MARKSİST-LENİNİST DEVLET ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ (3)

  • 19.03.2023 19:14

Bu kadar tekrar ve özetten sonra şimdi yavaş yavaş bıraktığımız yere -devlet nedir olayına-  yaklaşıyoruz!..[1]

HER DURUMDA, “SİSTEM  MERKEZİ”,  SİSTEMİN  İÇİNDEKİ  “DOMİNANT” -BASKıN-  UNSUR  TARAFINDAN  TEMSİL  OLUNUR!..

 Sistem gerçekliğinin kendi içinde örgütlü bir bütün olduğunu söylemiştik. Bu arada, “örgütlü olmaktan” ve “görev bölüşümünden” ne anlaşılması gerektiğinin de altını çizmiş bulunuyoruz.  Şimdi,   bu görev bölüşümü olayını biraz daha yakından   ele alacağız.

 Evet,  bütün sistemler-örgütler “dışardan” gelen madde-enerjiyi-enformasyonu kendi içlerindeki bilgiyle değerlendirip  işleyerek (“processing”) bir ürün-output-çıktı oluşturmaya çalışırken varoluyorlar, yani bir sistemin, ya da   örgütün bütün fonksiyonlarının özü,  sistemin içinde yapılan bütün işlerin esası bu...  Önce, nasıl bir reaksiyon oluşturulacağı belirleniyor -bu konuda bir karar veriliyor- buna ilişkin bir model, bir plan oluşturuluyor, sonra da, motor sistem aracılığıyla bu planı -modeli- hayata geçirmek için çaba sarfediliyor…

 Peki ama,  sistemin içinde, “sen şu işi”, “sen de bunu yap” diye görev dağıtan bir instanz -“merkez”- (bu anlamda bir orkestra şefi) olmadığına göre, nasıl gerçekleşiyor bu görev bölüşümü? Kimin hangi görevi yapacağı nasıl belirleniyor?..

 Cevap çok basit, ama basit olduğu kadar da çarpıcı! Çünkü, görev bölüşümünü belirleyen,  enformasyon işleme-varoluş mekanizmasının kendisidir!  Bu ise, nedeni niçini olmayan bir süreçtir!  Evrensel oluşumun-varoluşun doğal  mekanizmasıdır!

 Biraz açalım:

 Enformasyonu alıyor musun? Evet! Niye alıyorsun olur mu!? Etkileşme olayıdır bu! Karşı taraf dışardan geliyor, seni etkiliyor! Sen de, o ilk adımda kendi varlığını korumak-onu yeniden üretebilmek için bu etkiyi değerlendirerek  ona karşı bir reaksiyon oluşturmak zorunda kalıyorsun. Yani, “hayır bütün bunlar beni ilgilendirmez” diyerek dış dünyayla arana mutlak bir sınır çizemezsin!  Çünkü, her türlü etkiye kapalı bir şekilde, bütün diğer varlıklardan “bağımsız” olarak mutlak anlamda varolan  “kendinde şey”  varlıklara yer yoktur bu evrende!..[2]

