• 30.04.2013 00:00
  • (7894)

 “Taraf” gazetesini-ve “ittihatçı liberalizmi” eleştiren bu makale  2008 yılında kaleme alınmıştı[1]! Makalenin tamamını okursanız, hem olayın boyutlarını daha iyi kavrarsınız, hem de  işin renginin  daha o zamandan  belli olduğunu görürsünüz! Aslında bu yazıyı ben çoktan arşivime koymuştum, bir hatıra olarak dursun orda diye düşünüyordum! Ama, son günlerde  yaşanılan ikinci “Taraf” operasyonuyla birlikte konu gene aktüel hale geldi. Onlar aynı yemeği ısıtarak önümüze getirmeye cesaret ederler de ben durur muyum, bazı küçük redaksiyonlarla ben de aynı şeyi yapıyorum, belki bazı şeyler unutulmuştur diye!..  

Şunu hiç unutmayalım, ne ittihatçılık, ne de onun türevleri öyle kolay kolay sona ermez bu ülkede! Çünkü, maddi temelleri bir yana, işin bir de artık “gelenek” haline gelen tarihsel-kültürel boyutu vardır. Pozitivizm-toplum mühendisliği yaparak yukardan aşağıya doğru toplumu değiştirme anlayışı- sadece Batı’dan ithal edilen felsefi bir akım değildir bizde! Bu anlayış bizim antika tarihten gelen “Tarihsel Devrim” geleneğimizin üzerine oturur. Bu ülkenin, kendilerine “solcu”-“ilerici” diyen  jöntürk kökenli aydınları boşuna “asker sivil aydınların” öncülüğünde  “devrim teorileri” yaratmamışlardır! Bu açıdan bakınca, “burjuva devrimcisi” rolü oynayarak yapılan “devrimci” faaliyetlerle “işçi sınıfı devrimcisi” rolü oynayarak yapılan “devrimci”  faaliyetler arasında hiçbir fark yoktur! Bunların hepsi aynı ittihatçı pozitivist geleneğin türevleri olarak bir ve aynı kapıya çıkarlar! Ki o da ne kadar gizlerseniz gizleyin ucu son tahlilde Devlet’e,  bir şekilde onu kurtarma içgüdüsüne dayanır!

Biliyorum, hemen denecek ki, ne alakası var Devletle, Devleti kurtarmayla; adamlar “Marksizm” diyor, “II.Cumhuriyet” diyor, “AB” diyor, hatta, “Cami-Kışla teorileri” yaparak hem Kemalist, hem de İslami diktaya karşı olduklarını söylüyorlar, bütün bunların Devletle ne alakası var?

Peki, ben size şunu sorayım o zaman, bir zamanlar başka birileri de diyorlardı ki, Osmanlı Devleti’ni yıktık, parçaladık, onun yerine halk idaresi olarak Cumhuriyet’i kurduk, artık modernleştik! Gerçekten böyle miydi peki olay? Daha açık bir soru daha sorayım ben size: Söyler misiniz bana kimdir son Osmanlı Padişahı? Sakın bana Vahdettin falan demeyin, ayıp olur sonra A.Necdet Sezer’e!

Bakın, senelerce hepimiz kuzu kuzu inandık bu palavralara demiyorum; çünkü, bizim hepimiz -o kendine aydın diyerek halktan kopan çokbilmiş jöntürkleri, Kemalist ittihatçıları kastediyorum- yeni tipten devşirmeleriz! Yani bir tür biyolojik robotlarız biz hepimiz[2]!. Nasıl ki bir robota başka bir program koyunca o başka bir kimliğe sahip oluyor, bizi de o hale getirmişler(di)!. Köklerimizden kopararak beyinlerimizi yeniden inşa etmişler(di) bizim!. Derya içre olupta deryaya yabancılaşan, onun farkında olmayan balıklar haline getirmişler(di) bizleri!

