• 15.04.2013 00:00
  • (2812)

 Bilişsel psikoloji açısından kimlik sorunu:

duygusal alt kimlik-bilişsel üst kimlik problemi..

bu bağlamda kültür, anadil ve milliyetçilik olayı..

 

Giriş

Nasıl varoluyorsun, üreterek mi yoksa duygusal reaksiyonlarla mı?

Millet nedir, milliyetçilik nedir?

Milletin ve milli-ulus devletlerin doğuşu..

Kapitalizm nasıl gelişiyor..

Dünyanın paylaşılması..

Küreselleşme süreci ve bilişsel küresel kimliğin doğuşu..

Ulus devlet kabuğu gelişmekte olan ülkelerde de kırılıyor..

Bir insanın iki anadili olabilir mi, bir insan çok kültürlü olabilir mi?

Çok kültürlü kimlik bilişsel kimliğe doğru açılan bir kapıdır..

Peki bütün bu açıklamalardan çıkan sonuçlar neler oluyor?..

 

Giriş:

 

Batı toplumlarının tarihsel gelişme süreçlerini düşününüz, kent-site temelli kapitalist toplumun feodal toplumun bağrından çıkıp gelişi aşağı yukarı bin yıla yakın bir geçmişe dayanır. Herşey, tarihi akış içinde eşyanın tabiatına uygun bir şekilde aşağıdan yukarıya doğru adım adım gelişmiştir buralarda.  Milletmiş-ulusmuş, ulus devletmiş bütün bunlar bu tabii gelişimin içinde hiç farkında olmadan ortaya çıkarlar. Öyle ki, varolanın ne olduğunu kavramak, bunları açıklama çabasına girişmek çok sonraları gelir insanların aklına! Yani, bilinç daima geriden gelir. Önce, son derece pragmatik bir şekilde maddi hayat yaşanılır, ancak daha sonradır ki, gene yaşanılan hayatın zorlamasıyla onun bilinci de oluşmaya başlar. Peki ya bizde?

 

Bizde herşey tersinedir! Yeni, “modern-yaşam tarzı” önce yukardan aşağıya doğru dayat-malarla başlamıştır bizde! Önce,  neyin nasıl yaşanılacağı belirlenmiş, daha sonra da, hakim sınıfın-elitlerin belirlediği bu zemin üzerinde yaşamaya zorlanmıştır insanlar!

 

Bazıları, bütün bunları, geleneksel toplumdan kapitalizme geçişin iki doğal biçimi olarak sınıflandırmaya- açıklamaya çalışırlar; ama bana sorarsanız işin aslı hiçte böyle değildir!  İşin altında, Batı’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinin (Fransız İhtilali’nden sonra-özellikle de 19.yy’dan itibaren gelişmeye başlayan) kültür ihracına bağlı olarak ortaya çıkan ve “çevre” ülkeleri yarı sömürge haline getirmeyi amaçlayan “oryantalist”-pozitivist  “devrimcilik” anlayışı yatmaktadır.

 

Kapitalizmi-emperyalizmi biz hep dar anlamıyla tek yanlı olarak ele aldık-öğrendik. Sermayeyi, sermaye ihracını falan hep tartıştık, anlamaya çalıştık da, onun aynı zamanda, yaratılan  belirli bir kültüre-yaşam bilgilerine bağlı olarak  ortaya çıkan bir yaşam biçimi olduğunu, kapitalizmin metropollerden dünyaya açılma-yayılma sürecinin, aynı zamanda, belirli bir kültür ihracıyla birlikte geliştiğini yeteri kadar dikkate almadık. Bunda da en önemli rolü, gene aynı mekanizmanın ürünü olan, “bilimi temel alan” pozitivist dünya görüşleri oynadı tabi! Öyle oldu ki, birçoğumuz, süreç içinde hiç farkında olmadan ortaya çıkan-yetiştirilen yerel-devşirme kadrolar haline geliverdik. “Çevre” ülkelerde emperyalizmin-üstelik de “ilerici, devrimci”- yarı sömürge kadroları böyle çıktılar işte ortaya! Gerisi arkadan geldi!

 

Sadece, “Oryantalizm” adı altında batılı ülkelerin desteği-rüzgarı  yoktu bu devşirme-elit kadroların arkasında; onları, “devleti kurtarmanın” tek yolunun onu “modernleştirmekten-çağa uygun hale getirmekten”  geçtiğine ikna eden  pozitivist ideoloji de vardı. Varolan devlet sınıfının-elitin çıkarlarına uygun bir şekilde pozitivist dünya görüşüyle  yetiştirilen bu “ilerici-devrimci” kadrolar önce iktidarı ele geçirdiler. Sonra da, yukardan aşağıya doğru “halkı eğiterek”-“yeni bir halk yaratmaya” başladılar!  