Peki, nasıl yapacaksın bu işi, nasıl koruyacaksın  içinde kendi varlığını da ürettiğin o denge durumunu? Ya da, bir üst denge durumuna nasıl ulaşacaksın? Bunun için neye ihtiyaç var? Bilgiye değil mi! Önce, dışardan gelen enformasyonun -etkinin- ne olup olmadığını anlayarak onu değerlendirmek için, sonra da, ona karşı bir eylem -reaksiyon, davranış- biçimi geliştirebilmek  için bilgiye ihtiyaç vardır. İşte, bir  sistemin içinde, sistemin içindeki bilgiyi kullanarak dışardan gelen enformasyonu değerlendirme işinde uzmanlaşan  bir unsurun -instanzın- ortaya çıkmasına neden olan süreç budur.  Sistemin içindeki ilişkilerle (toplum söz konusu olunca bu ilişkiler üretim ilişkileridir) kayıt altında tutulan bilgi, aslında sistemin bütününe ait  olduğu halde, görevi gereği -yani varoluş fonksiyonu açısından- merkezde temsil edilen bütüne ait bu bilgiyi kullanarak sistem adına dışardan gelen enformasyonları değerlendirmek durumunda olan  instanz-unsur, sistemin bütününe ait bilgiyi sürekli “tasarruf eder” konumda olduğu için, onunla -bilgiyle- adeta özdeşleşir; sahip olduğu fonksiyon onu adeta “bir bilen” konumuna sokar; bu da ona  sistemin içindeki bütün  etkinliklerde sanki belirleyici -karar verici- durumunda olan oymuş gibi bir görüntü kazandırır. İşte, “dominant” (baskın, belirleyici) olmanın, “sistem merkezinin sistemin içindeki dominant-baskın unsur tarafından temsil ediliyor olmasının” anlamı budur…

 Bütün mesele, A ve B arasındaki ilişkilerle kayıt altında tutulan sisteme ait bilginin kollektif karakteriyle (yani bütüne ait olmasıyla),  görevi -varoluş fonksiyonu- gereği, bu bilgiye adeta tek başına tasarruf etmek durumunda olan “değerlendirici” unsurun kendine özgü fonksiyonu arasındaki “çelişkide” yatıyor.  Ve öyle oluyor ki, kollektif bir ürün olan bilgiye görevi gereği bireysel olarak tasarruf etme konumu, sistemin  içindeki bu “değerlendirici”-“planlayıcı” kutbu, tasarrufu altındaki bilgiden dolayı sanki sistem merkezini de o  temsil ediyormuş konumuna sokuyor; ve bu da onu ilişkilerde “dominant” durumuna getiriyor!..

 Getiriyor, çünkü ilişkinin karşı tarafında yer alan  “motor sistem” unsurlarının fonksiyonu,   sistem adına hazırlanmış olan  reaksiyon modelinin uygulanmasından, hayata geçirilmesinden ibarettir.  Bunun da gene ayrıca bir nedeni yoktur! Ya, dışardan gelen etkinin bozduğu dengeyi yeniden kurabilmek için, ya da, bir üst düzeyde   yeni bir denge içinde varlığını devam ettirebilmek için gerekli reaksiyonu -davranış biçimlerini- göstermek zorundasın!.. Bu da senin varoluşunun bir sonucu-gereği. Bu işi yaparken de, sisteme özgü reaksiyonu gerçekleştiren unsur -motor güç- olarak gerçekleşiyorsun… Olay bu kadar basittir…

 Görüldüğü gibi,  görev bölüşümünün altında yatan neden, enformasyon işleme mekanizmasının kendisi oluyor. Bütün sistemler, bu mekanizma işlerken (işlediği için) varolduğundan, tek bir hücrenin de, çok hücreli bir organizmanın da, bir toplumun da varoluş mekanizması aynıdır. Bütün sistemleri hareket ettiren ve sistemin içinde izafi bir varoluş diyalektiğine yol açan  “çelişkinin” kaynağı  budur: Sisteme -bütüne- ait bilgiye sistemin içindeki bir unsurun, görevi gereği de olsa, bireysel olarak tasarruf etme durumu, onu, sistem merkezini temsil eder konumuna sokarken, bu durum,  sistemin içindeki çelişkinin ve bu çelişkiden kaynaklanan izafi varoluş hallerinin de (hatta, gelişmenin, ilerlemenin, bir durumdan bir başka duruma geçişin de)  kaynağı olur.