Allah kahretsin, hep o II.Mahmut’tan sonra başlamış bu süreç! Eski tipten devşirmeciliğe son vererek yeniçerileri yok eden o “ilerici” padişah” başlatmış bütün bu modern devşirmecilik sistemini. Eskiden ailelerinden koparılıp alınan gayrımüslim çocukların beyinleri yıkanarak oluşturulurmuş devşirmecilik.  Sonra, aynı işlem, özünde birşey değişmeden  Müslüman çocuklarına uygulanmaya başlanmış.  İşin özü, geleneksel kültürün-bilgi temelinin yerine başka bir kültürü-bilgi temelini inşa etmek hep. Bütün o “batılılaşmak”, “yeni, çağdaş  insan tipleri yaratarak” toplumu yeniden inşa etmek çabalarının altında yatan hep bu!  Siz sanıyorsunuz ki bunların ağzı farklı laflar yapınca içleri de farklı oluyor. Ama öyle değil işte! Karşınızdakinin bir tür biyolojik robot olduğunu anlayamadığınız sürece bu işin sırrını çözemezsiniz!

Otuz yıldır devam eden bir savaş hali var toplumda. Binlerce insan ölmüş bu arada. Ve öyle bir an geliyor ki, savaşan taraflar “yeter artık”, “artık silahlar sussun fikirler-siyaset konuşsun” diyorlar. Ve sen buna sevinemiyorsun! Ikınıyorsun, sıkınıyorsun, direkt  olarak karşı da çıkamayınca, binbir dereden su getirerek bahaneler yaratmaya çalışıyorsun! O da mı olmadı, hemen “solcu” damarların kabarıyor, “nasıl olur” diyorsun, “ne aldın ki karşılığında silahları bırakıyorsun”!.Aynı  teşkilatın “sağ” kanat unsurları, “ne verdiniz karşılığında”, “ey millet, bunlar ülkeyi bölüyorlar” diye çığlık atarlarken, sen de güya tam tersinden, “ne aldınız ki  karşılığında silahları bırakıyorsunuz, bunun adı ihanettire” getiriyorsun işi! “Artık silahlar sussun, fikirler-siyaset konuşsun” birşey ifade etmiyor sizin için! Niye mi? Çünkü belirli bir kitle temeliniz olmadığı için fikirlerin, siyasetin konuşulduğu bir ortamda ekmek yok size! Öyle seçim yoluyla falan iktidar yüzü göremeyeceğinizi biliyorsunuz ya! Kaos, kavga ortamından medet ummanın nedeni budur!. Ve de bunun  adı “devrimcilik” oluyor!

İttihatçılığın her türlüsünün-bu arada “liberal” çeşidinin de iki temel güç kaynağı vardır. Birincisi açık, Devletçi sistemdir, Osmanlı’dan bu yana gelen “tarihsel devrim geleneğidir”. İkincisi ise, hiç şüpheniz olmasın, Batı’dır! Çünkü bütün o jöntürk geleneği ve devşirme sistemi, beyinlerine Batı kültürü şırınga edilerek kendi bilgi temellerinden koparılmış insanlardan oluşmaktadır. Bunlar hık deseler bunun hemen  Batı’da rezonans bulmasının nedeni budur! Arada öyle bir işbirliği vardır ki, Türkiye hakkındaki bütün haberleri de bunlardan alır Batı! Oryantalizmin içerdeki yüzüdür bizde ittihatçılık. Adamlar “beyaz ırk üstündür” dediler diye kendilerinin de beyaz olduğunu ispat için kafataslarını bile ölçme ihtiyacı hissetmişler bunlar!. “Üstün olan”-“çağdaş”, “modern” olan, “evrensel hukuku” temsil eden hep o Batı’dır bunların gözünde. Bize ait olupta kötü olan ne varsa bunları da İslam temsil eder!. Anlayış budur! Topluma belirli bir kök salmışlıkları olmadığı için  her kılığa girebilir bunlar.  “Sağcı” da olurlar “solcu” da, hatta burjuva, ya da işçi bile olurlar! Bu nedenle, bu ülkede kimin ne dediğine değil nerede durduğuna bakacaksınız. Bunlar kolayca, dün başka, bugün başka kılığa girebilirler, ama hiçbir şekilde durdukları yeri-mahalleyi değiştiremezler!..Çünkü, o “mahalle baskısı” denilen çekim gücü, mahalleye mensup insanların beyinlerinin içine kadar uzanır, ucu onların kimlik oluşturma sürecinin temelini teşkil eden kültüre-bilgi temeline varır!

Aydın olmak nasıl birşeydir, kime aydın denir, aydın yabancılaşması nedir?

