanbul kanadıyla, devrimin öncü kuvveti Anadolu burjuvazisi arasında işin ruhuna uygun bir ittifakı) sağlaması gerektiğini söylüyordum.

Tabi benim burada söylemeye çalıştığım “birlik”, TÜSİAD’cı-Devletçi burjuvazinin (şimdiye kadar yaptıkları gibi) gelişmekte olan burjuva devrimini sulandırarak yolundan saptırmak, devrimin öncü kuvveti Anadolu burjuvazisine   boyunduruk takarak onu da Devletçi sistemin içine çekmek amacıyla tasarladığı cinsten bir “uzlaşma” değildi! Tam tersine, devrimin daha da ileriye gidebilmesi için  kapitalist işletme sisteminin genel kuralları içinde  bir tür ittifaktan bahsediyordum ben. Bundan da  amaç, Devletçi burjuvazinin Devlet sınıfıyla olan ittifakına son verebilmek, onu da devrimin saflarına çekebilmekti. En azından,   küresel dünyaya açıldıktan sonra onların da artık Devletle olan göbek bağlarının koptuğunu, Devletçi cepheyle olan  geleneksel ittifaklarının artık eski varoluşsal anlamını kaybettiğini ortaya koyarak, onları da demokratik devrimci cephenin içine çekmenin mümkün hale geldiğini anlatmak istiyordum. Hernekadar Devletin koltuğu altında iç pazarı sömürerek gelişmiş olsalar da,     küresel demokratik devrimin onları da etkilediğini ve varoluş koşulları itibariyle onların da artık ulusalcı cepheden ayrıştığını (kafaları bir yanda gövdeleri başka bir yanda hale geldiklerini) ifade etmeye çalışıyordum.

Ama tabi öyle, birilerinin bazı şeyleri  öngörerek ifade etmesi  yetmiyor!  Çoğu durumda, bunların hayatın içinde yaşanılarak anlaşılması da  gerekiyor!  Yani, hernekadar toplumsal etkileşim  süreçleri (kimyanın konusunu oluşturan doğal etkileşim süreçlerinden farklı olarak)  bilişsel öngörüler yoluyla daha  önceden açıklanabilirlermiş gibi görünseler de,  pratikte işler genede böyle yürümüyor. Çünkü, sürece katılan unsurların bilinçlerini belirleyen maddi varoluş koşulları herkes için aynı değil!. Statükoyu temsil edenlerle, eskinin içinden çıkıp gelenlerin algıları arasındaki farklar, son kararı  ve problemin çözümünü genede sosyal pratiğe bırakıyor!.

Bu yazıyla İstanbul-Anadolu savaşları konusunu tekrar gündeme taşıma ihtiyacı hissetmem de  bu tesbitle ilgili. “Kürt savaşlarında” olduğu gibi bu alanda da öyle hergün birkaç kişi ölerek kan dökülmediği için, olayın boyutları ve sonuçları pek öyle kolay farkedilemiyor!. Herkes (bütün toplumsal aktörler) sadece kendi çıkarını düşünerek, yani kendi penceresinden bakarak  yol aldığı için, kiminle birlikte duracağını, hedefe varmak için nelere dikkat etmesi gerektiğini her zaman tam olarak kestiremiyor. Bu durumda da tabi sürecin kör mantığına bırakılıyor birçok şey! 

Konu aslında  Kürt sorunu kadar önemli bence. Eğer demokratik  cumhuriyetin üst yapısını kurabilmeyi başarmaksa amaç, biribiriyle ilişkili olan bütün bu konuları gene ancak birarada ele alarak çözebiliriz. Kürt sorunu diyoruz, açılım diyoruz,  silahların bırakılmasıyla bitiyor mu herşey? Yeni bir anayasa yapamadan nasıl çözüldü gözüyle bakacaksınız bu soruna.  Peki  yeni bir anayasayı kiminle-nasıl yapacaksınız? Ben yaptım oldu mu diyeceksiniz? Ama bunun için bile belirli bazı şeylere ihtiyaç var, çünkü yalnız siz yaşamıyorsunuz bu toplumda. Başkanlık sistemi diyorsunuz, bunu  nasıl başaracaksınız peki? Bakın ben size bir denklem kurayım:

Yeni bir anayasa yapımı sorunu + Kürt sorunu + başkanlık sistemi sorunu + İstanbul-Anadolu savaşları sorunu + bölgesel dış politika sorunları ve de +(bütün bunlardan daha az önemli olmayan) “cari açık” sorunu= Demokratik cumhuriyet!.