 Bir örnek olarak organizmayı düşünelim:

 Organizmanın da bir A-B  sistemi olduğunu, bir yanda “karar verici” konumunda olan beyin (A), diğer yanda da motor sistem unsurları olarak diğer organlardan (B) oluştuğunu söylemiştik. Bu neden böyledir peki? Beyinle diğer organlar arasında ne fark var ki, beyin de bir organ değil midir son tahlilde? Elbette öyledir; ama biz gene de, organizmayı, beyin ve diğer organlar arasındaki ilişkiden oluşan bir bütün olarak ele alırız. Çünkü beyin, sisteme-organizmaya ait olan bilgilerin kayıt altında tutulduğu yerdir-organdır. O, dışardan-çevreden gelen enformasyonları  organizmaya ait olan bu bilgileri kullanarak  değerlendirmekte ve buna bağlı olarak da organizma adına bir reaksiyon modeli oluşturmaktadır. Diğer organların gerçekleştirdikleri faaliyetler  hep beyin tarafından hazırlanan bu nöronal reaksiyon modelinden onların kendi paylarına düşen kısmın hayata geçirilmesinden ibarettir. Yani -her biri aynı zamanda otonom bir unsur olan- bütün diğer organların ne yapacaklarını sisteme ait bilgiyi kullanarak beyin  belirliyor; diğer organlar sadece beynin hazırladığı davranış biçimlerini   hayata geçiriyorlar. İşte, beyinin   bilgiyi yönetme ve ona tasarruf etme konumuna bağlı olarak gerçekleşen bu belirleyici fonksiyonudur ki,  ona, diğer organlarla olan ilişkilerde  “dominant-baskın” bir özellik -bir ayrıcalık- kazandıran da budur.  Öyle olur ki, biz onu, organizmanın merkezi varoluş instanzı olarak, benliğimizi temsil eden unsur olarak görürüz! Aslında, elimiz, ayağımız, midemiz ne ise beynimiz de  bunlar gibi bir organdır tabi. Bütün organların hepsi aynı orkestranın, aynı müziği çalan enstrümanları gibidir pratikte. Ama, bal tutan parmağını yalar hesabı, bilgiye tasarruf etme durumu beyini (bize göre!!) “ayrıcalıklı” (!) bir konuma sokuyor!  Beyindeki sinapslarda kayıt altında tutulan bilgiler  bütün bir sisteme -organizmaya- ait oldukları halde, görevi gereği bu bilgilere tasarruf ederek dışardan gelen enformasyonları değerlendirmekle, bunlara karşı organizma adına bir reaksiyon modeli oluşturmakla meşgul  olan beyin, bu fonksiyonundan dolayı bütün bir organizmayı -sistem merkezini- temsil eden “dominant” unsur olarak  ortaya çıkıyor! “Dominant” diyoruz, çünkü, bütün diğer organların yaptığı, beyinde hazırlanan nöronal reaksiyon modellerini hayata geçirmekten ibarettir… 

 Diyeceksiniz ki, “diğer organlar olmadan   beyin de olamaz, bu nedenle, dominantlık neresinde bunun”! Bakın bu  doğrudur aslında! Doğrudur, çünkü doğada  SINIFLI TOPLUM İNSANLARI olarak bizim anladığımız gibi bir  “dominantlık”    söz konusu değildir!! Bütün mesele, bilgiye tasarrufu ona “sahip olmak”, “egemen olmak” şeklinde anlayan bizim sınıflı toplum bilincimizle ilgilidir. Yoksa gerçekte -doğada- arada bir üstünlük hiyerarşisi yoktur, doğal bir görev bölüşümüdür varolan...