 

İşte, son iki yüz yılımıza damgasını vuran sürecin mantığı budur. Önce  bir “ulus devlet” yaratarak, daha sonra   buna uygun bir millet-ulus yaratma hokkabazlığının mantığı budur. Batı’da, ulus devleti yaratan, aşağıdan yukarıya doğru gelişen kapitalist üretim ilişkilerinin ürünü olan  millet-ulus gerçeği iken, bizde kendine uygun bir millet yaratmaya çalışan bir “devletle” çıkılır yola! Bu nedenle,  “millet”, “devlet”, “milliyetçilik” gibi  kavramları yeniden tamımlamak gerekir bizde. Ne demek o öyle milletten önce varolan “devlet”! Önce bunu bir açıklayacaksın, nedir, nasıl bir devlettir burada sözkonusu olan; hangi sistemin, sınıfın temsilcisidir o? Öyle “bürokrasi” falan diyerek geçiştiremezsiniz artık! Kimdir bu “bürokrasi”? Bürokrasi, belirli bir sınıfın devlet işlerini yürüten temsilcilerine-memurlarına verilen addır. E, ortada daha kapitalizm yokken-“kapitalist yaratmaya çalışan” bir devlet varken, kimdir nedir bu “devleti” yönetenler-burjuva yaratmaya çalışan o “devrimci” bürokratlar kimlerdir? Yok,  “asker sivil aydın zinde güçlermişte”, yok “küçük burjuva devrimcileriymiş”, kimse yutmuyor artık bu lafları! Alın işte varılan sonuç ortada! Kendisine uygun bir “ulus” yaratmaya çalışan o “devlet” ve onun “devrimci bürokratları” bir değil iki “ulus” birden yarattılar!

 

Ama tabi bununla  kalmadı süreç; bu arada bir de,  bu sürecin diyalektik anlamda inkârı olan başka bir süreç daha yaşanıldı! Bu nedenle, bugün  bir yanda, pozitivizmin yaratığı-yapay etnik birimler olarak “Türk” ve “Kürt” ulusları-ulusalcılıkları, diğer yanda ise, bu devletçi sürecin inkârı olarak aşağıdan yukarıya doğru gelişen kapitalizmin ürünü olan    Türkiye ulu-su-milleti; işte hayatın ortaya çıkardığı gerçekler bunlardır.

 

İlk bakışta herşey bir kavram kargaşasından ibaretmiş gibi geliyor insana, ama aslında öyle değil, işin altında yaşanılan tarihsel gelişim sürecinin kendine özgü çelişkileri yatıyor. Peki,nasıl çıkacağız bu işin içinden,  nasıl açıklayacağız bütün bu kavramları-bunlarla ifade edilmeye   çalışılan kimlikleri- nereden nasıl başlamak gerekiyor işe? 

 

Bir sistem olarak toplum..

 

Önce,  toplum nedir onu anlamaya çalışalım: Toplum, elementlerini insanların oluşturduğu bir sistemdir. Nasıl ki çok hücreli bir organizma, elementlerini hücrelerin oluşturduğu bir sistemse, toplum da insanlardan oluşan bir sistemdir. Milyarlarca hücre bir araya geliyorlar, biribirleriyle bağlaşarak insanı oluşturuyorlar. Sonra, bu  insanların bir araya gelmesiyle de toplum ortaya çıkıyor. Peki, insan ve hayvan, bunların her ikisi de çok hücreli organizmalar, ikisi de hücrelerden oluşuyor, bir hayvanlar topluluğu olan  sürüyle, insan toplumu arasındaki  fark nedir?

