• 26.04.2013 00:00
  • (2923)

  Globalleşme sürecinde “sağ”,“sol”,“ilerici”,“gerici” nedir… Türkiye koşullarında yeni tip bir sol nedir, nasıl olmalıdır…3

İÇİNDEKİLER

KÜRESEL MUHALEFETİN DOĞUŞU-BUGÜNÜ YARINA BAĞLAYAN YOLLAR..1

ESKİ ANLAMDA “SAĞ”-“SOL” KALMADI ARTIK!..3

SİSTEMİN KENDİ İÇİNDEKİ MUHALEFET, YA DA YENİ TİP BİR SOL ANLAYIŞI..4

NEREDEN BAŞLAMALI..7

NASIL YAPMALI-KÜRESEL BİR SOL HAREKETİN ÖRGÜTLENME İLKELERİ..8

MARKSİZM VE Bİ LGİ TOPLUMUNU YARATMANIN DİYALEKTİĞİ..8

DEVRİMİN ÖNCÜ GÜCÜ BİLGİ TOPLUMUNUN İNSANLARIDIR-BİLGİ ÜRETEN VE ÜRETTİĞİ BİLGİYE SAHİP ÇIKABİLEN İNSANLARDIR!.9

TÜRKİYE’DE “SAĞ” VE “SOL”, “İLERİCİ-GERİCİ” KAVRAMLARI..10

EVET, TÜRKİYE BUGÜN HALÂ BİR BURJUVA DEVRİMİ SÜRECİNİ YAŞIYOR..11

TÜRKİYE “SOL”UNUN DİYALEKTİĞİ..12

TÜRKİYE KOŞULLARINDA YENİ TİP BİR SOL NEDİR, NASIL OLMALIDIR..14

TÜRKİYE’DE “SAĞ” VE “SOL”, “İLERİCİ-GERİCİ” KAVRAMLARI..

Gelelim  Türkiye’ye! Türkiye bugün halâ, zamana yayılarak gelişen kendine özgü bir burjuva devrimi sürecini-artık bu sürecin son evresini- yaşıyor. Bu nedenle, bugün Türkiye’de siyasetin sağını-solunu belirleyen halâ bu toplumsal maddi gerçekliktir.

Peki, bu açıdan bakınca,  kimdir bugün sağı temsil eden, ya da muhafazakar-gerici olan Türkiye’de? AK Parti ve onun yandaşları mı?  Solu kim temsil ediyor, ya da ilerici olan, daha ileri bir toplum biçimini isteyen kimdir, CHP, Atatürkçüler, TÜSİAD cılar ve bilumun “solcular” mı?  “Hayır” mı diyorsunuz! Ben de öyle diyorum! O zaman  açık olalım! Türkiye’de şu an yaşanılan süreç kendine özgü bir burjuva devrimi süreciyse eğer, bu süreçte eskiyi, Osmanlı artığı eski Devletçi düzeni  temsil eden “ulusalcılar” gerici, sağ, muhafazakar,  burjuvasıyla işçisiyle gelişen kapitalizmi-burjuva devrimi sürecini temsil edenler ise ilerici ve sol dur.  Daha açık konuşmak gerekirse, bütün o, şimdiye kadar kendini “ilerici” “sol” olarak ilan edenler sağ-gerici-muhafazakar, “muhafazakar” olarak tanımlayanlar ise ilerici ve sol dur. Yeni “travmalara” neden olsa da malesef acı gerçek budur!..

Bu tablo içinde yeri değişmeyen bir tek MHP var galiba! Devletçi cephenin içinde sağın bir fraksiyonu olarak onun yeri aynı kalıyor! İşte, bir CHP ile bir MHP’yi birleştiren diyalektik de budur zaten. Bunların her ikisi de değişik kanallardan aynı şeyi savunmaktadırlar: Devleti kutsamak, eski Devletçi düzeni muhafaza etmek.

Sol’u tanımlarken burda sorun sanırım AK Parti’ye gelip dayanıyor! Çünkü kendi kendini “muhafazakar” olarak tanımlayan bir parti AK Parti! Onun neresi sol oluyor ki diye düşünüyor insan!!