Denklemin içinde yer alan bütün bu  sorunlar direkt olarak biribiriyle bağlantılıdır. Ya hepsini birden çözersiniz, ya da hiçbirini çözemezsiniz. Yani öyle, istediğim kadarını, kendi dar sınıfsal çıkarlarımın elverdiği kadarını çözerim, gerisi beni ilgilendirmez-bana ne diyemezsiniz.

İkinci bir nokta da, zaman sorunu! Bütün bu sorunlarla-problemlerin çözümüyle zaman faktörü arasındaki birebir ilişki sorunu.  Şunu unutmamanız gerekiyor ki, yukardaki denklemde bulunan sorunlardan hiçbirini erteleme lüksünüz yok. Ayrıca, bunları ancak   belirli bir takvime uygun olarak çözmeniz de gerekiyor. Yani, belirli bir zaman var önünüzde ve siz bu zaman içinde ya bu denklemi çözersiniz ya da o (bu sorunlar) sizi çözecek! Unutmayın ki 21.yy da yaşıyoruz. Eskiden on yılda yirmi yılda yaşanılan süreçler şimdi on günde, bazan daha da kısa bir zaman aralığında  yaşanıyor.  Bu nedenle, ya elini çabuk tutarak gidişe uyduracaksın kendini, ya da o gidiş seni kendisine uyduracak!. Tabi bu ikinci durumda meydana gelecek kayıplar ayrı bir konu! Kısacası, tarihin yeniden yazıldığı şu günlerde bazı konuları günlük çıkarlarımızın ötesine taşıyarak görebilmemiz gerekiyor. Tabi eğer sürecin sancısız ve hızlı gelişmesini istiyorsak, yoksa, baraj patlamış bir kere, bu suyun akışını kimse durduramaz artık!..

Konuyu şöyle kısaca bir özetlemeye çalışalım:

DEVLETÇİ BURJUVAZİNİN DÜNDEN BUGÜNE EVRİMİ..

Devletçi burjuvazinin  evrimi, yani, bunların Devletin koltuğu altında yetişmiş olmaktan kaynaklanan duygusal alt kimliklerinin farkına vararak bir üst düzeyde bilişsel bir kimliği üretebilecek konuma erişmeleri sadece öyle isteğe bağlı sübjektif bir olay değildir. Bunun, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi sürecine ilişkin derin objektif temelleri vardır. Bu konuyu daha önceki çalışmalarda bütün ayrıntılarıyla ele aldığımız için burada sadece varılan sonucun altını çizmekle yetineceğim.

Devletçi burjuvazi kendi varoluş koşullarının sonucu olarak içe kapalı bir ortamda-Devletin koruyucu kanatları altında   daha başından itibaren tekelci asalak bir sınıf olarak ortaya çıkmıştır. Yani evet, bunlara da  tekelci  diyoruz ama, bunlarla Batıdaki tekelci burjuvalar arasında bir paralellik falan kurmamak gerekir. Batılı tekelci burjuvalar rekabet ortamı içinde tekelleşerek bu  konuma ulaştıkları halde, bizim Devletçi tekelciler daha başından itibaren bu durumdadırlar. Burada, Devletle aralarındaki ilişki,  biribirlerinin varoluş koşulu olmaları esasına dayanıyor. Devlet, kendisine bağlı bir Devletçi kapitalizm (devlet kapitalizmi değil, Devletçi kapitalizm..bu ikisi farklıdır) yaratarak “modernleşmek”, kendi varoluş koşullarını ölümsüz hale getirmek isterken, Devletçi burjuvalar da bu ortamın-bu yöndeki çabaların sonucu olarak doğup gelişiyorlar. Ama dikkat ederseniz burada ilişkinin mevcut hali-statükoyu-temsil eden tarafı hep Devlet-Devlet sınıfı. Devlet sınıfı-Devletçi burjuva birlik ve çelişkisi-diyalektiği  içinde sürecin gelişen-varolanı inkâra yönelik yanı ise Devletçi burjuva tarafı.

