• 25.04.2013 00:00
  • (2622)

  Globalleşme sürecinde “sağ”,“sol”,“ilerici”,“gerici” nedir… Türkiye koşullarında yeni tip bir sol nedir, nasıl olmalıdır…2

İÇİNDEKİLER

 

KÜRESEL MUHALEFETİN DOĞUŞU-BUGÜNÜ YARINA BAĞLAYAN YOLLAR..1

ESKİ ANLAMDA “SAĞ”-“SOL” KALMADI ARTIK!..3

SİSTEMİN KENDİ İÇİNDEKİ MUHALEFET, YA DA YENİ TİP BİR SOL ANLAYIŞI..4

NEREDEN BAŞLAMALI..7

NASIL YAPMALI-KÜRESEL BİR SOL HAREKETİN ÖRGÜTLENME İLKELERİ..8

MARKSİZM VE Bİ LGİ TOPLUMUNU YARATMANIN DİYALEKTİĞİ..8

DEVRİMİN ÖNCÜ GÜCÜ BİLGİ TOPLUMUNUN İNSANLARIDIR-BİLGİ ÜRETEN VE ÜRETTİĞİ BİLGİYE SAHİP ÇIKABİLEN İNSANLARDIR!.9

TÜRKİYE’DE “SAĞ” VE “SOL”, “İLERİCİ-GERİCİ” KAVRAMLARI..10

EVET, TÜRKİYE BUGÜN HALÂ BİR BURJUVA DEVRİMİ SÜRECİNİ YAŞIYOR..11

TÜRKİYE “SOL”UNUN DİYALEKTİĞİ..12

TÜRKİYE KOŞULLARINDA YENİ TİP BİR SOL NEDİR, NASIL OLMALIDIR..14

 

NEREDEN BAŞLAMALI

Bizim kuşağın gençliği “emperyalizme karşı mücadeleyle” geçti. “Ho Ho Hoşiminh, daha fazla Vietnam Ernesto’ya bin selam” diye bağırarak geçti! Daha şurda 1980’lerde bile  üç yüz dört yüz bin kişinin katıldığı barış mitingleri yapılırdı! Dünyanın her yerinde her an barış için yüzbinler ayaktaydı. Ne oldu şimdi, niye kimsenin sesi çıkmıyor! Sosyalist sistem yıkılınca  herşey bitti mi? Bugün, başta Amerika olmak üzere bazı ülkeler çevrenin korunmasına yönelik anlaşmaları imzalamadıkları için küresel düzeyde çevrenin korunmasına ilişkin uluslararası anlaşmalar yürürlüğe konamıyor. Dünyamız her geçen gün mahvoluyor. Buzullar eriyor, doğal felâketler bir çığ gibi büyüyor, neden  bu kadar duyarsızız! Hani nerde  sol? Bütün bu küresel problemlerin çözümü için mücadeleyi gündeme almadan, ulusal sınırların içinde kalarak, ulus devletin kuyruğuna takılıp küreselleşme karşıtlığı yapmayla  solcu olunmaz artık! 

Ama sadece eski tip sol partiler mi, sendikalar da acınacak durumda bugün! Ulusal sınırların ötesini göremedikleri için, sınıf mücadelesinin küresel boyutlarını göremedikleri için, onlar da ulus devlet sınırları içine hapsolmuş haldeler. Ulus devletle birlikte güneşin altındaki kar gibi eriyip gidiyorlar onlar da! Kimse görmüyor mu bütün bunları? Çin’de bir işçi ayda birkaç yüz dolara çalıştırılırken sen Almanya’da eskiden olduğu gibi daha iyi çalışma koşulları için mücadele edemezsin artık-tabi eğer “Dimyad’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmak istemiyorsan”(!)- kimse görmüyor mu bu gerçeği! Sınıf mücadelesine küresel olarak bakabilen sendikal örgütlenmelere ihtiyaç olduğunu kimse görmüyormu?

Peki o zaman ne yapmak gerekir, nasıl çıkacak insanlık bu kısır döngünün için-den?