AK Partinin kendisini “muhafazakar” olarak tanımlaması, Türkiye’de yukardan aşağıya doğru gerçekleştirilen Kemalist kültür ihtilali sürecinde Anadolu halkının kendi ge-leneklerine-yaşam biçimine (kültürüne) sahip çıkmasındandır. Yani AK Parti ve onun temsil ettiği kitle, kendi varoluş temellerinin-kültürlerinin-geleneksel yaşam biçimlerinin yok edilmesine  karşı çıktıkları  için “muhafazakardırlar”. Ki bu da devrimci bir çabadır! Çünkü insanlar ve toplumlar için sahip oldukları kültürel miras (yaşam bilgileri) onları var eden toplumsal DNA lardır. İnsanlar ve toplumlar sahip oldukları bu kültürel bilgi hazinesi temeli üzerinde oluştururlar  kimliklerini. Bir toplumu tarih sahnesinden silmenin, ya da bir insanı  köleleştirmenin yolu, onun sahip olduğu bilgi temelini- yaşam bilgilerini yok etmekten geçer. Bu nedenle, “yeni bir toplum, yeni bir insan yaratmak” adı altında yürütülen pozitivist toplum mühendisliği çabalarına karşı direnmeyi temsil eden bir “muhafazakarlık”, gericilik-sağ değil, sol bir duruştur.  

Ama  siz eğer halâ eski tip bir “solculuğun” etkisi altındaysanız, halâ, işçi sınıfının birgün burjuvaziyi altederek-yok ederek- kendi devletçi düzenini kuracağını düşünüyorsanız;  bu yüzden de kendinizi   burjuvaziden-kapitalizmden soyutlama çabası içindeyseniz, o zaman  o iş başkadır. Çünkü o zaman, “nasıl olurda AK Partiyle birlikte aynı sol-demokrasi platformunun içinde yer alırız” diyerekten bir türlü işin içinden çıkamazsınız, ki bu da sizi kaçınılmaz olarak öteki tarafın-ulusalcı gericilerin kucağına iter!

EVET, TÜRKİYE BUGÜN HALÂ BİR BURJUVA DEVRİMİ SÜRECİNİ YAŞIYOR..

Türkiye  halâ, zamana yayılarak gelişen bir burjuva devrimi sürecini yaşıyor. AK Parti ise bu sürecin onu yöneten  günümüzdeki baş aktörüdür. Osmanlı artığı Devlete-Devlet Sınıfına karşı yürütülen burjuva devrimi sürecinin örgütlü gücüdür o.

Ortaçağ Avrupasında feodaller  kent toplumu olarak sivil toplumu nasıl  yarattılarsa, bizim Osmanlı artığı batıcı Devlet Sınıflarımız da,  Anadolu sivil toplumunu gene aynı şekilde, aynı diyalektiğe uygun olarak yaratmışlardır! İşte AK Parti’de bu sürecin  ürünüdür. Onlar, yani Devletin kurtarıcısı Devlet Sınıfları, Devleti kurtarmaya çalışır-larken onun diyalektik mezar kazıcısı olarak AK Parti’yi  yaratmışlardır!.

Sürecin diyalektiğini şöyle formüle edelim: Batıcı-Devletçi Yöneticiler, kendilerine uygun yeni bir Yönetilenler-modern Reayalar- tabanı yaratmak için yeni Devletçi “sivil toplum” kurumları oluşturarak Yönetilenleri etkilerken, Yönetilenler de,  bu etkileşme ortamının içinden (Mer-kez-Çevre çatışmasının içinden) yeni bir sentezin ortaya çıkması için sistemin ana rahmi rolünü oynayarak Anadolu kapitalizmine temel teşkil edecek bir Anadolu sivil toplumunu yaratıyorlar..

Batıcı yönetici sınıf, Osmanlı’ya-Türkiye’ye özgü bir  “Devlet kapitalizmi”yle birlikte, Devlete bağlı “Devletçi burjuvalardan” oluşan bir “kapitalizm” yaratmak istiyordu as-lında. Kendileri Devletçi-bürokrat “burjuva”lar olacaklar (burjuva rolünü oynayan bürokratlar), bunun yanı sıra, gene Devlete bağlı bazı burjuvalara da “kapitalist” olma izni verilecek, halk da, kuzu kuzu, Devlete ait bu işyerlerinde, ya da “Devletçi bur-juvaların” “özel işletmelerinde”  çalışan-üreten Devletin “işçileri” olacak (işçi rolün-deki Reaya’lar yani!)! Proje bu idi[1]! Ama ortaya çıkan başka birşey oldu!..

