• 8.04.2013 00:00
  • (3763)

 İÇİNDEKİLER

GİRİŞ.. 1

ÇAĞRININ BENCE EN ÖNEMLİ OLAN YANI..3

ZAMANIN RUHU NEYİ GEREKTİRİYOR, 21.YY’IN PROBLEM ÇÖZME YÖNTEMİ NEDİR?.4

ŞİMDİ, SÖZ TEKRAR ÖCALAN’DA.. 7

ÇÖZÜM SÜRECİNİN TARAFLARI, YA DA DİNAMİKLERİ..15

ÖCALAN’IN “DEMOKRATİK MODERNİTE SİSTEMİ”NEDİR..17

SONUÇ:20

 

GİRİŞ

Uzun zamandır PKK’nın yayınlarını ve Öcalan’ı  izlemez olmuştum artık! “Bunlar bir yere varamazlar  diyerek bırakmıştım ipin ucunu! En son okuduğum yayın, internete düşen KCK tüzüğüydü yanılmıyorsam. Onu okuduktan sonra bunun bende bıraktığı izlenim de, “bunlar olsa olsa  en fazla Kızıl Kymmer tipi toplum mühendisliği harikası “komünal  bir toplum”-bir PKK Krallığı öneriyorlar” olmuştu! Buna bağlı olarak kafamda oluşan APO imajı da, kerameti kendinden menkul, narsist bir köylü liderinden başka birşey değildi!.Zaten bu yüzden de  onun 21 Mart “Çağrısından”  fazla birşey beklemiyordum. Çağrı öncesinde kafamdan geçen-leri özetlemek gerekirse: Olayı daha çok Kuzey Irak/Barzani-Türkiye ilişkilerinin gelişmesine bağlıyor, ilişkilerin bu kadar geliştiği bir ortamda PKK’nın silahlı mücadelesinin bu sürece ters düştüğünü görerek,  en fazla bu bağlamda yeni bir politika-açılım yapabileceklerini  tahmin ediyordum. Çünkü, daha sonra Karayılan’ın da belirttiği gibi[1], özellikle şu sıralar PKK’nın silahlı mücadelesini  destekleyecek yeteri kadar güç vardı bölgede. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek PKK’ya destek sunabilecek  yeteri kadar Türkiye düşmanı “müttefik” bulmak mümkündü. Suriye’den İran’a, Irak’ın Maliki’sinden İsrail’e, Amerika’nın neu Con’larından, AB’nin ağzı çok laf yapan, ama saman altından su yürüten bazı ülkelerine kadar al-ver ilişkisi kurabilecekleri yeteri kadar ülke-potansiyel mevcuttu!

 

Ama “21 Mart Çağrısı” bütün bu düşüncelerin hepsini değiştirdi! Aslında, belki daha çok az kişi farkında- PKK’lıların  bile çoğu belki pek farkında değiller, ama, Öcalan’ın Çağrısı öyle basit bir “ateşkes”, ya da “silahları bırakma” çağrısı   değil. Tabi,  Çağrı  işin en önemli yanı şu anda. Ama, kafasında kendisine göre çok iyi formüle edilmiş bir vizyonu da var Öcalan’ın, bir çözüm önerisi de  var. Hem de öyle sadece Türkiye’nin “Kürt Sorununa” yönelik bir “çözüm” falan  değil bu. Olayın çapını çok daha geniş tutuyor Öcalan, neredeyse Ortadoğu’daki eski Osmanlı coğrafyasının tümüne yönelik bir proje sunuyor. Bu nedenle, ben olayı ikiye ayırarak ele almak istiyorum. Bir yanda Çağrı, diğer yanda Öcalan’ın görüşleri.

Şunu itiraf etmeliyim ki şimdiye kadar hiçbir yazıyı yazarken bu kadar zorlanmamıştım! Çünkü, kendi içinde çelişkili bir olay var ortada. Bu nedenle, neyi temel alacağını şaşırıyor insan! “E, o zaman niye yazıyorsun ki, yazma” diyebilirsiniz! Bunu ben de düşündüm aslında! Ama, gene de sonunda bu yazı çıktı ortaya!