         Bir toplumda “aydın” diye kime denir? O toplumun kendi kendini üretmesi sürecinde ortaya çıkan bilgileri-toplumsal bilinci-temsil eden, toplum adına bunları ifade eden kişilere denmez mi aydın diye? Yani aydın, içinde yaşadığı toplumun kendi iç dinamikleriyle kendi kendini üretmesi sürecinin ürünü olan kişidir. Daha çok, ya da en çok bilgiye sahip olan değildir aydın[3]! Çünkü bilgiyi sadece senin içinde yaşadığın toplum üretmiyor ki!. Başka toplumlar da yapıyorlar bu işi! Bu nedenle, toplumsal gelişme sürecinde senden-senin toplumundan-daha ileri basamaklarda bulunanlar elbette ki sana göre daha fazla-ya da daha farklı- bilgilere sahip olacaklardır. Onlar, aynı-ya da benzer- yollardan daha önce geçtikleri için, senin daha sonra sahip olacağın bilgilere onların daha önceden sahip oluyor olmaları doğaldır. Ne olacak  o zaman? Sen elbette ki bunları alacaksın, kendi bilgilerini olgunlaştırmada, geliştirmede elbette ki bütün  bunlardan yararlanacaksın; ama sen  tutupta bunları-bu bilgileri-  “nasıl olsa biz de ilerde onlarla aynı duruma geleceğiz”  diyerekten, “süreci hızlandırmak için” yukardan aşağıya doğru-zorla-kendi toplumuna kabul ettirmeye çalışırsan, o zaman işler değişir! O zaman sen “en doğru”-“en ileri” fikirleri-bilgileri-düşünceleri dile getiriyor-ifade ediyor-olsan bile (bu fikirler “aslında” o toplumda yaşayan insanlar için gerçekten yaşamsal öneme sahip  fikirler olsalar bile) gene de, bunlar o toplumun o an sahip olduğu gelişme düzeyine-bilgi seviyesine uygun olmadıkları için, insanlar seni anlamazlar-anlayamazlar- ve seni, “dış-yabancı- kaynaklı” belirli fikirleri kendilerine zorla kabul ettirmeye çalışan, kendilerinden olmayan birisi gibi  görürler, sana karşı reaksiyon göstererek cephe alırlar. Çünkü insanlar, ya o an senin önerdiğin “değişime” henüz daha hazır değildir, ya da senin önerilerin onların yaşam bilgileriyle-kültürel temelleriyle-uyuşmamaktadır. Sen, dışardan yarım yamalak öğrendiğin bilgileri,  bunların kendi toplumundaki karşılıklarının neler olabileceğine dikkat etmeden içinde yaşadığın topluma uygulamaya kalktığın için (bunları yukardan aşağıya doğru  dikte ederek insanlara öğretmeye kalktığın için), bu durumda onları bir kuvvet-güç kullanarak  belirli bir değişime zorlamış oluyorsun ki, bu da sonuç olarak, o toplumun içindeki insanları buna -bu değişime- karşı çıkmaya, sahip oldukları konumu-yeri muhafaza etmeye zorlar. İnsanlar, aslında o an    sahip oldukları kişiliklerini-kimliklerini tehdit altında gördükleri için (senin önerdiğin değişime hazır olmadıkları, bunu anlayamadıkları için)  sana karşı çıkmaktadır. Arada bir kopukluk vardır yani –ve de aradaki mesafe gittikçe açılmaya başlar! Sen,  olandan değil de olmasını istediğinden yola çıkarak hareket ettiğin  için,  sanki  başka bir gezegenden paraşütle inmiş biri gibisindir insanların gözünde! Ve öyle olur ki, bir süre  sonra artık sen kendini “aydın”-“ilerici” olarak nitelendirerek     iyice insanlardan ayırmaya başlarsın,  içinde yaşadığın toplum, bu toplumun insanları da “gerici” olmuş olurlar tabi sana göre!

Tanzimat, ya da jöntürk aydın’lığı!..

İşte bizde Tanzimat’tan buyana yaşanılan  yabancılaşmanın vardığı nokta budur. Devleti “çağdaşlaştırarak” kurtarmak telaşıyla içinde yaşadıkları toplumdan kopan “aydınların”  topluma yabancılaşmalarının  temeli budur. Jöntürklerden İttihatçılara“, “Cumhuriyet Devrimcilerinden” “solculara” ve de günümüzdeki “liberallere” kadar bütün o “tepeden inmeci” “Türkiye aydınlarının”[4] dramının-çelişkisinin kaynağı budur.  