Sözü uzatarak konunun dışına çıkmak istemiyorum.  1950-DP hareketini, 1960’ın büyük tablo içindeki yerini falan daha önce ele aldık. 1965’te  Demirel’le birlikte kurulan dengenin ne anlama geldiğini de daha önce gördük[2]. Bu süreç içinde Anadolu burjuvazisinin gelişme çizgisini-diyalektiğini de  ele almaya çalıştık. Seksenler ise,  değişen dünya koşulları içinde mevcut dengenin artık korunamaz hale geldiği bir ortamı işaret ediyordu. Sadece Anadolu kapitalistlerinin gelişimi ve kendilerine ayrılan payı yetersiz bulmaları açısından değil. Aynı zamanda, Devletçi burjuvalar için de artık ülke sınırları dar geliyor-tekelci konumlarına rağmen-sadece iç pazarı sömürmek onlar için de artık yetersiz kalıyordu. Bir şekilde dışa açılmanın zamanı gelmişti. İşte, Evren-Özal diyalektiği bunu anlatır. Evren’in temsil ettiği Devlet sınıfıyla birlikte o günlere kadar gelen Devletçi burjuvazi Özal’la birlikte eski müttefikine artık sen şöyle biraz köşene çekil, gene kal yerinde, ama kapıların biraz açılmasına da karışma diyordu[3]..

Sonrasını biliyoruz! Açılan o kapılardan içeriye giren temiz hava  sistemi süratle değiştirmeye, eski dengeleri altüst etmeye başladı. Herşeyden önce, Devletçi burjuvazi  sadece iç pazarla yetinen o eski Devletçi burjuvazi değildi artık.

Özal’ın uçağında onunla birlikte dış pazarlar bulmaya giden burjuvaların hepsi Anadolu burjuvaları değildi! Kısa zamanda Devletçisi-Anadolucusu hepsi dışa açılarak ürettiklerini dış pazarlarda da satmaya başladılar. Burjuvazinin her iki kanadı da para kazanmanın  bu yeni yolunu keşfetmişlerdi artık.

Ama bu arada içerdeki sınıf mücadelesi de hiç durmuyordu tabi. Çünkü, burjuvazinin her iki kanadı da en azından o eski alışkanlığı devam ettirerek  Devletin  koruyucu-yol açıcı  desteğini hep arkalarında görmek istiyorlardı. Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmayı göze alamıyordu hiç kimse!

Evet, AK Parti’nin arkasına geniş kitlelerin  desteğini de alarak iktidara gelişi olayı  bir anlamda  Anadolu burjuvazisinin varolan eski dengeleri altüst ederek iktidara gelişini temsil ediyordu, bu doğrudur; ama,  sadece burjuvazi içi bir iktidar değişimi olayı değildi bu. Devletçi burjuvazi  bağımsız bir sınıf olarak doğup gelişmediği için,  Türkiye toplumunun tarihsel gelişme süreci içinde onun hiçbir zaman Devletin-Devlet sınıfının-dışında bağımsız bir siyasi kimliği-buna bağlı olarak da bir iktidar gücü olma özelliği olmamıştı. O, hep varoluş gerekçesi olan Devletin kucağında kalmış, onun gölgesinde iş tutan bir güç- alt sınıf olagelmişti. Bu nedenle, AK Parti’nin  iktidara gelmesi olayı aynı zamanda Türkiye’nin tarihsel gelişme diyalektiğine özgü bir burjuva devrimi olayıdır da. AK Parti iktidarıyla birlikte  niteliksel olarak antika bir sınıf olan-Osmanlı artığı Devlet sınıfı yerini gerçek anlamda bir burjuva iktidarına bırakmıştır. Üretim araçlarının mülkiyetini kendi tasarrufu altında tutan bir sınıf-Osmanlı artığı  Devlet sınıfı- yerini özel mülkiyeti temel alan bir başka sınıfa terketmektedir.  

Anadolu burjuvazisinin konumu ve rolü böyle. Elde burjuva devrimi bayrağı, Türkiye’ye özgü bir burjuva devrimini ileriye doğru götüren lokomotif güç-sınıf  bunlar. Peki ya ötekiler, yani Devletçi burjuvalar onların konumu ne olacaktı bu dönüşümden sonra? Eski Devletçi kabukları kırılan, ister istemez artık kendi ayakları üzerinde yürümek zorunda kalan Devletçi burjuvalar nasıl yol alacaklardı bundan sonra?