 

İsterseniz önce bir durum tesbiti yapalım, sonra devam ederiz:

 

Bir yanda “Çağrı”, Öcalan’ın 21 Mart Çağrısı, burada yer alan düşünceler, diğer yanda ise, Öcalan’ın şimdiye kadar bilinen görüşleri-özellikle de KCK Sözleşmesi’nde ifadesini bulan görüşleri..Bunların hangisini temel alacağız? Çünkü bunlar biribirinden farklı şeyler-duruşlar..En azından böyle anlaşılıyor kamu oyu tarafından..Çağrıyla birlikte yeni bir duruş mu sergiliyor Öcalan, yoksa, değişen birşey yok da biz mi olayı farklı algılıyoruz?..Sadece Çağrıyı temel alarak yola çıksan olayın KCK Sözleşmesinde ifadesini bulan özünü görmezlikten gelmiş  oluyorsun. Ama öte yandan KCK daki duruşu esas alırsan da  bu sefer Çağrı’nın anlamı kalmıyor. Fakat bir yandan da diyorsun ki, KCK falan ne derse desin burada somut bir barış çağrısı var, “silahlar sussun fikirler-siyaset konuşsun” diyor adam, daha ne istiyorsun, amasını falan bırakıp bunu desteklemek lazım diye düşünüyorsun.. 

 

Evet, haydi  bakalım şimdi, çık işin içinden çıkabiliyorsan!..

 

Tek başına ele aldığınız zaman Çağrıya katılmamak mümkün değil. En fazla, “Kapitalist Modernite”, “Demokratik Modernite” gibi Öcalan’ın   “kendine özgü bazı  kavramlarına” takılı-yorsunuz burada, ki  o da sorun değil diye düşünüyorsunuz. Çünkü, bir yanda barış, barışa çağrı var ortada, diğer yanda ise, içeriği tam olarak anlaşılamasa da öte başı birkaç kavram! Hem sonra, içine özel bir anlam yüklemediğiniz taktirde bu kavramları kullanmanın da bir sakıncası yok diye düşünüyorsunuz. Hatta tam tersine, sadece Çağrıyla sınırlı kalındığı müddetçe beni çok heyecanlandırdı da  Öcalan’ın buradaki duruşu.

 

Oryantalizmden bahsediyor Öcalan Çağrı’da. “Kapitalist Modernite” kavramını da bu bağlamda düşününce “tamam” diyorsunuz, “Apo olayı kavramış”!. Emperyalizmin kültür ihracı mekanizmasını, buna bağlı olarak tezgahlanan toplum mühendisliği harikası devrimcilik olayını kavramış! Pozitivizm virüsünü yakalamış diyorsunuz! Buna-bu türden “devrimlere” ve rejimlere[2] karşı önerdiği “Demokratik Modernite Sistemini” de demokratik süreç içinde aşağıdan yukarıya doğru örgütlenerek gerçekleşen bir burjuva-halk  devrimi olarak düşünüyorsunuz!  Ve bu da heyecanlandırıyor sizi.

 

Ama sonra,  ipin ucunu bırakmadan, dur bakalım nereye kadar gidiyor diyerek takip edince bambaşka bir tablo çıkıyor karşınıza!


Önce, internetten “Kapitalist Moderniteye karşı Demokratik Modernite-I,II,III” başlıklı makaleleri bulup okudum (Bunlar Öcalan’ın kitabından yapılan aktarmalar). Ama bunları okurken de gene  onun ne demek istediğini tam olarak anlayamadım.   Sonra, bunların üstüne, dur bakalım   şu KCK Sözleşmesi ne diyordu, onu da okuyayım  bir kere daha deyince işin rengi değişiverdi!. Ve anladım ki, başlangıçta pek o kadar önemsenmeye-bileceğini düşündüğüm o kavramlara yüklediğimiz içerikler farklıydı  Öcalan’la.

 

Benim, Çağrı’da “oryantalizm” bağlamında kullanılan “Kapitalist Modernite” kavramına yüklediğim anlamla Öcalan’ın anlayışı tamamen farklıydı! Öcalan, “Kapitalist Modernite” derken bunu “kapitalist üretim ilişkileri”, “ulus devlet” ve “endüstriyalizm” olarak ifade ettiği “üçlü sacayağı” zemininde açıklıyor, yani, sadece oryantalizmi-kültür ihtilalini falan değil bizzat bir sistem olarak kapitalizmi hedef alıyordu. Zaten onun “Demokratik Modernite Sistemi” dediği şey de, bu “Kapitalist Moderniteye” karşı (sadece anti kapitalist değil, anti ulus devletçi ve anti endüstriyalist anlamda da) onun “anti tezi” olan bir alternatiften ibaretti. Daha başka bir deyişle, Öcalan’ın, Marksist terminolojide kapitalizmin alternatifi olarak tanımlanan sosyalist sistemin yerine  koyduğu  sistemin adıydı “Demokratik Modernite Siste-mi”. O,  bundan, kapitalizme karşı-ona alternatif-aşağıdan yukarıya doğru örgütlenerek orta-ya çıkarılacak devletsiz-komünal bir toplumu-sistemi anlıyordu.