Alın bizim kuşağı (68 Kuşağını), yanlış şeyler miydi bizim söylediklerimiz? “Demokrasi” diyorduk, “insanın insanı sömürmesine karşıyız” diyorduk, kısacası, akla gelebilecek her türlü “iyi”-“güzel” şeyleri söylüyor-öneriyorduk. Ama ne oldu sonunda? Sonunda, antika Devletçi düzenle Anadolu kapitalizmi arasındaki mücadelede (Devlet  Sınıfıyla Anadolu burjuvazisi arasındaki mücadelede) objektif olarak Anadolu burjuvazisine karşı Devletin-Devlet Sınıfının tarafında yer almış olduk! Devlete[5] karşı mücadele ediyoruz derken kendimizi bir anda onun kucağında bulduk! Niye? Nedeni açık! “Mücadeleyi”, toplumun  o an içinde bulunduğu gelişme-ilerleme sürecinin diyalektiğiyle bağdaştıramadıkta ondan! Sandık ki, toplumsal değişme denilen şey, herşeyi en iyi-en doğru olarak bilen bir avuç “ilerici” insanın (“halkın devrimci öncülerinin”) toplumu bu yönde iradi olarak itmesiyle-zorlamasıyla oluyor![6]  Toplum-üretici güçler- kendi iç dinamikleriyle Osmanlı artığı kabuğu kırarak gelişmek, ilerlemek  isterken,  biz tuttuk, bu mücadelede ona destek olmak yerine  köstek olduk! Kemalizmle karışık bir tür “solculuk” yaparak, Devletle birlikte kapitalizmin gelişmesine  karşı çıktık yani! Ve  üstelikte bütün bunları “büyük bir iyi niyetle” “halkımız için” yaptığımıza inanarak yaptık! Dahası var mıydı bunun, bu yolda ölümlere bile gittik!

Sadece “bizim kuşak” mı, aynı gelenek   bugün bile halâ aktif, halâ insanları yönlendirmeye devam ediyor! Alın 22 Temmuz 2007 zaferini! Ya da 12 Eylül 2010 Referandum’unu! Kime karşı kazanıldı bunlar? İçinde “solcuların” da bulunduğu bütün o “aydınlara”-“ulusalcı cepheye” karşı değil mi? Neydi o “Cumhuriyet mitingleri”, neydi o “hayır” kampanyaları, kim organize ediyordu bunları? Sadece Ergenekoncular mıydı bunları organize edenler! Sonunda, bütün o komplolara-kalkışmalara ve darbe girişimlerine-tehditlere  karşı kazanıldı  zafer!  Kimin zaferi oldu  peki bu o zaman? Anadolu burjuvazisinin önderliğinde demokratik  cumhuriyet yolunda ilerleyen bütün bir halkın değil mi!..Yani, içinde o “solcu-ilerici aydınların” da bulunduğu “cepheye” karşı kazanılan bir zafer değil miydi bu?.

Sonra ne oldu peki? İçinde o “aydınların”da bulunduğu kaybeden taraf, yani “ulusalcılar”,  yani Devlet, tıpkı “yaralı bir ayı” gibi bütün güçlerini cepheye sürerek her alanda yeniden  büyük bir taarruza geçmediler mi!. “Muhtıralar” biribirini izlemedi mi bu arada!. Bunlar da yetmeyince, bu kadarı da olmaz dedirtircesine  AK Parti’nin kapatılması için düğmeye basılarak  bir “yargı darbesi” süreci başlatılmadı mı!.Ne çabuk unutuldu bütün bunlar!

Evet, sonunda AK Partiyi kapatamadılar (çünkü, kendileri de bunun altında kalacaklarını düşünerek  bundan korktular), ama mahkemeden öyle bir karar çıkarttılar ki felç ettiler sistemi. Türbanla ilgili olarak daha sonra çıkarılan Anayasa mahkemesi kararı da bütün bunların üzerine tüy dikti! 22 Temmuzdan sonra, ne güzel, yeni bir anayasa hazırlanması için çalışmalar başlamıştı. Avrupa Birliğine katılım sürecine hız verileceği söyleniyordu. Zaten anayasa değişikliklerinin -yeni anayasanın- büyük bir kısmı da bu süreçle bağlantılıydı. Bütün bunların önünü kestiler. “Yapamazsın kardeşim, yeni anayasayı ancak kurucu irade yapar”[7]lafları bu döneme aittir.