 

İnsan, üretme yeteneğiyle hayvandan ayrılıyor. Hayvan, çevrenin karşısında “duygusal reaksiyonlarla” hayatta kalma mücadelesi vererek varlığını sürdürürken,  insan üreterek varoluyor.  O halde, işin özü gelip üretime-üretim faaliyetine dayanmaktadır. Çünkü, üretim faaliyeti-yeteneği, bütün hayvanlarda ortak olan duygusal faaliyetlerin-yeteneklerin ötesinde  bilişsel (cognitive) bir faaliyettir-yetenektir.  Yani, ancak  üretim ilişkileriyle biribirlerine bağlı  olan insanlar tarafından  planlı bir şekilde yapılabilir. Daha başka bir deyişle, belirli bir  hedefe ulaşmak için plan yaparak problem çözmeye dayanan kollektif bir faaliyettir üretim. İnsanlar ve toplumlar ancak bu tür yaratıcı bir faaliyet içinde varolurlar-gerçekleşirler. Adına “sürü” dediğimiz   hayvanlar topluluğuyla, elementlerini insanların oluşturduğu  insan toplu-munu biribirinden ayıran esas  özellik işte budur. İnsan toplumu, her biri bilişsel-üretken bir  unsur olan elementlerin (insanlar) oluşturduğu karmaşık bir sistemdir. Hayvan toplumu-sürü ise, elementlerinin duygusal-reaksiyoner unsurlar olduğu basit bir sistemdir. 

 

Peki, hayvan da son tahlilde bir informasyon işleme sistemi değil midir,  o da son tahlilde dışardan-çevreden gelen informasyonları (etkileri) sahip olduğu bilgilerle (bilgi temeliyle) değerlendirip-işleyerek hareket etmiyor mu? Bilişsel anlamda bir informasyon işleme faaliyeti olarak üretim faaliyetiyle “duygusal reaksiyonlar” arasındaki fark nedir,  insanla hayvan arasındaki  fark sürecin neresinde, hangi aşamada ortaya çıkıyor?

 

Nasıl varoluyorsun, üreterek mi yoksa duygusal reaksiyonlarla mı?

 

Varolmak,  çevrenin etkilerine karşıkoyabilmek demektir. Yani, belirli bir denge durumunu ayakta tutabilme çabasıdır varolmak. En azından böyle (bu çabayla) başlar. Çevre, yani bizim dışımızdaki  ilişki halinde olduğumuz şeyler (objeler, nesneler) bizi etkiler, bizim organizmamız da, mevcut durumunu-dengeyi korumak için bu etkilere karşı bir reaksiyon-tepki- oluşturur, olay bu kadar basittir! İşte bu reaksiyonlar zinciridir ki, adına benlik-nefs-self dediğimiz organizmal varlığımızı temsil eden instanzın gerçekleşme biçimi-varoluş fonksiyonu  bunlardır ve buraya kadar insanla hayvan arasında hiçbir fark yoktur.

 

Tabi geniş bir yelpazeyi kapsar bu tür “reaksiyonlar”. Yani, “reaksiyon” deyince bundan hemen sadece, eliniz sıcak bir yere değince onu otomatikman çekmenizi, ya da, ormanda gezerken rasladığınız bir yılana basmamak için gene otomatik bir şekilde kenara sıçramanızı anlamamak gerekir. Daha önceden sahip olduğunuz deneyimlere, bu deneyimlerle birlikte kayıt altına aldığınız sübjektif bilgilere göre hareket etmeniz de  bu kategorinin içine girer. Örneğin, bir hayvanın su içerken saldırıya uğradığı bir yere daha sonra tekrar giderken bu olayı hatırlayarak ürkek-çekingen olması da gene duygusal bir reaksiyondur. Burada önemli olan, davranışların temelinde, hangi biçimde olursa olsun,  etki-tepki mekanizmasına göre ortaya çıkan reaksiyonların yatmasıdır. Sistem, hafızasında objektif-eksplizit-(yani herkes için aynı şekilde geçerli olan) bilişsel bilgilere sahip olmadığı için,  bu tür-implizit-(yani bilinçdışı olarak kendiliğinden sahip olunan) sübjektif bilgileri kullanarak sentez yapıp yeni bilgiler üretememekte,  reaksiyon karakterini aşan  davranışlar   geliştirememektedir. O sadece, daha önceden sahip olunan deneyimlere ilişkin sübjektif-implizit- bilgileri kullanarak basit “duygusal reaksiyonlarla” varlığını üretip,davranış biçimleri geliştirebilmektedir.

 

Örneğin, bir su molekülünün iki atom hidrojenle bir atom oksijenden oluştuğuna dair bilgi bilişsel bir bilgidir. Bu bilgi onu  üretenlerden bağımsızdır. Her yerde, her zaman, herkes için geçerlidir. Ama bir hayvanın su içerken saldırıya uğraması olayı ve bu olayla birlikte kayıt altına alınan bilgi duygusaldır-sübjektiftir. Ya da elinizin sıcak bir yere değdiği zaman yanmasına ilişkin bilgi sübjektiftir. Ama, ocağın neden sıcak olduğunu bilimsel olarak izah ederek, sıcaklık dediğimiz şeyin aslında belirli frekansta elektromagnetik bir dalga-enerji olduğunu, elimizin yanması olayının da, bu enerjiyle elimiz arasındaki etkileşmenin sonucu olduğunu söylediğimiz zaman bu artık bilişsel-bilimsel bir bilgi haline gelir.