 

“Kapitalist Modernitenin üç ayağı vardı”  Öcalan’a göre: “Kapitalizm, ulus devlet ve endüstriyalizm”. “Sovyet Devrimi de yeteri kadar anti kapitalist olmadıği için değil, diğer iki ayağı ihmal ettiği için tutunamamıştı”. Yani, bir ulus devlet olarak örgütlendiği için ve endüstriyalizmi temel aldığı için yıkılmıştı. İşte bu nedenledir ki, Öcalan’ın “Demokratik Modernite Sistemi” sadece anti kapitalist olmakla kalmayacak, o aynı zamanda “anti ulus devletci” ve “anti endüstriyalist” de olacaktı.

 

Hadi bakalım, tekrar gel de çık  işin içinden diyorum kendime!

 

Bense, “demokratik modernizm” deyince bundan,  oryantalizm bağlamında gerçekleşen her-biri birer toplum mühendisliği harikası devletçi elitist yapılara karşı, ya bizdeki gibi AK Parti usulu demokratik bir devrimi, ya da, Arap Baharı tipi bir mücadele sonunda  halkların özgür iradeleriyle demokratik süreç içinde gerçekleşen yapılanmaları falan anlıyordum!! Aynı kavramları kullanarak bu kadar farklı sonuçlara varılabileceğini  düşünmek gerçekten kolay değil!.

 

Kısacası, eğer KCK tüzüğündeki açıklamaları esas alırsak Öcalan’ın “Demokratik Modernite Sistemi” devlet olmayan bir devletti aslında. Kapitalizme karşı, komünal olarak örgütlenmiş, adı konulmamış “anti endüstriyalist-ekolojik” bir devlet! Ya da, kendine özgü bir adalet sistemi, kurumları falan olan dört dörtlük bir devletci yapı. Yani, işin açıkçası, bütün iyi niyetimle döndüm dolaştım gene o en başta bulunduğum noktaya geldim! Ama sonra düşündüm ki, tamam iyi güzel, bu da onun-onların görüşü. Burada önemli olan, illa ki Öcalan’ın görüşlerine katılmak değil ki!. Önemli olan, Öcalan’ın-ve PKK’nın da-“silahların sustuğu, fikirlerin-siyasetin konuştuğu” bir ortamı temel alması. Onların da demokratik mekanizma içinde kendilerini ifade etme yoluna girmeleri. Yani, şimdiye kadar olduğu gibi herkesi silah zoruyla korkutarak illaki benim dediklerim doğrudur noktasına getirmek yerine,  insanları ikna ederek kazanma yoluna girmeleri..

 

Yazının bundan sonraki kısmı bu anlayışla devam edecek. Yani, hem biryandan Çağrı’yı destekleyerek bunun gerekçelerini ortaya koymaya çalışacağım, ama hem de, işi öyle fazla abartmadan, Çağrı’da yer alan paradigmanın KCK konseptiyle nasıl bağdaştırılacağını irdeleyeceğim..   

 

ÇAĞRININ BENCE EN ÖNEMLİ OLAN YANI..

 

“Etnik ve tek uluslu coğrafyalar oluşturmak, bizim aslımızı ve özümüzü inkar eden modernitenin hedeflediği insanlık dışı bir imalattır”[3] dedikten sonra, ”Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir “Milli Dayanışma ve Barış Konferansı” temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum diyor Öcalan. “Bu toprakların tarihselliğinde önemli bir yer tutan “BİZ” kavramının genişliği ve kapsayıcılığı dar, seçkinci iktidar elitleri eliyle “TEK”e indirgenmiştir. “BİZ” kavramına eski ruhunu ve pratiğini vermenin zamanıdır. Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşeceğiz” diyor...