Gelişmiş ülkelerden başlayalım: Elindeki bütün olanakları seferber ederek gelişmekte olan ülkelerdeki-  Hindistan’daki, Çin’deki vb. emekçilerin yardımına koşacaksın!  Kendi ülkendeki sendikal mücadeleyle gelişmekte olan ülkelerdeki demokrasi, insan hakları mücadelesi arasındaki bağı görmek zorundasın çünkü. Halâ kış uykusunda olan o “Uluslararası Çalışma Örgütlerini” bir an önce uyandırmak gerekiyor. Küresel kitlesel gösterilerle gelişmekte olan ülkelerdeki insanları, çalışanları da sarsmak uyandırmak gerekiyor. Ama öyle bazı “küresel-leşme karşıtlarının” yaptıkları gibi  sağa sola saldırarak, küresel  bir lumpen kültür yaratarak olmaz bu! Gelişmeye, ilerlemeye karşı çıkmadan, elimizden işimizi alıyorlar diye “yaban-cılara”, robotlara karşı savaş ilân etmeden, ideolojik körlüğe saplanmadan yapmak gerekiyor bunu.

Ve tabi aynı şekilde, gelişmekte olan ülkelerin çalışanlarının da bütün bu küresel tepkilere cevap verebilmeleri, kendi mücadelelerinin  ancak bütün bu küresel mücadelelerle bütünle-şerek bir yere varabileceğini  görmeleri  gerekiyor. Sınıf mücadelesiyse sınıf mücadelesi, demokratik haklar için mücadeleyse mücadele, fakat bütün bunların ancak küresel bir bü-tünlük içinde yerine oturtulduğu zaman başarı şansının olabileceğini bir an için bile olsa unutmadan..

NASIL YAPMALI-KÜRESEL BİR SOL HAREKETİN ÖRGÜTLENME İLKELERİ

Peki, küresel düzeyde etkinlik gösterecek böyle bir sol, insanı temel alan küresel bir emek hareketi nasıl örgütlenecektir? Kim örgütleyecek bunu? Nasıl bir örgüt olacak bu? Yeni tür bir internasyonale mi ihtiyaç var?

Çok karmaşık gibi görünen bu sorunun cevabı çok basittir aslında! Küreselleşme sürecine bakınız, küresel sermayeye bakınız! O nasıl örgütleniyorsa, küresel emek hareketi de öyle örgütlenmelidir!

Küresel sermaye sistemi dağınık bir sistemdir.  Elementlerini ülkelerin, şirketlerin ve sermaye sahibi bireylerin oluşturduğu dağınık bir sistemdir. Öyle merkezi bir yapısı, merkezde oturan bir yöneticisi falan da yoktur bu sistemin. Sistemin her unsuru kendi içinde bağımsız-otonom faaliyet gösteren bir birimdir. Bunların bütün yaptığı, küresel serbest rekabetçi kapitalist bir işletme sisteminin kurallarına göre hareket etmekten ibaret oluyor. Tıpkı, gene dağınık bir sistem olan interneti kullanan bireylerin yaptıkları gibi. Ortak bir bilgi temeli var sistemin, tek tek elementler de bu ortak bilgiyi kullanarak informasyonu işleyip sonuçlar üretiyorlar.

İşte, küresel emek hareketinin yapması gereken de aynen budur. Nasıl  sermayeyi örgütleyen-birleştiren ortak küresel bir kapitalist kültür-işletme sistemi varsa, küresel emek hareketi de aynı şekilde küresel bir emek kültürü-işletme sistemi etrafında dağınık bir sistem olarak örgütlenmelidir. Bu örgütün üyeleri bütün dünyanın çalışan insanları, sivil toplum örgütleri, ulusal düzeyde faaliyet gösteren siyasi partiler olacaktır. Bunların her biri kendi içinde bağımsız-otonom birimler olduğu için yapılacak tek iş küresel ortak bir bilgi-ilkeler temeli yaratılmasından ibarettir. Bu bilgi-bu bilinç herkesin hafızasında olduğundan başka hiçbir özel merkeze-merkezi bir örgüte de ihtiyaç duyulmayacaktır. Şüphesiz küresel bir eylem örgütlenirken şu  ya da bu sivil toplum örgütü, ya da siyasi parti veya birey-bireyler grubu buna öncülük yapabilir, yapmalıdır da. Ama bu o eyleme özgü bir merkezi örgütlenmedir. Eylem sona erince bu “merkez”de ortadan kaybolur. Gerçek merkez her birimin hafızasındaki küresel bilginin içindedir. Ve bu da küresel olarak internette temsil olunmalıdır. Böylece,  her zaman-kendiliğinden eyleme hazır, bireylerin tamamen özgürce sahip-lendiği, katıldığı, küresel bir örgütün dağınık bir sistem yapısı içinde, küresel bir merkezi oluşacaktır.

