• 17.04.2013 00:00
  • (2796)

 

BİLİŞSEL PSİKOLOJİ AÇISINDAN KİMLİK SORUNU:

DUYGUSAL ALT KİMLİK-BİLİŞSEL ÜST KİMLİK PROBLEMİ..

BU BAĞLAMDA KÜLTÜR, ANADİL VE MİLLİYETÇİLİK OLAYI..

 Giriş

Nasıl varoluyorsun, üreterek mi yoksa duygusal reaksiyonlarla mı?

Millet nedir, milliyetçilik nedir?

Milletin ve milli-ulus devletlerin doğuşu..

Kapitalizm nasıl gelişiyor..

Dünyanın paylaşılması..

Küreselleşme süreci ve bilişsel küresel kimliğin doğuşu..

Ulus devlet kabuğu gelişmekte olan ülkelerde de kırılıyor..

Bir insanın iki anadili olabilir mi, bir insan çok kültürlü olabilir mi?

Çok kültürlü kimlik bilişsel kimliğe doğru açılan bir kapıdır..

Peki bütün bu açıklamalardan çıkan sonuçlar neler oluyor?..

             ............. // .............

 Dünyanın paylaşılması…

Ulusal düzeyde bardak dolmuş su dışarıya taşmaya başlamıştır. Ulus devletle içiçe geçmiş  sermayenin dünyaya açılma zamanı gelmiştir artık. Bir adım daha atınca kapitalizm kapitalist emperyalizm haline gelir.

“Emperyalizm, genel anlamda, kapitalizmin bazı özelliklerinin gelişimi ve doğrudan doğruya devamı olarak ortaya çıkmıştır. Ama, kapitalizm, kapitalist emperyalizm haline ancak gelişmesinin belirli ve çok yüksek bir düzeyinde, kapitalizmin esas özelliklerinden bazıları kendi karşıtlarına dönüşmeye başladığı zaman; kapitalizmin yüksek bir iktisadi ve toplumsal yapıya geçiş döneminin bazı ögeleri bütün gelişme çizgisi boyunca biçimlenip belirdiği zaman gelebilmiştir. Bu süreç içinde iktisadi yönden en önemli olay, kapitalist serbest rekabetin yerine kapitalist tekellerin geçmesidir. Serbest rekabet, kapitalizmin ve genel  olarak meta üretiminin temel niteliğidir; tekel ise serbest rekabetin tam karşıtı oluyor” .

“Kapitalist düzen içinde nüfuz bölgelerinin, çıkarların, sömürgelerin paylaşılması konusunda, paylaşmaya katılanların gücünden, bunların genel iktisadi, mali, askeri vb. gücünden başka bir esas düşünülemez. Oysa paylaşmaya katılanların gücü aynı şekilde değişmemektedir, çünkü kapitalist düzende farklı girişimlerin, tröstlerin, sanayilerin, ülkelerin eşit şekilde gelişeceklerin güşünülemez. Almanya, yarım yüzyıl kadar önce kapitalist gücü o zamanki İngiltere’nin gücüyle kıyaslandığında, zavallı, önemsiz bir ülkeydi; Rusya ile kıyaslandığı zaman Japonya da aynı durumdaydı. On ya da yirmi yıllık bir süre içinde emperyalist güçlerin nispi kuvvetlerinin değişmeden kalacağını söyleyebilirmiyiz? Kesinlikle söyleyemeyiz. Bu koşullar içinde  barışçı ittifaklar savaşlardan doğarlar ve yeniden savaşları hazırlarlar. Egemenlik, ilhak ve üstünlük üzerine kurulu emperyalist politikanın esası budur”. İşte, birinci ve İkinci Dünya Savaşları, tekelci kapitalist ulus devletlerin dünyayı yeniden paylaşmak için çıkardıkları  iki büyük savaş, bu zemin üzerinde gerçekleşti.

 

Küreselleşme süreci ve bilişsel-küresel kimliğin doğuşu..

 

Küreselleşme dediğimiz olay aslında sadece şu son onbeş yirmi yılın olayı değil!. İşin çok ötelere giden tarihsel temelleri var . Ama, ana rahminde geçen süreci bir yana bırakarak biz hep çocuğun doğumunu esas alırız. Burada da öyle yapacağız.