Sonra? Sonra bütün bunlar da fayda etmeyince devreye aynı teşkilatın “sol” kanadı girdi! Hani arabayı deviremeyince bu seferde yokuş aşağıya giderken gaz vermeye zorlayarak onu devirmeye, yoldan çıkarmaya uğraştılar! O ana kadar yaşanılanlar sanki hep birlikte yaşanılan şeyler değilmiş gibi, sen tut, işi gücü bırak, “yeni anayasa çalışmalarını rafa kaldırdın, Avrupa Birliğiyle ilgili çalışmaları yavaşlattın” diyerek AK Parti’ye yüklenmeye başla! Bu değil miydi o dönem  birden bire “U” dönüşü yapan  “liberallerin” yaptığı! Bir yandan birisi bas bas bağırıyordu, “yapamazsın kardeşim, bu meclis yeni anayasa falan yapamaz-yaptırtmayız, yeni anayasayı ancak kurucu irade yapar” diye! Öte yandan sen de, bütün bu olup bitenleri görmezlikten gelerek, bunlarla uğraşmak varken tutuyorsun, “yeni anayasa yapma çalışmalarını niye rafa kaldırdın, AB ile ilgili süreci neden yavaşlattın” diyerek AK Parti’ye yükleniyorsun!   Biri diyor ki “yapamazsın”, yaparsan yok olursun! Adeta silahı dayamış beynine seni tehdit ediyor! Öteki de, “niye korkuyorsun, ne duruyorsun, atlasana silahın üstüne, devam etsene yoluna, Devletle anlaştın değil mi” diyor! Sanki ortada tam bir işbirliği vardı! Biri kışkırtıyor, itiyordu öne doğru, diğeri de bekliyordu rakibinin  boynuna ipi geçirmek için!.

Ne oldu şimdi, Aha işte bakın, o beğenmediğiniz AK Parti Kürt sorununu da çözüyor, yeni sivil anayasayı da yapıyor! Ama dilin kemiği yok ki, bu sefer de “silahları bırakmanın, yeni anayasa yapmanın bedeli demokrasiden vazgeçmek olmamalıdır” diyerek gene karşı çıkıyorsunuz  sürece! Bakın görün yarın anayasa referanduma gidince buna da aynı gerekçelerle karşı çıkacaksınız. Öcalan’ı da, utanmadan “hain” yapıp çıktınız zaten işin içinden!

Sınıf mücadelesini yönetmek lafla olmaz, sorumluluk gerektirir, ayaklarını yere basıyor olmayı gerektirir. Arkanda temsil ettiğin kitlelerin desteğini gerektirir. Ve de tabi, güçlü olmayı gerektirir. Güçlü olmak ise, “ben güçlüyüm” diye kahramanlık taslamakla, “ben ileriyi temsil ediyorum” diye hamaset yapmakla, ya da “Don Kişot”lukla olmaz! Üretici güçlerin gelişme seviyesidir güçler dengesini belirleyen. Toplumun iç dinamikleriyle bağdaşmayan-onunla koordine olarak yürütülmeyen bir “öncü savaşıyla” hiçbir yere varılamaz! Bu “öncülere” dün Jöntürkler-İttihatçılar, sonra da “Cumhuriyet Devrimcileri” deniyordu, daha sonra bunların yerini “solcular” aldı, şimdilerde de “liberaller” soyunuyor bu  role! Yazıktır,  toplumsal birikimin boşa gitmesidir bu. Kendini canavarın kucağına atmaktır! Yeter artık! Biz yandık zamanında, doksan yıldır yananlar yandı, ne zaman çıkacak o karanlıklar aydınlığa!..Bırakın artık şu ideolojik körlüğü[8]..

Aslında o kadar istiyorlar ki bazıları CHP nin tekrar o eski “ilerici” “sol” konumuna geri dönmesini, herşey bir yana, o zaman AK Parti’nin “demokrat maskesi” de düşmüş olacak ve rahatlayacaklar!  “Solcuların”-“solculuğun” namusu da kurtulmuş olacak böylece! Ama boşuna bu bekleyiş, bütün o maskeler düştü-deşifre oldu artık!. Yenileri de dikiş tutmuyor! Korkunç korkunç!..Demokrasi mücadelesiymiş falan bunlar hep bahane, slogan; önemli olan bu “silahların” AK Partinin -burjuva devrimi güçlerinin- elinden alınması! Alışmışlar tabii hep “devrimci” olmaya, ne de olsa eski Devletçi bir gelenek ya!. Tahammül edemiyorlar şimdi eskinin Reayalarının da devrim yapabileceğine!..