 İşin bir de, “mevcut durumu” -denge halini korumaktan- muhafaza etmekten kaynaklanan yanı var tabi…

 Evet, denge,  son tahlilde, A ve B tarafından birlikte oluşturuluyor. Bu yüzden de, mevcut durumun muhafazasından  son tahlilde her ikisi de sorumludur bunların. Ama, dışardan gelen enformasyonla-etkiyle birlikte dengenin bozulması söz konusu olduğu zaman,  sistem bir yandan mevcut halini-dengeyi-korumaya çalışırken, diğer yandan da, (bazı durumlarda) gelen enformasyonun niteliğine göre, zorunlu olarak, bir durumdan bir başka duruma geçilmeye çalışılır. Öyle ki, birbiriyle çelişen bu iki süreç, sistemin içinde, mevcut durumu -denge halini- temsil eden A ile, bir başka duruma geçişe önayak olan B arasında bir  “çelişkinin”  ortaya çıkmasına  neden olacaktır. Ama dikkat edilirse, bu “çelişki”, motor sistem unsuru olarak B ’nin,  sadece kendi görevini yaparak sistem adına belirli bir reaksiyon modelini hayata geçirmesinden kaynaklanmıyor (bu nokta çok önemli!). Dışardan gelen hammadde  mevcut durumun içinde,  B ’nin ana rahminde şekillendiği için, B, kendisinden dolayı değil, ana rahminde taşıdığı ürüne-“yeniye” ilişkin  potansiyelden dolayı yeni bir duruma geçişin temsilcisi konumuna da  girer. Görevi  mevcut durumu korumaktan ibaret olan  A ile,  kendi içinde bir başka duruma geçişe ilişkin potansiyeli de barındırmak olan  B arasında  ortaya çıkan çelişkinin kaynağı buradan gelir. Bütün bu söylenilenleri hemen bir örnek üzerinde somutlaştıralım:

 Tekrar bir sistem olarak   toplumu ele alıyoruz!..

 Toplumu bir sistem yapan ne idi? O toplumun neyi, nasıl ürettiği değil mi? Elbette!.. Peki, bir toplumda, üretim sürecine ve toplumsal yaşama ait bilgiler -yani toplumun bilgi temeli- nerede ve nasıl  kayıt altında tutulmaktadır;  insanlar arasında kurulan  ilişkiler -üretim ilişkileri- değil midir bu bilgilerin kayıt altında tutulduğu yer? Evet!.. İşte bütün mesele burada yatıyor! Hangi toplum biçimi olursa olsun, o topluma ait temel yaşam bilgileri üretim ilişkileri tarafından temsil edilir. Bu nedenle, toplumsal üretim sürecinde bu ilişkileri, bu ilişkilerle kayıt altında tutulan bilgiyi temsil eden, bu bilgileri kullanarak üretim sürecini planlayan, neyin nasıl üretileceğini belirleyen unsur -instanz- daima o toplumda toplumsal sistem merkezini de -bu noktada oluşan denge durumunu da- temsil ediyor olarak görünür. İşte, sisteme -bütün topluma- ait bilgilere toplumun içinde bir kesimin bu şekilde tasarruf etme -sahip çıkma- fonksiyonudur ki,  bütün sınıflı toplum biçimlerinde, toplumsal planda temel çelişkinin kaynağını oluşturan  bu olur. Toplumsal-tarihsel evrim sürecinin diyalektiğini harekete geçiren çelişki de işte bu çelişkidir…

 İçinde yaşadığımız kapitalist toplumu ele alalım: Burjuvaziyle işçi sınıfı -çalışanlar- arasındaki ilişkiden kaynaklanmıyor mu bu sistem? Peki nedir bu ilişkinin adı, “kapitalist üretim ilişkisi” değil midir?  Kapitalizme ait  bilgiler de iki sınıf arasındaki bu ilişkilerle temsil edilmiyor mu? Kim temsil ediyor peki bu ilişkileri? Burjuvazi değil mi?  Kapitalist üretim ilişkisi sermayeyle maddi bir gerçeklik haline gelmiyor mu; burjuvazi de, sermayeye-üretim araçlarına “sahip” olduğu için sistemin egemen-dominant unsuru değil mi? Burjuvazinin, mevcut durumu -sistemi- koruma, onu “muhafaza etme” görevi de buradan kaynaklanmıyor mu?..    