 

Soğuk savaş sona eripte dünyayı biribirinden ayıran duvarlar yıkıldıktan sonra çok şeyler değişti dünyada. Herşeyden önce tek bir dünya pazarı çıktı artık ortaya. Pazarını genişletmek, dünya pazarlarında daha çok söz sahibi mi olmak istiyordun, eskiden olduğu gibi ulus devlet zırhına bürünerek militarist bir politika izlemene gerek yoktu artık. Bir malı daha iyi kalitede ve daha ucuza üretebilmek yetiyordu önündeki bütün kapıları açabilmek için.

Evet, sermaye, ulus-devletle birlikte doğmuştu. Onun içinde, onunla etle tırnak gibi gelişmiş, büyümüştü. Onunla birlikte dünyaya açılmıştı. Dünya pazarlarını onunla birlikte paylaşma mücadelesine katılmıştı.  Ama sonra, öyle oldu ki, tıpkı bir ipek böceğinin kendi kozasının içinde gelişip büyüyerek, kelebek haline gelmesi ve  onu delerek uçup gitmesi gibi, o da-sermaye de, ulus devlet kabuğunu delerek „küresel sermaye“ haline gelmeye, kanatlanıp uçmaya başladı, küresel dünya sisteminin esas oyuncusu oldu.

İşte yeni dünya düzeninin-kapitalist küresel dünyanın  belirleyici dinamiği budur. Ama, bu böyledir diye, eski dünya da öyle hemen birden yok olup gitmiyor tabi! İçindeki kelebek kanatlanıp uçup gitmeye başlamış olsa da, ulus-devlet kabukları-sınırları halâ ortada duruyorlar! Çünkü, doğum süreci halâ devam ediyor! Devletler arasındaki eski dünyaya özgü  ilişkiler  halâ  sürüp gidiyor. Eski dünya’nın egemenleri  halâ  kendilerini „yeni dünya düzeninin“ de egemenleri  olarak görüyorlar! Çünkü halâ ne olup bittiğini kavrayamıyor onlar da.  Kavramaları da mümkün değil zaten! İnsanlar ve toplumlar kendi yokoluş diyalektiklerini kavrayamazlar. Kavradıkları an da zaten kendi varlıklarında yok olmuş,  yeniyle bütünleşmiş olurlar.

Şimdi, bu sürecin dinamiklerini biraz daha yakından ele almaya çalışalım: Yeni oluşumun en önemli kaldıracının daha iyi kalitede ve daha ucuza üretmek olduğunu söylemiştik. Daha iyi kalitede mal üretmek hadi neyse, o, daha çok bilgiye sahip olmayla ilgili birşey. Ama ya daha ucuza üretmek, bu problemi nasıl çözecekti kapitalistler? Çünkü, iş bu noktaya gelince, işin içine direkt olarak üretim maliyetini etkileyen unsurlar giriyordu. İşçi ücretlerinden tutun da, sosyal devlet harcamalarına kadar, geride kalan “refah döneminin” mirası giriyordu! Tekelci kapitalizm, sömürgelerden elde edilen artı değerin bir kısmını da içerde kendi halkına, işçilerine dağıtarak  belirli bir denge sağlamış, buna bağlı olarak da yaşam seviyesinin yükselmesine yol açmıştı. Tekel egemenliğinin sürdürülebildiği dönemde bu bir sorun teşkil etmiyordu. Bir parmak bal da kendi halkının-çalışanlarının ağzına çalmışsın ne olacaktı ki. Nasıl olsa sömürgelerden geliyordu yeteri kadar! Ama şimdi artık bu bir sorun haline gelmişti. Çünkü, rekabet küresel bir boyut kazandığı halde,  üretim, halâ maliyetlerin yüksek olduğu ulusal sınırların içinde yapılıyordu. Bu sorun nasıl çözülecekti? Sermayenin önündeki problem bu idi.