Önce şu gerçeğin altını çizelim bir kere daha: Madde ile bilinç arasındaki ilişkide önce gelen daima maddi gerçekliktir. Bilinç-kimlik dediğimiz nöronal etkinlik daima ortaya çıkan maddi gerçekliğin varoluş fonksiyonu olarak belirir. Bu nedenle,  Devletçi kabuk kırıldıktan sonra çırılçıplak kendi ayakları üzerinde kalıveren Devletçi burjuvalar da hemen  yeni duruma uyum sağlayarak yeni bir kimlikle yola devam etme noktasına gelemediler. Uzun bir süre-paradoksal bir şekilde- eski Devlet sınıfı’nın karşı devrimci muhalefet cephesi içindeki “modern” bir unsuru  olarak  yerlerini muhafaza ettiler. O kadar ilginç bir durumdu ki bu, üretim süreci içindeki yerleriyle modern anlamda bir burjuva olan bu sınıf (ki bunlar artık o eski ithal ikameci, iç pazarı sömürmekle yetinen tekelci burjuvalar olmaktan  çıkmışlar, dünyaya açılma sürecinin içine girmişlerdi) kendi objektif gerçekliğiyle ters düşen bir siyasi konumu sürdürme pozisyonundan  kurtulamıyor, Devletçi cephenin dışına çıkamıyordu. Nedeni açıktı! O alan, yani Devlet dışı alan Anadolu burjuvaları tarafından tutulmuştu da ondan! Devrimin bayrağını taşıyan, sürecin siyasi anlamda lokomotifi olan, bir anlamda rakipleri olan “öteki” burjuvalardı da ondan!..Bu garip durumu daha iyi kavrayabilmek için aşağıdaki rakamlara bir bakalım:      

Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç diyor ki, “2013 yılında Türkiye (tahminen) yüzde 5 büyür, biz ise grup olarak bunun 1,5-2 katı büyürüz”. Mustafa Koç’un bu tahmininin gerçekleşeceğini söylemek  kehanet olmaz aslında[4]. Çünkü,  Koç Grubu son 10 yılda; yani AK Parti iktidarları döneminde Türkiye ortalamasının kat kat üzerinde büyümeyi başarmış  bir işletmeler bütünüdür. Şöyle ifade edelim: 2002 yılında ödenmiş sermayesi 203 milyon lira iken, 2011 yılında 2 milyar 536 milyon liraya ulaşmıştır. 2002 yılında holdingin (borsa üzerinden) piyasa değeri 2.1 milyar dolar iken, 2011 sonunda bu değer 11.8 milyar doları  bulmuştur.  2002 yılında toplam varlıkları 681 milyon lira iken, 2011 yılı bittiğinde bu rakam  98 milyar liraya ulaşır. Grubun 2002’de birkaç milyon seviyesinde olan yıllık net karı 2011’de 3 milyar 148 milyon lira olarak kaydedilmiştir.

Son on yılda  AK Parti iktidarları boyunca Koç Grubu’nun bu parlak ticari başarısı Türkiye ekonomisinin gelişimini olduğu kadar serbest piyasanın AK Parti iktidarı karşısındaki bağımsızlığını da gösterir. Yani, son on yıl boyunca AK Parti iktidarları siyasi anlamda Anadolu burjuvalarının iktidarı olarak tanımlansa bile, pratikte, Devletçi burjuvalar olarak anılan “öteki” burjuvalar da bu dönemin nimetlerinden en az Anadolu burjuvaları kadar yararlanmışlardır. Bunun nedeni açıktır. Evet,  iktidar Anadolu burjuvalarının elindedir, ama uygulanan politika, dışa açılma, küresel pazarlarda söz sahibi haline gelme, yani daha fazla üretip ihraç ederek “kazan kazan” yoluyla zenginleşme politikasıdır. Ki bu  da artık sadece Anadolu burjuvalarının değil eskinin Devletçi burjuvalarının da tercih ettikleri bir politikadır.

Ne kadar ilginç ve paradoksal bir durum değil mi,  eski Devletçi-İstanbul burjuvaları son on yıl boyunca da,   siyasi olarak  halâ karşı devrimci-Devletçi cephenin içinde yer almalarına rağmen,  pratikte  Anadolu burjuvalarıyla birlikte burjuva devriminin açtığı yoldan yürüyorlar! Bir yandan  AK Parti iktidarının kendi zenginlerini kayırdığını falan söyleyerek ona karşı mücadele ederlerken, diğer yandan da  daha AK Parti iktidarının o ilk yıllarında-2005-bile örneğin en büyük KİT özelleştirmelerinden biri olan Tüpraş ihalesini kazanarak kendi gruplarına katabiliyorlardı.