Jön Türklerden Kemalistlere kadar bütün Batıcı Yönetici sınıf unsurlarının Devlet anlayışı aslında Osmanlının Devlet anlayışıdır. Yönetilenler hep bir sürü’dür (Reaya) bu anlayışın içinde. Ama Yönetenler, “Batıcı” oldukları için, yani “Batıcılık” adı altında yeni bir elbise giydikleri için, aynı elbiseden Yönetilenlere de giydirerek, onların da kendileri gibi Devletçi-Batıcı “İşçi”, Devletçi-Batıcı “Tüccar”, Devletçi-Batıcı “Burjuva” vs. olmalarını istiyorlardı! Yani, Devletin esas yapısı bozulmadan herşey yeni bir biçim altında sürüp gidecekti! Batıcı dünya görüşünün ve ikiyüz yıldır uygulanan buna uygun pozitivist senaryoların  esası  bu idi. Ortaya çıkan sonuçlar ise apayrı oldu!

Batı’dan aktararak o kadar modern yasalar çıkardılar, medeni kanunlar, sendikalar kanunu, işçi haklarıyla ilgili düzenlemeler, 1960 Anayasası, “köylü efendimizdir” ilanı aşkları vs. ama bu “nankör”, “bu cahil”, bu “göbeğini kaşıyan halk”[2] “bunları takdir etmesini bilmedi” bir türlü ve gidip gene de o “gericileri” destekledi, onlara oy verdi!  Yönetilenler, yani Çevre, yani halk, Yönetenlerin kendilerine biçtiği yeni elbiseyi giymek yerine,  Yönetenler-Yöneti-lenler, ya da Merkez-Çevre çelişkisine uygun hareket ederek, kendi içlerinde sistemin diyalektik inkârını yaratacak olan sivil toplum unsurlarını beslediler-yetiştirdiler. Yeni bir biçim altında Yönetenlere kulluk yapmak yerine, bu kez yeni bir sentezin yaratılmasında sistemin ana rahmi rolünü oynadılar.

 

Batıcı asker sivil “ilerici aydınlarımızın”-ve de “solcuların”- hiçbir zaman anlaya-mayacakları diyalektik gizlidir bunun altında! Yönetilenlerin Yönetenlere verdikleri cevap, alışılagelenin, “olması gerekenin”-“şimdiye kadar olanın” çok ötesindeydi bu sefer!  Çünkü artık, arada sırada isyan etseler, yakıp yıksalar da, gene de “Devlet babaya” toz kondurmayan  o eski Yönetilenler gitmiş, onların yerine, tercihinini modern sivil toplumdan yana kullanan yeni tip insanlar türemişti.

TÜRKİYE “SOL”UNUN DİYALEKTİĞİ

Burada çok önemli bir nokta var. Gelişen Anadolu kapitalizmiyle birlikte, bu sivil top-lum zemininde sınıf mücadelelerinin de ortaya çıkması, Anadolu burjuvazisinin, karşısında,  kendisine karşı direnen, daha çok ekonomik, demokratik, siyasal hak talebinde bulunan bir işçi sınıfı hareketini bulması doğaldır. Doğal olmayan, bu potansiyelin  kendi varoluş zeminine, sivil toplum zeminine karşı gidip  Devlet Sınıfının yürüttüğü mücadelede onun bir yedek gücü haline gelmesidir. Eğer Türkiye’deki Devlet Sınıfı, Osmanlı artığı, toprakların ve üretim araçlarının büyük çoğunluğuna sahip (Devlet adına tabi) antika bir  sınıf olmasaydı, eğer Türkiye’nin önündeki problem bu antika yapıdan kurtularak modern bir sivil toplum haline gelmek olmasaydı, yani Türkiye’nin önündeki sorun kendine özgü bir burjuva devrimi sorunu olmasaydı,  Türkiye, Batı toplumları gibi burjuva devrimini çoktan tamamlamış bir ülke olsaydı, o zaman birçok şey farklı olabilirdi. Ama Türkiye daha sırtındaki antika kabuğu atama-mış bir toplumdu, bunun mücadelesini veriyordu. Sen tut, böyle bir durumda iken, “kapitalizme karşı” “ilericilik” yapıyorum diyerek kendi bindiğin dalı kes,  ve, “o da burjuvaziye karşı” diyerekten  Devlet Sınıfını kendine doğal müttefik olarak gör! İşte, Türkiye sol’unu askeri darbeleri desteklemeye götüren, “kapitalist olmayan yol” gibi, kendi varoluş koşullarına ters bir yola sokan mantık budur.