Az gelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkelere gelince: Buralarda işgücü bol ve ucuzdu; üretim maliyetini etkileyen diğer faktörler de çok düşüktü; ama buna karşılık, burada da “know-how”, yani bilgi birikimi ve sermaye yetersizliği vardı. İşte, gelişmiş kapitalist ülke kapitalistleriyle gelişmekte olan ülkeler  kapitalistleri arasındaki ilişki ortamı böyle oluştu. Duvarlar yıkıldıktan sonra ortaya çıkan “tekleşmiş dünyada”ki küresel rekabet mücadelesi bu iki unsur arasındaki işbirliğini kaçınılmaz hale getirdi.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ulus-devlet yöneticileri,  kapitalistler arasında doğan bu yeni işbirliği ortamına başlangıçta memnuniyetle yaklaştılar. Sonuç olarak, her iki tarafın da kazançlı çıkacağı bir işbirliğiydi bu. Bir süre böyle, zafer sarhoşluğuyla, “tekleşen dünya’dan”, “kapitalizmin zaferinden” bahsedilerek geçti! Ama sonra, işler değişmeye başladı. Her iki tarafın ulus-devletleri de bu gidişten rahatsız olmaya başlamışlardı! Önce, gelişmiş kapitalist  ülkelerden başlayalım:

Fizik’teki “bileşik kaplar”ın ne olduğunu herkes bilir sanırım. İki kova düşününüz, öyle ki, bunlar bir boruyla alttan birbirine bağlı olsunlar. Bu kovalardan birini gelişmekte olan ülkeler, diğerini de gelişmiş  ülkeler olarak düşünelim. Sermaye, üretilen zenginlikler de kovaların içindeki su olsun.  “Yeni-küresel dünya düzeni” doğuncaya kadar bu su, şu ya da bu biçimde, hep az gelişmiş ülkelerin kovasından gelişmiş ülkelerin kovasına doğru akardı! Bu yüzden de, gelişmekte olan ülkelerin kovası hep boş dururken, gelişmiş ülkelerin kovası dolar taşardı! Ulus-devletlerinin arkasına sığınan tekelci kapitalistler tekel egemenliği sayesinde az gelişmiş  ülkelerin sütünü bir inek gibi sağarlardı adeta! Bu tekel kâr’ından gelişmiş ülkelerin halkı-çalışanları da alırlardı paylarını tabi! Buna bağlı olarak da toplumsal yaşam seviyesi buralarda bir hayli yükselmişti.      

Dünya tekleşip de, küresel rekabet mücadelesinde üstte kalabilmek için, sermaye üretim maliyetlerinin daha düşük olduğu az gelişmiş ülkelere doğru kaymaya başlayınca işler değişti! Bu o kadar önemli bir gelişmeydi ki, birkaç yıl içinde gelişmiş ülkelerdeki yatırımlar bıçak gibi kesilmeye başladı. Sırtına dolarlarını eurosunu yükleyen kapitalistler Çin’e, Hindistan’a, Türkiye’ye, Brezilya’ya.. üretim maliyetleri nerede düşükse, kim kendisine daha elverişli yatırım olanakları sunuyorsa oraya gitmeye başladılar! İnformasyon teknolojisinin bu kadar geliştiği, küçük bir köy haline gelmiş bir dünyada üretimin nerede yapıldığı hiç önemli değildi artık. Hatta öyle ki, bir malın bir parçasını Çin’de, bir parçasını Polonya’da  yaptırarak, sonra da bütün bu parçaları örneğin Türkiye’de biraraya getirip monte etmek bile mümkündü. Önemli olan, rekabet mücadelesinde en iyi kalitede ve en ucuza üreterek azami kâr’ı gerçekleştirebilmekti.  Üretimin, yatırımların hangi ülkede olacağının sermaye açısından başka  hiç bir anlamı kalmamıştı. Sermaye, sırtındaki “ulusal” etiketini hiç düşünmeden çıkarıverdi! Gelişmiş ülkelerin ulus-devlet yöneticileri de sap gibi ortada   kaldılar!