 İlkel komünal toplumu ele alalım

 Sistemi bir arada tutan bilgi temeli nedir burada, “kan anayasasındaki” bilgiler değil midir bunlar? Peki nerede ve nasıl kayıt altında tutulmaktadır bu bilgiler?  Komünal ilişkiler değil midir  bu bilgilerin temsil edildiği yer?..

 Gelelim “komün üyeleriyle” “komün şefi” arasındaki ilişkiye: Bu durumda komün şefi bütün komün üyelerince seçilmektedir ve son tahlilde  onlarla  eşit haklara sahiptir.  Aradaki ilişki, bir anlamda aynen beyinle organlar arasındaki ilişkiye benzer, yani şefin diğer insanlardan hiçbir üstünlüğü yoktur... Ama  ne olur, komün üyelerinin kendi aralarından seçtikleri -sistem merkezini temsil eden- bu instanz, bu göreve geldiği zaman, görevi gereği, komüne ait bilgi temeli olan “kan anayasasını” da  temsil eden unsur haline gelir… İşte, dışardan, çevreden gelen enformasyonların-etkilerin değerlendirildiği  sisteme  ait bilgilere -“bilgi temeline”- tasarruf etme, bu bilgileri toplum adına kullanma durumudur ki, sınıflı topluma geçiş sürecine paralel olarak  onu -komün şefini- zamanla dominant unsur -instanz- haline getiren de budur. Daha sonra bütün sınıflı toplumlarda, bir sistem olarak toplumsal varlığın-benliğin (self, selbst) temsil edildiği, sistemin merkezi varoluş instanzı olan örgütün -devletin- ortaya çıkış diyalektiğinin altında yatan da budur…

 Şimdi  geldi sıra devlet olayına!...

 MARKSİST-LENİNİST DEVLET ANLAYIŞININ  SİSTEM BİLİMİ AÇISINDAN  ELEŞTİRİSİ..

 Devleti “sınıflı bir toplumda sistemin merkezi varoluş instanzı” olarak tanımlamıştık. Peki bu durumda  onu, basit bir şekilde -Marksist literatürde olduğu gibi-   “hakim sınıfın bir  örgütü -baskı aracı”- olarak ele alabilir miyiz?..

 


 Yukardaki şekil  olayı apaçık ortaya koyuyor aslında. Bütün mesele, “mutlak gerçeklik” anlayışıyla (“kendinde şey” olarak varolmayı temel alan  anlayışla, Newtoncu materyalist dünya görüşüyle!)  “varoluşun objektif izafi gerçekliği”,  ve bu zeminde yükselen modern “sistem anlayışı”  arasındaki farktan kaynaklanıyor... Zaten, devlet olayına girmeden önce “sistem bilimine” ilişkin bir parantez açmamızın nedeni de bu olmuştur...

 Başına “diyalektik” kavramı da eklendiği halde, materyalist bir zeminden yola çıkan -birbirlerinin “zıttı” da olsalar “her biri kendinde şey, objektif mutlak gerçeklik olan nesneler” anlayışından yola çıkan- Marksist-Leninist varoluş ve “sistem” anlayışının   Newton Fiziğinin -Klasik Bilim’in- “varoluş ve sistem” anlayışına dayandığını söylemiştik. Buna göre, bütün nesneler, “önce”,  “mutlak bir uzay-zamanın” içinde,  “başka hiçbir nesneye, varlığa bağlı olmaksızın, kendinde şey” olarak varolan unsurlardır  (aynen bir patates çuvalının içindeki patatesler gibi!.. Çuvalı “evren”, patatesleri de bunun içindeki “varlıklar” olarak düşünürseniz, klasik materyalist evren-varlık anlayışına ulaşırsınız!) Ancak daha sonradır ki, “kendinde şey” olarak varolan “mutlak gerçeklik” bu varlıklar kendi aralarında da  etkileşmeye  başlarlar...