Küreselleşme sürecinin başlangıcının çok eskilere uzandığını söylemiştik. Bu süreç aynı zamanda küresel bir emek kültürünün-bilgi birikiminin yaratılması sürecidir de. Bu nedenle, bugün artık ulusal kabuklarını kırarak küresel bir güç haline gelen burjuvazinin karşısında emekçilerin-bütün insanlığın da aynı yolu izlemesi gerekiyor!  Kelebeğin kozasını delip dışarıya bakması gerekiyor artık! Bütün ülkelerin emekçilerinin, çalışanlarının ulusal zincirlerini kırıp, küresel dünyaya küresel bir bilinçle bakmayı öğrenmesi gerekiyor!  Bilgi toplumu küresel mücadele ortamının içinden doğacaktır!

MARKSİZM VE Bİ LGİ TOPLUMUNU YARATMANIN DİYALEKTİĞİ

“Allah peygamberleri  arkasında asabiyyet-aşiret gücü olanlardan seçer” diyordu İbni Haldun! Ne demek mi istiyordu bununla?  Şöyle cevap verelim: Her çocuğun bir anası vardır!..Hiçbir çocuk “kendinde şey” olarak-kendiliğinden varolmaz; bir önceki sürecin içinden çıkar, onun sonucu olur! Annenin görevi ise sadece ana rahminde çocuğu doğuma hazırlamakla  sınırlı değildir. Doğumdan sonra da bir süre onun koruyucusudur  o. Ama daha sonra, çocuk büyü-se de ana gene anadır, çocuğu, onun varlığında yok olduğu geleceğidir çünkü! Varoluşunun amacını,  yaşamı boyunca verdiği bütün mücadelelerin  sonucunu görür onda..

Bilgi toplumu-modern sınıfsız toplum da öyle kendiliğinden ortaya çıkmıyor! Çünkü,  küresel kapitalist sistemin ana rahminde oluşan bir bebektir o da! O bebeği kendi içinde taşıyan, katlanılması zor doğum sancılarına göğüs gererek onu yaratan-doğuran ise küresel emek güçleridir; kolay değil, yedi bin yıllık inkârın inkârını doğurmak! Eğer bugün işçi sınıfı bilgi toplumu doğarken güneşin altındaki kar gibi eriyerek yok oluyorsa, bu “yokoluş” onun zaferidir. Çünkü o üretirken, doğururken, yokolurken ye-niden varoluyor.

Emekçi sınıfların baskıya, sömürüye karşı mücadelesi toplumsal varlığın ve gelişmenin itici gücüdür. Bilişsel Toplum Bilimi terminolojisiyle bunlara Toplumsal Duygusal Reaksiyonlar  diyoruz. Duygusal reaksiyonlar bütün canlıların kendilerini gerçekleştirme biçimidir. Yaşamı devam ettirme sürecinin ürünü olan bu reaksiyonları gerçekleştirirken, gerçekleştirebildikleri için varolur bütün canlılar. Bu, insanlar için de, hayvanlar için de böyledir. Bu nedenle duygusal reaksiyonları varoluşun gerçekleşme biçimi olarak da ifade edebiliriz.

Ama insanları ve insan toplumlarını diğer canlılardan-hayvanlardan ayıran bir diğer özellik daha var; o da bilişsel bilgi üretimi süreci. Eğer duygusal reaksiyonları bir evin temeline benzetirsek, bilgi üretimi süreci de bu evin üst katıdır. Her an, başka  bir nesneye ilişkin olarak yeniden üretilen nefs-benlik, bu nesneye ilişkin olarak gelen informasyonun işlenilmesi sonucunda organizmanın mevcut durumunu muhafaza edebilmek için oluşturduğu bir reaksiyondan başka birşey değildir. Yani, varoluş binasının temeli böyle atılır. İnsanlar ve insan toplumları, bunu takiben, bu temelin üzerine bir kat daha çıkarak, buna ek olarak bir de bilişsel kimlik oluştururlar[1].

İnsanların ya da toplumların çocukluk, gelişme, olgunluk çağlarından bahsederken bunun altında yatan şey, onların kimliklerinin oluşmasında bilişsel sürecin ne oranda belirleyici hale geldiğidir. Çocukluk ve delikanlılık çağları daha çok duygusal reaksiyonların geliştiği çağlardır. İnsanlar, bu reaksiyonlar içinde, duygusal deneyimlerle kendi kimliklerini ararlar. Olgunluk çağı ise bilişsel kimliğin, yani duygusal reaksiyonlar üzerinde bilişsel kontrolün ağır basmaya başladığı çağlardır...