Yapacak birşey kalmamıştı! Sermaye nerede ucuza üretebiliyorsa oraya gitmeye mecburdu. O gitmezse, rakibi gidecek, ondan daha ucuza ürettiği için de azami kârı o cebine indirecekti. Bırakınız azami kârı, iletişimin bu kadar geliştiği bir dünya’da rekabet mücadelesine ayak uydurmadan ayakta kalabilmek bile mümkün değildi artık. Ulus-devlet yöneticilerinin vatan-millet çığlıkları, “biraz da ülkenizi düşünerek yatırım yapın” çağrıları hiç yankı bulmuyordu. Sermayenin yeni vatanı bütün dünyaydı artık. Ulus-devlet kabuğu çatlamış, kuş pır diye uçup gitmişti-gidiyordu. Kimse de onu tutamıyordu! Sermayenin ulus devlet yükünü sırtından atarak gelişmekte olan ülkelere doğru yönelmesi (yani akış yönünü değiştirmesi), yukarda bahsettiğimiz bileşik kaplarda, suyun (sermayenin) gelişmiş ülkelere doğru  tek yönlü  akmasına yol açan basıncın (ulus devlet+tekel egemenliğine dayanan emperyalist sömürü mekanizma-sının)  ortadan kalkmasının bir sonucuydu.  Bu baskı ortadan kalkınca, su (yani serma-ye) büyük bir hızla yön değiştirerek tersine doğru akmaya başladı!

Sonuç: Gelişmiş ülkelerde yatırımlar, ekonomik büyüme dururken,  gelişmekte olan ülkelerde kapitalizm-üretici güçler hızla gelişmeye başladılar..

Şimdi, bir an için, gelişmiş ülke ulus-devletlerini  iflâh olmaz dertleriyle başbaşa bırakarak gelişmekte olan  ülkelere, buralardaki ulus-devletlere dönelim, ve bakalım buralarda neler oluyor. Herşey görünürde olduğu gibi güllük gülistanlık mı buralarda onu görelim!

Ulus devlet kabuğu gelişmekte olan ülkelerde de çatlıyor..

Aşağıdaki satırlar 2005 yılında yayınlanan bir çalışmamdan: “1923’den beri Türkiye’ye giren yabancı sermaye miktarı yirmi milyar dolar kadarmış; bu rakama, özelleştirme gelirleriyle birlikte bu yıl (2005)  sadece bir yıl içinde ulaşılması bekleniyor”!   Bu türden haberleri bugün birçok gelişmekte olan ülke basınında  görebilirsiniz.

İyi güzel, sermaye geliyor, üretici güçler-kapitalizm gelişiyor, ülke büyüyor da, bütün bunlar nasıl oluyor? Sermaye öyle elini kolunu sallayarak, “ben geldim” deyip içeri girerek, kolları sıvayıp hemen yatırıma-üretime mi başlıyor? Hayır! O kadar kolay ve mekanik bir süreç değil bu! Onun da belirli koşulları vardı  yerine getirilmesi gereken!  Dış dinamik olan küresel sermaye, herşeyden önce  içerde kendisine uygun bir işletme sistemi ve işbirliği yapabileceği bir iç dinamik arıyordu.   Eski tekelci-ulusalcı-devletçi işletme sisteminin yerine, ülkeyi küresel dünya sistemine bağlayacak serbest rekabetçi bir işletme sisteminin geçirilmesini istiyordu. Eski devletçi yapının ve işletme sisteminin içinde oluşmuş yerli burjuvazinin devletçi kabuklarını kırarak, çağdaş, rekabetçi, liberal-demokrat bir yapıya kavuşabilmesinin yollarını açıyordu. Yani küresel sermaye, işbirliği için değişimi şart koşuyordu. Ve hiç de geri adım atmıyordu bu talebinden! “Değişmek istemiyorsan, bu senin sorunundur” diyerek, çekip başka bir ülkeye gidiyordu!