“Biz bir fikriin, demokrasi fikrinin tarafındayız”..  

“Biz bir fikrin, demokrasi fikrinin tarafındayız, bunun dışında hiçbir tarafı tutmuyoruz” diyordu “Taraf” Gazetesi.  Ne güzel bir laftı değil mi bu! İlk bakışta helal olsun diyordun! Hele o “paşasının başbakanı” ne cesur bir laftı  öyle, eski Dev Genç’li günlerimi hatırlatmıştı bana bile, heyecanlandırmıştı beni de! Helal olsun sana Ahmet demiştim içimden!

Nedir “demokrasi”  Allah aşkına! Demokrasi, toplumsal düzeyde bir “işletme sistemi” değil midir! Nasıl ki  kompüterin bir işletme sistemi varsa, bir informasyon işleme sistemi olarak toplumun da bir işletme sistemi vardır. Ama arada şöyle bir fark var: Kompütere işletme sistemini (Linux ya da Windows) kullanıcı olarak dışardan biz monte ederken, toplumsal  işletme sistemleri toplumsal gelişme sürecinin içinde oluşurlar. Yani aynen bir kompütere işletme sistemi monte eder gibi bir topluma da dışardan demokrasi ithal edemezsiniz! Bu nedenle, ayaklarınız toplumun iç dinamiklerinin üzerine basmadığı müddetçe “biz demokrasinin tarafındayız” sözü içi boş-liberal ama ittihatçı-bir sözdür!

Bugün Türkiye’de bir demokrasi mücadelesi veriliyor. Bir tarafta Devletçi düzen taraftarı “ulusalcılar” var, diğer tarafta da Anadolu kapitalistlerinin önderliğinde biraraya gelen, kendi varlık şartlarını ancak demokrasi içinde oluşturabilecek olan demokrasi güçleri. Bu mücadelede nasıl “tarafsız” olursunuz siz! Bu mudur sizin “taraf”ınız! “Biz düşünerek taraf olduk” mu diyorsunuz yoksa! Bütün mesele de  her halde burada ya  zaten! Kısa bir süre öncesine kadar sizler de  bu mücadelede -demokrasi mücadelesinde- gerçekten bir “taraf” konumundaydınız. Ve de çok önemli görevlere imza attınız..Hep birlikte sizi alkışladıkta.. Ama bu taraflılığınızın toplumda maddi bir karşılığı olmadığı için olsa gerek (yani ayaklarınız toplumsal düzeyde tam olarak maddi bir zemine basmadığı için olsa gerek), bir süre sonra süreçten kopmaya  başladınız. Neden mi! Çünkü siz daha yola çıkarken “düşünmek taraf olmaktır” diyerek yola çıkmıştınız! Yani sizi yönlendiren toplumsal diyalektiğin objektif süreçleri değildi, “bir fikirdi, demokrasi fikriydi”! Sizin için “düşünmek”, bir fikre sahip olmak maddi gerçekliğin önünde geliyordu!. Yani önce düşünüyordunun, sonra da bu düşüncenin ürünü olan demokrasi fikrinin tarafı olarak vardınız sizler! Bu durum aslında sizin içinde bulunduğunuz çelişkiyi de açıklıyordu! Hiç sordunuz mu kendi kendinize, bu toplumda biz kimiz, neyi temsil ediyoruz  diye?  Burjuvaziyi temsil etmiyorsunuz bu açık! İşçi sınıfını da temsil etmiyorsunuz herhalde!  Ne kaldı geriye? “Liberaller”misiniz siz? Ne demek bu? “Liberaller” diye sınıflar üstü-dışı, ne olduğu belli olmayan bir kesim-tabaka- mı  var bu toplumda?  Yoksa, gene o sınıflar üstü  gelenekle mi karşı karşıyayız!.. Belki “herkesin sizden korkmasının”, sizin hiç kimseden “ilan alamamanızın” nedeni de budur, öyle değil mi!. Gerçi siz bunu “tarafsızlığınızın” bir sonucu olarak görüyorsunuz ama, toplumsal değişim -ve de demokrasi mücadelesi- böyle yürümüyor işte! Öyle “taraf” falan değil,  maddi süreçler içinde gerçek bir taraf olacaksın bu mücadelede! Devletçi düzene karşı-Devlet Sınıfına karşı Anadolu burjuvazisinin önderliğinde yürütülen sınıf mücadelesinde gerçek bir taraf olacaksın!