Marksizm, işçi sınıfının delikanlılık çağı  ideolojisidir diyoruz. İşçi sınıfının kimiliğini oluşturan duygusal reaksiyonlarla bilişsel süreç arasındaki ilişkilerde, bu dönemde duygusal reaksiyonlar daha ağır basar. Baskıya, sömürüye karşı kurtuluşun yolu belirlenirken duygusal reaksiyonlar öne çıkar . Ama bu son derece normaldir! Kim anasının karnından bilgi üreterek doğuyor ki, bilgi üretimi sürecine giden yol duygusal deneyimlerden geçiyor. Bu nedenle, Marksizm bizim, emekçilerin delikanlılığımızdır! Ona, dün olduğu gibi bugün de  sahip çıkıyoruz. Bizim kişiliğimizin oluşmasının temelidir o, bizim duygularımızın özlemlerimizin ufkudur. Onunla ayakta kaldı emekçi sınıflar. Onunla kurtuluşun rüyalarını gördüler, onunla yarınları yaratmak umuduyla mücadele ederek varoldular. Emekçi sınıflar bilgi toplumu bebeğini onun içinde geliştirip büyüttüler. Marksizm bizim anamızdır. Ama biz de artık onun inkârı olarak doğan ve kendi ayakları üzerinde yürüyebilir hale gelen o çocuk olmalıyız; bilgi toplumunun bilimini yaratabilmeliyiz.

DEVRİMİN ÖNCÜ GÜCÜ BİLGİ TOPLUMUNUN İNSANLARIDIR-BİLGİ ÜRETEN VE ÜRETTİĞİ BİLGİYE SAHİP ÇIKABİLEN İNSANLARDIR!..

 

Çocuğu doğuran ve büyüten ananın verdiği-vereceği mücadeleler bilgi toplumuna  geçişte devrimin altyapısıdır; ama devrimin öncü gücü, onu temsil eden, yaratan ve örgütleyen esas bilişsel güç, bu temel üzerinde yükselen bilgi toplumunun insanlarının gücüdür.

 

Kimdir bu biliminsanları-bilgi toplumunun insanları, ne yapıyor bugün bunlar?

 

Önce şu gerçeğin bir altını çizelim: Bilgi üretimi sürecine katılmadığı halde, “hayatta en hakiki mürşit bilimdir” mantığıyla  bilime tapan pozitivist bilimcilere bilgiinsanı denilemez!  Peki, kim üretiyor bilgiyi, nerededir bu insanlar, sadece üniversitelerdeki öğretim üyeleri, profesörler, ya da  Silikon Vadisi’nde çalışanlar arasındanmı çıkar bilim insanları? Bilginin ve teknolojinin demokratikleştiği bugünkü dünyada, bilim insanları artık akademik kariyer sahibi insanlarla sınırlı değildir. Çünkü, bilim artık bütün insanlığın malı haline gelmiştir. Sıradan, hiçbir akademik kariyeri olmayan bir insan bile bugün isterse dünyanın her yerinde üretilen bilgileri bir anda bilgisayarının ekranına indirebilir. Bir MIT de, bir Oxford’da yapılan çalışmalara anında birinci elden sahip olabilir. Tek birşey yeter bunun için: Önünü görebilmek ve motivasyon! Yani istemek, bilgiye açlık duymak, bilginin nelere kadir olduğunu görebilmek yeter. Ama birşey daha gerekli tabi: Korkmamak, cesur olmak, bilgiyle kuşanarak bilgi toplumunun bir savaşçısı olunabileceğinin bilincine varmak. Bu insanlar dünyanın  her yerinde var bugün. Harıl harıl bilgisayarlarının başında kafa patlatan, bilgi üretmeye çalışan insanları kastediyorum. Günümüzde bilgi toplumuna giden sürecin sivil toplum unsurları bunlardır işte. Bütün mesele, bu insanların yaptıkları işin bilincine varabilmelerinde yatıyor. Bugün, ürettikleri bilgiyi kapitalistlere satan bu insanların çabaları aydınlatıyor bilgi toplumuna giden yolu. Ve ben diyorum ki, ey bilim insanları, üretmeye, yaratmaya devam edin, ama bunu yaparken dünyamızı yok olmaya götüren kapitalist çılgınlığı da görün artık!  Madem ki üreten, yaratan sizlersiniz, politik gerçeklere karşı da ilgisiz kalmayın! Unutmayın ki, bu dünya herkesten çok sizindir, bilginin gücünü kullanarak onu yok etmek isteyenlere karşı durmayı öğrenin!



[1]Bu konuyu daha önce bütün ayrıntılarıyla ele almıştık, www.aktolga.de 6.Çalışma, “Öğrenmek Nedir, Neden Öğreniyoruz, Nasıl Öğreniyoruz”

DEVAM  EDECEK...