TÜSİAD’ın ekonomi dünyasında ve dolayısıyla siyasi atmosferdeki ağırlığını anlatmaya gerek yok. Ülkede üretilen katma değerin yüzde 50’si, enerji dışında dış ticaretin yüzde 80’i, kurumlar vergisinin yüzde 85’i, tarım ve kamu dışındaki istihdamın yüzde 60’ı TÜSİAD’ın 600 üyesinin sahip olduğu 4 bin şirket tarafından üretiliyor.

Evet, bilinç geriden geliyor, bu doğru. Ama artık bu alanda da bazı taşlar yerinden oynuyor gibi. Şu sözler 2013 Ocağına kadar TÜSİAD başkanlığını yürüten Ü.Boyner’e ait:

“Türkiye sivilleşme açısından çok önemli bir noktaya geldi. Kendisini askeri vesayetten kurtardı...”

TÜSİAD’ın davetinden edindiği izlenimleri şöyle açıklıyor Karaalioğlu:   “Yıllardır askeri vesayetin paralelinde görülen ve en çok da bu nedenle eleştirilerin hedefinde olan bir kurumun bugün askeri vesayetten kurtuluşu bir başarı olarak görmesi bile başlı başına başarıdır. Değişim dediğimiz şeyin bir parçası da budur”. Ve devam ediyor Karaalioğlu: “Esasen, Ümit Boyner’in Kürt sorunu başta olmak üzere, anayasa, başörtüsü vb gibi tartışmalı noktalardaki pozisyonu demokrasi hattındadır. Sohbette de bu esnekliği ve cesareti her konuda başarıyla hissettirdi. Görüşlerinin tamamına katılıp katılmamak elbette entelektüel tartışma konusu olabilir ama karşınızda bir demokratın varlığını görüyorsunuz”.

Karaalioğlu şöyle devam ediyor: “TÜSİAD’ın özellikle 28 Şubat’taki çizgisiyle kıyaslandığında bugün geldiği nokta ülkenin topyekün demokratikleşmesi açısından fayda hanesine yazılacak bir değişimi ifa ediyor. Ümit Hanım, 28 Şubat’ta “5’li çete” içinde bulunmadıklarını ve bu yüzden o döneme ilişkin suçlamaların da haksız olduğunu söylüyor. Bu itiraz, TÜSİAD’ın 28 Şubat’ta bir rol oynamadığını açıklamak için yeterli değildir. Bırakın 28 Şubat’ı, sürecin öncesi ve sonrasında özellikle başörtüsü ve dini görünürlük konularında bugün savunamadıkları birçok yanlışları olmuştur. İmaj ile hakikat arasında anlamlı bir fark yoktur. Patronlar, ekonomik varlıklarını ve sistem üzerindeki ağırlıklarını korumak ve sürdürmek için yükselen yeni siyasi ve sosyal dalgayı bir tehdit olarak görmüşler ve buna göre davranmışlardır. Düne dair analizleri böyleydi...

Bugün ise, TÜSİAD Başkanı’nın ifadelerinden artık o analizi yapmadıkları izlenimi alıyoruz. Ümit Boyner, özgürlükçü, vesayet karşıtı ve dindarlıkla kavgayı bırakan bir profili anlatıyor.

Bir arkadaşımız, “Sizden sonra gelecek Muharrem Yılmaz’a ne tavsiye ediyorsunuz?” diye sordu. Ümit Hanım da bu soruyu nezaketle gülerek cevapladı. Naçizane tavsiye bizden gelsin... Değişimi sahicileştirmeye, derinleştirmeye ve kalıcılaştırmaya devam etmek lazım. TÜSİAD’ın topluma daha çok demokrasi borcu vardır[5]”.

Aynen! Karaalioğlu meseleyi o kadar güzel ortaya koymuş ki, aslında benim söylemeye çalıştığım  herşey var bu satırların arasında.

 

 

 



[1]www.aktolga.de Aktüel Köşe Yazıları, Ocak 2012

[2]www.aktolga.de „Osmanlı’dan Bu Yana Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Diyalektiği“, Makaleler..

[3]Özal’ın hangi dört eğilimi nasıl biraraya getirdiğini falan daha önce ele almıştık..Erdoğan’a akıl veren danışmanlarının Özal deneyimini iyi kavramaları gerekiyor!..

[4]Koç’un gazetecilerle yaptığı (içeriği gazetelerde yeralan) sohbetten..

[5]M.Karaalioğlu, 21 Aralık 2012, Star Gazetesi

DEVAM EDECEK