Ama sen bu kadarla kalmak istemiyor musun, bir adım daha ilerisini mi istiyorsun, o zaman aynı anda,  kapitalizme karşı modern komünal toplumun, bilgi toplumunun   tarafı da olacaksın, antika Devletçi düzene karşıbirlikte olduğun kapitalizmi, onun güçlerini de eleştireceksin. Ama öyle ki, bu iki süreç biribirini engellemeyecek. Yani, hem Devletçi düzene karşı demokrasi güçleriyle-burjuvaziyle birlikte  bir tarafın içinde  yer alacaksın, hem de, aynızamanda burjuvaziye karşı bir adım ilerisinin mücadelesini vererek -onun karşısındaki yerini belirleyeceksin.

Yazık, “en yeni Taraf” bu mücadelede hangi tarafta olacağını ilan ederek  doğuyor!

Ben size birşey söyleyeyim mi, kim ne yaparsa yapsın, isterse ağzıyla kuş tutsun bu sürecin önüne geçemez artık! Çünkü eski çamlar bardak oldu! Görmüyor musunuz  ayağa kalktı Reaya! Osmanlı’nın adam yerine koymadığı o Reaya Müslümanıyla, Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle ayağa kalktı, Anadolu sivil toplum güçleri kendine özgü bir Anadolu kapitalizmi yaratarak hergün yeni mevziler elde ediyorlar. Hiç  şüpheniz olmasın yeni anayasasını da yapacak bu toplum. Baksanıza, AK Parti BDP ittifakı kapıda!. İsterseniz çatlayın!. Sonra da referandum!  2010 Referandumunda hiç olmazsa “yetmez ama evet” demiştiniz sizlerde, çok merak ediyorum, bu sefer ne diyeceksiniz! Hani, “PKK’nın  silah bırakmasının bedeli demokrasiden vazgeçmek olmamalıdır” falan diyerek şimdiden işin yolunu hazırlıyorlar  ya bazıları..siz nasıl katılacaksınız bu kervana çok merak ediyorum!   

 

[1]„Değişimin Diyalektiği, Sistem Mühendisliği Nedir, Toplum Mühendisliğinin-İttihatçılığın Tarihsel, Kültürel Temelleri Nelerdir. Liberallerin, yada İttihatçı Liberalizmin Eleştirisi“, Aralık 2008 www.aktolga.d[2]Bakın, ben kendimi de ayırt etmiyorum! Çünkü ben de aynı çarkın içinden geçerek geldim bugünlere! Ama şöyle bir fark var  arada; biliyor musunuz ben kendimi hep o uçan balığa benzetirim!  Her nasılsa akvaryumun dışına düşerek onun farkına varan o fukaraya! Zaten başıma ne geldiyse hep bu yüzden geldi ya!!.. 

[3]Aydın, mümkün olduğu kadar çok bilgiyi-informasyonu-kayıt altında tutan kişi değildir! Bu bilgiler-informasyonlar-daha da fazlasıyla-ansiklopedilerde (artık buna internette diyeceğiz) vardır zaten!.Bun-ları ezberlemeye ne lüzum var ki, gerektiği zaman bir tık’la onlara ulaşabildikten  sonra!..

[4] „Türkiye aydınları“ diyorum çünkü „Türk aydınlarının“ hastalıkları aynen „Kürt aydınlarına“ da bulaş-mıştır. Onlar da aynı dertten muzdariptirler!..

[5]Buradaki „Devlet“, varolan, Osmanlı artığı Devlettir. Yoksa genel olarak devlete karşı bir mücadele değildi söz konusu olan! Yani, anarşist olduğunu söyleyen yoktu pek aramızda!..

[6]İşte, hiç farkında olmadan bizleri de kuşatan -yaratan- o tarihsel mirasın-ittihatçi geleneğin- mantığı, mekanizması... 

[7]Baykal..

[8]Bakın daha 2008’de yalvarmışım adeta Taraf’cılara!(bak,  www.aktolga.de )