 

“Duygusal reaksiyonlar” düzeyinden  bilişsel bilgi üretme düzeyine nasıl  geçiliyor:

 

Bilişsel anlamda bilgi üretimi sürecinde  o an’a kadar doğanın  karşısında edilgen-“reaksiyoner” durumda olan organizmanın, artık bu pasif konumunu bırakarak, belirleyici, aktif unsur haline geldiğini görüyoruz.  Plan yapan ve problem çözen aktif bir unsurdur artık organizma. Sistemin aktif, dominant (baskın-belirleyici) unsuru olarak nesneyle etkileşir, onu değiştirir (processing) ve ürün adını verdiğimiz bir sentezin oluşmasına yol açar. Bu ürün, bilgi olarak önce beyinde oluşur. Çünkü, etkileşme önce beyinde gerçekleşir. Sonra da, organizma bu bilgiyi motor sistemi  (organlar ve onlar tarafından kullanılan üretim araçları) aracılığıyla işleyerek maddi bir gerçeklik haline getirir”.

 

Peki, nasıl gerçekleşiyor bu süreç (bilgi üretimi süreci)? Duygusal deneyim-reaksiyonlar zemini olmadan, bir üst katta gerçekleşen bilgi üretimi (cognitive processing) olabilir mi? Hayır olamaz! Bilgi üretimi mekanizmasının harekete geçebilmesi  için, önce, çevreden gelen etkiye karşı “duygusal reaksiyon” adını verdiğimiz,  organizmayı temsil eden nöronal bir reaksiyon modelinin ortaya çıkması-oluşması gerekiyor (nefsin-benliğin oluşumu). Önce bu zemin, bu esas var oluş biçimi gerçekleşecek ki, ancak ondan sonra, var olan bir şeyin (organizmayı temsil eden bir zeminin) bilgi üretmek için nesneyle çalışma belleğinde (Workingmemory-Arbeitsgedächtnis) ikinci kez etkileşmesi sözkonusu olabilsin. Yani, duygusal benlik (nefs-self) olmadan, oluşmadan, bilgi üretimi süreci (cognitive processing) de olmaz. Bilgi üretimi süreci, bir binanın ikinci katı gibidir. Duygusal benlik ise, binanın temelini ve birinci katını oluşturur”.

                                          

Duygusal benlik-nefs-self-, dışardan gelen etkiye-girdiye- karşı organizmanın tepkisi-reaksiyonu- olarak tek yanlıdır. Bu durumda bir, dışardan gelen etkinin kaynağı olan  nesne (ya da olay) vardır ortada, bir de, buna karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan ve organizmal varlığı temsil eden nöronal  etkinlik (nefs). Yani “o” ve “ben”! Dünya bu iki unsurdan oluşmaktadır! Böyle bir ortamda “ben”, kaçınılmaz olarak, “dünyaya” kendi varlığını temel alan bir koordinat sisteminden bakacağı için, sübjektif olarak, kendisini, varlığı “kendinde şey” olan “mutlak bir gerçeklik” olarak görecektir. Varlığının “ona” göre (yani dışardan gelen girdiye göre) izafi olduğunu, onun etkisine karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıktığını anlayamaz nefs. Anlayamaz, çünkü anlamak dediğimiz şey olayları ve süreçleri belirli bir koordinat sisteminin  değerlerine göre ele alabilmektir. Bu durumda ise tek bir koordinat sistemi vardır ve o da “ben”i temel alarak  bu “ben”le birlikte gerçekleşmektedir.

 

Bilişsel benlik ise bambaşkadır.  O, ancak üretim süreciyle birlikte, onun içinde ortaya çıkar. Ürün, organizma nesne etkileşmesinin bir sonucu-sentez- olduğu için, üretim süreci, nefsin ve nesnenin yanı sıra  üçüncü  bir varlığı temsil eden yeni bir koordinat sisteminin daha    ortaya çıktığı bir süreçtir.