Ama bunu sadece bir “hata” olarak, “sol”’un bir hatası olarak görmek de  yanlıştır! “Solcu” olmak, üretim araçlarının mülkiyetinin bütün topluma ait olduğu (toplum adına da  tabi devlete ait olduğu) bir sistemi istemek, bunun için mücadele etmek olunca, devrim anlayışı, burjuvaziyi ve kapitalist sistemi zorla yok ederek, üretim araçlarının toplum-devlet mülkiyetine dayanan böyle bir sistemi yaratmak olunca, zaten Devletçi olan bir düzeni ve bu düzenin koruyucusu olan bir Devlet Sınıfını, Devlet anlayışını niye karşına alacaksın ki!. İşte, Türkiye solunu  yönlendiren kahredici diyalektik bu olmuştur. “Marksizmi yaratıcı bir şekilde Osmanlı toprağına uygulayarak”, Devlet Sınıfıyla ittifaka dayanan “orijinal bir devrim modeli yaratmanın” perde arkası budur! 1971’lerin 8-9 Mart darbeciliğinin altında yatan  mantık budur. 1973 Mart’ında general Gürler’in cumhurbaşkanlığını destekleyen mantık bu mantıktır. Arada nüanslar olsa da, şimdiye kadar Türkiye’de “sol”un bütün çeşitlerini yönlendiren  mantık, devrim anlayışı budur..

“Sol”un anavatanlarında, yani Batı’lı ülkelerde ise (buralarda burjuva devrimi çoktan tamamlanmış olduğu için)  durum  bambaşkadır. “Sınıf mücadelesi” dediğin zaman bunun ne anlama geldiği açıktır  buralarda. Çünkü, ne bizdeki gibi bir Devlet Sınıfı vardır burada, ne de Devletçi bir düzen! Feodalizmin tarihin çöp sepetine atılışıyla birlikte sınıflar mücadelesi kapitalist toplum zemininde aracısız olarak yürümektedir. Bizde ise, Batı’daki feodalizmin yerini tutan antika Devletçi bir düzen halâ varlığını sürdürüyor. Türkiye halâ kendine özgü bir burjuva devrimi aşamasında. Önce o antika kabuğun kırılması, sivil toplumun özgür hale gelmesi gerekiyor. Bu nedenle, bizdeki “solculuk”la Batı ülkelerindeki sol  arasıda büyük farklar vardır. Bizde, sanki bulaşıcı bir hastalık-bir virüs gibidir “solculuk”! “Devletçi” olmakla, “ulusalcı” olmakla özdeştir! Sivil toplumun karşısında olmaktır. Dünyaya kapılarını kapatmaktır. “O da esas düşmana, yani burjuvaziye karşı” diyerekten, Devlet Sınıfının peşine takılmaktır; “yolu ona açtırarak”, açılan  bu yoldan “ilerlemek” hastalığıdır! Bütün o “solcu”-Devletçi, “kapitalizm karşıtı” “sivil toplum örgütleri”nin  yakalandığı hastalığın özü budur! 

Bütün bunların öyle, komplo teorileriyle, özel olarak kurulmuş kontrol mekanizmalarıyla falan hiçbir alâkası yoktur! Herşey, tarihsel olarak oluşmuş bir kanalda, karşılıklı etkileşme, kendi varlığını üretme süreci içinde, “tabii” olarak cereyan ediyor. Bütün mesele, Türkiye toplumu-nun  Batı’dan farklı bir yol izleyerek tarihe girdiğini kavrayamamakta yatıyor. Türkiye’de olup bitenleri, bu “farklılığı” hesaba katmadan açıklamaya kalkınca, bu durumda sanki Türkiye’de herşey tersineymiş, sınıf mücadelesini yöneten-kontrol eden gizli güçler varmış gibi görünüyor!  Bu ülkede sanki  ağaçların  kökleri aşağıya doğru değil de havaya doğru uzanıyormuş gibi görünüyor!..