 Peki, “diyalektik materyalizmle” mekanik materyalizm arasında hiç mi fark yoktur?.. 

 İşin özünde  -yani varoluşun özüne ilişkin olarak- hiçbir fark yoktur!.. Bütün mesele, evrensel oluşumu ele alırken bakış açısını belirleyen koordinat sisteminin merkezinin durduğu yerle ilgilidir!..

 Koordinat sisteminin merkezini işçi sınıfının üzerine koyan Marksist felsefe klasik materyalist zemine bir de “diyalektik” kavramını ekleyerek demek ister ki; evet şeyler -her şey- objektif mutlak gerçekliktir ama, onlar -“her biri  “objektif mutlak gerçeklik olan nesneler”-   aynı zamanda,  gene kendileri gibi “mutlak gerçeklik” konumunda olan “kendi zıtlarını  yaratarak, onlarla birlikte varolurlar ve sonra da, yarattıkları bu zıtları tarafından altedilerek  ona dönüşürler”!..  “Doğada ve toplumda yer alan bütün süreçlerin özü esası budur” diye de ilave edilir tabi!!.. “Diyalektik materyalizmin “zıtların birliği ve mücadelesi anlayışının -şeylerin kendi zıtlarına dönüşerek evrimi  anlayışının- özü, esası budur!..

 Bir örnek olarak kapitalist toplumu ele alırsak…

 Diyalektik materyalist felsefeye göre, buradaki sınıflar da -burjuvazi ve işçi sınıfı- gene her biri, özünde bir diğerinden bağımsız olan “objektif-mutlak gerçeklikleri” temsil ederler. Evet, kendi zıttı olan işçi sınıfını  yaratan burjuvazidir, ama buna rağmen bunların her ikisi de son tahlilde (ontolojik anlamda) “objektif gerçeklikler” olarak birbirlerinden bağımsız bir şekilde varolan-varolabilen unsurlardır... Yani, varlık bilimi açısından bunların varoluşları özünde karşılıklı ilişkiye bağımlı değildir, bu anlamda   izafi   gerçeklik değildir bunlar...

 Böyle olunca  tabi ne oluyor; örneğin kapitalist toplum burjuvazinin temsil ettiği “objektif mutlak gerçeklik” bir sistem olarak ele alınırken, işçi sınıfı da, bu sistemin içinde, “özünde ondan bağımsız bir şekilde  onun zıttı” olarak varolan ve gelişen  gene “objektif mutlak gerçeklik” olan başka bir sistemi -“sosyalist sistemi”- temsil etmiş oluyor!!..

 Bu durumda, sistemin -“kapitalist toplumun- bir bütün olarak merkezi varoluş instanzını” (yani onun kimliğini, benliğini) temsil eden  örgüt olarak tanımladığımız  DEVLET de  tamamen sistemin hakim sınıfı olan “burjuvazinin  örgütü”  olarak anlam kazanıyor. Çünkü, bu durumda  sistemin,  “her biri diğerinden bağımsız kendinde şey” olan iki sınıfın toplamı olmanın ötesinde başka bir varlığı söz konusu değildir; devlet olayını tanımlarken artık onu,   sistemin merkezini -sıfır noktasını- temsil eden  instanz” diye  tanımlamanın da bir anlamı kalmamıştır!.. Çünkü artık, tıpkı o patates çuvalının içindeki patatesler gibi, her biri “kendinde şey” olarak varolan iki sınıf ve bunların temsil ettiği iki ayrı sistem vardır ortada!.. Devlet de, “egemen sınıfın temsilcisi olan   örgüttür”  o kadar!.. Burjuvaziyle özdeş olan kapitalist sistemi “burjuva-kapitalist devlet” temsil ederken, işçi sınıfıyla özdeş olan “sosyalist sistemi” de daha sonra onun yerini alacak olan “sosyalist devlet” temsil edecektir,  olay bundan ibarettir!!.