 

İşte,   bilişsel benlik,  sürece ürünü temel alan bu üçüncü koordinat sisteminden bakabilen benliktir (insan, üretirken, kendini-kendi kimliğini de yeniden üretir).  O (yani bilişsel benlik), kendi içimizde oturan insana ilişkin bilimadamının kimliğidir! Evet aynen böyle! Tıpkı ata binmiş bir jokey gibi kendi içindeki hayvanla birlikte  varolan insan, bilişsel kimliğiyle, olaylara ve süreçlere objektif olarak bakarak, onları  bilimadamı gibi görebilen bir varlıktır.  Çünkü, insanla ve onun içinde bulunduğu üretim faaliyetiyle birlikte kendi kendini üreterek kendi bilincine varan aslında doğadır. İşte zaten  bu anlamdadır ki insan doğanın “bilimadamı” oluyor. İnsanı insan yapan, onu kendi içindeki hayvandan ayıran yan da onun bu “bilimadamı” yanı değil midir!

 

Bütün bunlara bir örnek verelim: Ormanda gezintiye çıkmışsınız! Aniden, yerde yaprakların arasında bir yılan çıkıyor karşınıza ve siz daha olayın  ne olduğunun bile farkına varmadan, tam  üzerine basmak üzereyken birden kenara sıçrıyorsunuz! O an gerçekleştirdiğiniz bu “kenara sıçrama” eylemi bilinçli olarak yapılan bir hareket değildir. Bilinç dışı olarak gerçekleştirilen bir reaksiyondur. Bu reaksiyona neden olan nöronal reaksiyon modeli de sizin o ana ilişkin olan varlığınızı-nefsinizi-duygusal kimliğinizi temsil eden etkinliktir.

 

Peki, kenara sıçrayarak ilk tehlikeyi atlattıktan  sonra ne olur? Bu süre içinde olay artık beyin kabuğuna iletilmiştir (yani çalışmabelleğindedir). Süreç orada devam etmektedir. Önce buraya, reaksiyona neden olan nesne olarak yılana ilişkin daha iyi-mükemmel bir nöronal  model ulaştırılır. Sonra, hafızada içinde yılan olan  olaylara ilişkin bütün kayıtlar aktif hale getirilerek bunlar da aşağıya (yani çalışmabelleğine) indirilirler.  Tabi bu arada, az önceki reaksiyonu gerçekleştiren nöronal  model (aksiyonpotansiyeli) olarak nefs de buradadır. Nefs, daha önceki deneyimlere (bilgilere) bakarak bir durum değerlendirmesi yapar ve ona göre bir karar verir. Ya der ki, “tehlike geçmiştir, yoluna devam et”, ya da, “biraz daha uzaklaş buradan” der vs. Nöronal bir reaksiyon modeli olarak organizmayı  temsil eden   nefs, daha önceki deneyimlerden de yararlanarak biraz daha gelişmekte, belirli bir amaca doğru yönelen motive bir etkinlik haline gelmektedir . Ama bütün bunlar henüz daha bilişsel davranışlar olmadığı gibi, bu ana kadarki sürecin içinde yer alan nefs de henüz daha bilişsel bir nefs-benlik değildir. 

 

Toplumsal varlık iki katlı bir bina gibidir demiştik!   

 

Evet, insan iki katlı bir bina gibidir! Alt katında kendi içindeki hayvan oturur! Duygusal benliğiyle insanın  içindeki hayvan! Üst katta oturan insanı kendi içindeki-varlığındaki bu hayvandan ayıran tek özellik ise  onun bilgi üretebilme yeteneğidir. Ama  ilginç olan şu ki, üst kattaki insanın bu işi yaparak gerçekleşebilmesi-varolabilmesi için,  mutlaka, alt kattaki hayvanın da kendi duygusal benliğiyle bu sürece katılması gerekiyor!

 

Tek bir elementin (insanın) yapısı böyle olunca, bu türden elementlerin (insanların) oluşturduğu, insan toplumu adını verdiğimiz sistemin yapısı da buna uygun oluyor. Yani insan toplumları da gene öyle iki katlı bir bina gibi oluşuyorlar. Alt katta gene bir hayvan, bu sefer toplumsal bir hayvan oturuyor! İnsan toplumu ise, bilgi üretme yeteneğiyle gene üst kattaki komşudur! Gene aynı şekilde, alt kattaki toplumsal hayvan duygusal benliğiyle gerçekleşmeden üst kattaki bilişsel bir varlık olan insan toplumu da gerçekleşemiyor. Tasavvuf bilgini atalarımızın insanı kendi atına binmiş bir jokeye benzetmelerinin esası budur.

DEVAM EDECEK....

http://www.aktolga.de