Önce, küresel  sermayenin gelişmekte olan ülkelerin önüne koyduğu ve işbirliği için olmazsa olmaz bir şart olarak gördüğü bu “değişim reçetesini” bir görelim, bakalım içinde neler var:

Özel sektörü ekonomik büyümenin temel motoru haline getirmek, enflasyon oranını düşük tutmak ve fiyat istikrarı sağlamak, devlet bürokrasisini küçültmek, bütçe fazlası sağlanamasa bile olabildiğince dengeli bir bütçe yürütmek, ithal ürünler üzerindeki gümrük tarifelerini  düşürmek, kotalardan ve yerel tekellerden kurtulmak, ihracatı arttırmak, devlete ait sanayi kuruluşlarını ve kamu iktisadi teşebbüslerini özelleştirmek, sermaye piyasalarını serbestleştirmek, para birimini konvertibil hale getirmek, ülkedeki sektörleri, hisse senedi ve tahvil piyasalarını doğrudan yabancı mülkiyete ve yatırıma açmak, ülke içindeki rekabeti olabildiğince arttırmak üzere ekonomiyi devlet düzenlemelerinden arındırmak, kamusal yolsuzlukları, sübvansiyonları ve rüşveti olabildiğince azaltmak, bankacılık ve telekomünikasyon sistemlerini özel mülkiyete ve rekabete açmak, yurttaşlara yerel ve yabancı emeklilik fonları ve yatırım fonları arasından seçim yapma fırsatını vermek. Ve de, “yabancılara”  ev-arsa gibi taşınılamaz mal satın alabilme olanağını sağlayarak onlara  göçmenliğin yolunu açmak.  Yani, bütün kurum ve kurallarıyla küresel-serbest rekabet-çi kapitalizm -işletme sistemi-ülkeye  yerleştirilirken, aynı zamanda ülke sınırlarını-topraklarını küresel göçe de açmak..

Çok dilli-çok kültürlü toplumların yolu böyle açılıyor işte. Sen istediğin kadar eski şar-kıları söylemeye devam et!..

Dikkat edilsin, küresel-serbest rekabetçi kapitalist-işletme sisteminden bahsediyoruz! 17-18. yy’ların ulusal düzeydeki serbest rekabetçi kapitalizminden değil! Evet, bu iki sistemin de rekabet, açık olma, girişim özgürlüğü vs.yanları birbirine benziyor, ama arada çok önemli bazı farklar da var. Ulusal düzeyde gelişen eski serbest rekabetçi kapitalizm, üretimin yoğunlaşıp merkezleşmesiyle birlikte kendi inkârını yaratarak  tekelleşmeyi doğurup,  ulus devletle bütünleşme sonucunu vermişti. Yeni-küresel serbest rekabetçi kapitalizm ise, ulus devlet kabuğunu çatlatarak dünyaya açılmayı, üretici güçlerin dünya çapında gelişmesini temsil ediyor.  Küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere girerken koyduğu „küresel-serbest rekabetçi kapitalist işletme sistemini benimseme“ ilkesini  bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.   Bunun anlamı açıktır: „Kabuklarınızı kıra-caksınız“ diyor küresel sermaye! Hangi „kabuklardır“ bunlar? Hiç uzatmaya gerek yok! Bu kabuklar, tek dil-tek kültüre dayanan ulus-devlet kabuklarıdır-daha başka bir de-yişle de milliyetçiliktir, korunmacılıktır; kalın gümrük duvarlarının arkasında yerli despotlarla birlikte ot gibi yaşayıp gitmektir-.  „Ulus-devlet duvarlarını yıkın ve  ülkenizi küresel dünya sistemiyle bütünleştirin“ diyor sermaye. „Bunu yaparsanız ben de gelir ülkenize yatırım yaparım“ diye de ilave ediyor .

Şimdi sorarım size böyle bir ortamda artık tek dile, tek kültüre dayanarak yaşamı devam ettirmek  mümkün müdür? Tek bir dile ve kültüre dayanan etnik-milliyetçi bir kimlik üreterek varolmak mümkün müdür. Mümkün müdür derken, böyle bir kimliğe-ideolojiye dayanarak gelişmek, ilerlemek, dünyaya açılmak mümkün müdür demek istiyorum  tabi. Yoksa, kendi tekkenin içinde hu çeker gibi halâ eski sloganları tekrarlayarak kendini tatmin edebilirsin!

DEVAM EDECEK…

www.aktolga.de

http://www.aktolga.de/a15.pdf