“İşçi sınıfının  dünya görüşünü savunmak” demek, “burjuvaziye karşı olmak” demek değilmiydi, al işte sana fırsat! Marksist devlet teorisi ortadaydı! Devlet, hakim sınıfın örgütü değil miydi? Kimdi hakim sınıf Türkiye’de? “Devlet Sınıfı” mı? Ne demekti Devlet Sınıfı, “Marksizm’de Devlet Sınıfı diye bir kavram yoktu”ki! İktidarda kim vardır, burjuvazi değil mi? O halde Devlet de burjuvazinin devletiydi! Devlet burjuva devleti olunca, o zaman, darbe yaparak iktidarı ele geçirenler de, “gelişen kapitalizm karşısında mülksüzleşen şehir ve kır küçük burjuvazisini temsil eden asker sivil aydın zümreler” oluyordu!  “Esas sınıf düşmanı” burjuvazi olduğu için de, bunlar devrim yolunda işçi sınıfının, solun tabii  müttefikleri oluyorlardı!

Sadece 27 Mayıs’la birlikte gelişen “sol” değil, Türkiye’nin tarihi boyunca ortaya çıkan bütün “sol” akımların hepsi de aynı diyalektiğe tabi olmuşlar, aynı kurt kapanına düşmüşlerdir. Nasıl ki kapitalizm  Türkiye’de, “Batıcılık” adı altında, Batı’dan öğrenilerek,  Batı taklit edilerek yukardan aşağıya Devlet Sınıfı aracılığıyla geliştirilmeye çalışılmışsa,  “sol” da aynı yolu izlemeye çalıştı. Ve öyle oldu ki,  ortaya  Devlet Sınıfı’nın uzantısı, iktidar mücadelesinde onun tabii müttefiki, “sol” adı altında, kendini “ilerici”, sivil toplumu, halkı “gerici”, “cahil” kabul eden yeni bir jöntürk nesli çıktı.

Müthiş bir olay bu gerçekten. Örneğin ben kendimi düşünüyorum bu sürecin içinde ve anlamaya çalışıyorum: Bütün söylediklerimize inanıyorduk, son derece samimiydik. İnsanın insan tarafından sömürülmesine, ezilmişliğe, işsizliğe, fukaralığa karşı çıkıyorduk. Bütün bu sorunların çözüm yolu olarak da sosyalizmi görüyorduk.  Bu iş başka ülkelerde nasıl olmuş diye de Batı dillerinden çevrilen Marksist klasikleri, sol yayınları okuyorduk. Devlet, sınıf kavramlarını bu kitaplardan öğreniyorduk. Türkiye toplumunun tarihsel evrimi falan  bunlar “önemliydi” ama, hep ikinci dereceden şeylerdi bizim için!  Çünkü Marksizm “evrenseldi”. Önemli olan “sınıf gerçeğini kavrayabilmekti”.  İster Doğu toplumu, ister Batı toplumu olsun, iki sınıf vardı kapitalist bir toplumda: Burjuvazi ve işçi sınıfı. Ya birinden, ya da diğerinden yana olacaktın, gerisi boştu. Öyle, “Devlet Sınıfı” falan diye bir “sınıf” olamazdı. Marksizmde böyle şeyler yoktu. İşte, Türkiye “sol”unu Devlet Sınıfı’nın peşine takan, onu Devletin bir yedek gücü haline getiren korkunç diyalektik budur. Pozitivizm olayını kavramadan bu diyalektiği kavramak imkânsızdır[3].. 

Sanki bir maskeli tiyatro gibi! Objektif olarak, bu toplumun içinde bir yerin bir fonksiyonun var. Ama sen, sübjektif olarak, bütün bu varlığını-fonksiyonunu daha başka bir şekilde değerlendirerek, ayrı bir dünyada yaşıyorsun! Örneğin, Devlet Sınıfıyla ittifak yaparak Anadolu burjuvazisine karşı savaşıyorsun. Objektif olarak yapılan iş bu. Ama sen bunu başka bir amaçla, başka bir kimlikle yaptığını iddia ediyorsun! Diyorsun ki, “ben işçi sınıfını temsil ediyorum ve bu yüzden burjuvaziye karşı savaşıyorum”. “Eğer bugün “asker sivil ilerici zümreyle” ittifak yapıyorsam, bu, esas sınıf düşmanına karşı yapılan bir ittifaktır”.

Kolay gelsin diyelim ne gelir elden!!

DEVAM EDECEK...



[1]Şimdiye kadar yaptıkları bundan başka birşey değildi..Nedir o TÜSİAD? DİSK’İ hiç karıştırmıyorum, o “Marksist” de ondan öyle davranıyor!!..

[2] Bu „göbeğini kaşıyan“ terimi yeni çıktı! Eskiden sadece „cahil halk“ denirdi!

[3] Pozitivizm nedir, www.aktolga.de 8.Çalışma