Yanlış duymuyorsunuz, bu sözler Öcalan’ın! Bu konulara-Öcalan’ın görüşlerine- geri döneceğiz ama, bütün bunların ötesinde öyle bir nokta var ki “Çağrı”da şu an benim için asıl önemli olan o:

 

“Artık silahlar sussun, fikirler-siyaset konuşsun” diyor Öcalan. Bunun dışında kalanlar  şu an için teferruattır bence!.Çünkü, beğenirsiniz beğenmezsiniz, diğerleri Öcalan’ın görüşleridir, onun  çözüm önerileridir son tahlilde. Başka birileri de çıkar der ki, hayır biz böyle düşünmüyoruz, doğru olan Türkiye sınırları içinde  bir özerkliktir, ya da federasyondur, veya ayrılmaktır, ayrı bir ulus devlet kurmaktır. Bunlar, herkesin, her çevrenin kendine göre düşünceleri, çözüm önerileri,  insanların kafalarındaki varılacak hedefleridir; ama bir de bütün bunların ötesinde bu hedeflere nasıl ulaşılacağı sorunu var ki,   bence şu an meselenin  canalıcı noktasını  oluşturan budur. İşte, tam bu nok-tada,  “artık silahlar sussun, fikirler-siyaset konuşsun” diyor Öcalan!.Yani, hangi dü-şünceyi savunursan savun, ne türden çözüm önerisine sahip olursan ol, bütün bunları hayata geçirmenin yolu artık “fikirlerin mücadele ettiği, siyasetin konuştuğu” bir ortamdır diyor. Onun, “silahlı mücadeleyi bırakma” önerisi de zaten bu stratejik tesbitle birlikte anlam kazanıyor. Diyor ki Öcalan:

 

“Bugün yeni bir dönem başlıyor. Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor. Siyasi, sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor; demokratik hakları, özgürlükleri, eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor”. “Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Bu, mücadeleyi bırakma değil, daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır”…

 

Biri bana deseydi ki, “bak göreceksin, birgün gelecek Öcalan’la (en azından-görünüşte de olsa-bu konuda) benzer şeyleri söyleme noktasına geleceksiniz”, buna güler geçerdim herhalde! Gerçi, şimdiye kadar hep yazdım, Osmanlı artığı Devletçi Kemalist rejime karşı gene  Osmanlının eski reayasının birliğini-Müslümanlarla Kürtlerin birlikte mücadelesini hep savundum. Türkiye’de burjuva devrimi potansiyelinin eskiden beri varolan bu “Çevre”nin içinden çıkıp geldiğini hep söyledim. Kürt sorununun da özünde  Osmanlı artığı bu topraklarda yaşanılan  burjuva devrimi sürecinin parçası  olduğunu  savundum. Bu sorunu-“Kürt Sorununu”- yaratanların aynı zamanda yapma bir “Türk Ulusu” ve Türk sorunu da yarattıklarını açıklamaya çalıştım. Bu yüzden de dedim ki, bu topraklarda yaşanılan burjuva devrimi sürecinin-uluslaşmanın diyalektiği “uluslaşırken küreselleşmektir!..Ya da, uluslaşırken, ulus devlet olarak çözülerek küreselleşmek sürecinin bir parçası haline gelmektir[4]..Eğer bugün Öcalan da benzer şeyler söylüyorsa, en azından, Kürt sorununun çözümünün Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinin-burjuva devriminin-bir parçası olduğunu görerek   Kemalistlerle ittifaktan vazgeçme noktasına geldiyse, bu, demokrasi cephesi açısın-dan çok büyük bir kazançtır.  Demek ki, “zamanın ruhu”, insanlar dönüp dolaşsalar da onları bir yere getiriyor artık!

 



1Karayılan-Hasan Cemal Röportajından bahsediyorum.

2Bizdeki Kemalist Devrim, ya da Arap ülkelerindeki BaascıDevrimler gibi..

3Bakın, bu haliyle ele aldığınız zaman ne kadar doğru, ne kadar önemli varılan bu sonuç! Burada pozitivizm yok, bir toplum mühendisliği projesi yok, son derece doğru bir tesbit, ve de bu tesbit üzerine gelişeceği öngörülen bir süreç var..Ama onun kafasındaki çözüm başka tabi, bunun ancak daha sonra anlıyorsunuz..

[4]„Siz bu diyalektiği hiçbirzaman anlayamayacaksınız“, www.aktolga.de Makaleler

http://www.aktolga.de/a14.pdf