 Peki burada kafa karışıklığına neden olan nokta nerede ve nasıl  ortaya çıkıyor?

 Marksist devlet anlayışını bir yana bırakıyoruz!.. Biz nasıl tanımlamıştık  devleti;  “devlet, sınıflı bir toplum söz konusu olduğu zaman, bir sistem olarak  toplumsal varlığın merkezi varoluş instanzını temsil eden örgüttür”... Ama sonra, hemen buna ilave olarak da demiştik ki, “sisteme içerden bakınca sistemin içinde, öyle sıfır noktası diye varlığı kendinden menkul, uzay zaman içinde ayrıca temsil edilen bir nokta bulunmadığı için, bu merkez  daima sistemin “yönetici” unsurunca, onun varoluş alanı içinde bir yerde temsil ediliyor görünür”!.. 

 Denilebilir ki, “e, ne farkediyor,  ha öyle demişsin ha böyle, pratikte farkeden bir şey var mıdır”?..

 Vardır, hem de çok!.. Yoksa bu kadar kafa patlatmak ne için sanıyorsunuz!! Aradaki fark pratikte kendini  “devrim anlayışında” ortaya koyuyor!.. E, bu da az şey  olmasa gerek, öyle değil m!..

EVET, O HALDE ŞİMDİ “PRATİĞE” BAKALIM!.. BATI’DA VE BİZDE DEVLET…

 Toplumu,  “yönetenler” ve “yönetilenler”den oluşan bir sistem olarak tasavvur ettiğimiz zaman,  ilk anda hemen klasik Batı toplumları geliyor gözümüzün önüne. Örneğin -batılı anlamda-  kapitalist toplum. Ve hemen diyoruz ki, buradaki sınıflar burjuvazi ve işçi sınıfıdır... Bir de tabi, yukarda açıklamaya çalıştığımız gibi, sistem merkezinde gerçekleşen -bizim devlet adını verdiğimiz- merkezi varoluş instanzını düşünüyoruz...

 Bu şema, feodal toplumdan kapitalist topluma kadar bütün Batı toplumları için geçerlidir. Örneğin, feodal bir toplum, “feodaller” adı verilen “yönetenlerle”, “serfler”-köylüler adı verilen “yönetilenlerden” oluşurken, feodal sistemi temsil eden devlet de  gene sistem merkezinde “oturan” bir kral tarafından temsil olunur… 

 Ama dikkat edin, bütün bu  toplumların hepsi de, “barbarlığın yukarı aşamasından” itibaren bir şekilde toprağa yerleşip tarımsal faaliyette bulunarak üretim faaliyetine başlayan ve bu süreç içinde kendilerini üretirken aşağıdan yukarıya doğru devletleşerek  sınıflı toplum haline gelmiş olan toplumlardır. Yani, bu toplumlarda “yönetenler” ve “yönetilenler” daima üretim faaliyeti içinde gerçekleşirler. Devlet de, “sistemin merkezi varoluş instanzı” olarak, aşağıdan yukarıya doğru gelişen bu süreci -üretim faaliyeti içinde gerçekleşen  sistemi- temsil eden örgüt olarak ortaya çıkar...

 Bizim gibi “barbarlığın orta aşamasında” iken “tarihsel devrim” diyalektiğinin yönlendirdiği bir fetih dinamiğiyle başka ülkeleri fethederek bu süreç içinde yukardan aşağıya doğru devletleşen toplumlarda ise sınıflar ve devlet üretim faaliyeti içinde ortaya çıkmazlar...

  Bu durumda  devlet,  fethedilen toprakları-ülkeleri yönetebilmek zorunluluğu içinde yukardan aşağıya doğru askeri-idari bürokratik bir örgüt olarak oluşmakta,   fetihlerde elde edilen “ganimetin” beşte birine sahip olan fatih yöneticinin (etrafındaki silahlı-silahsız kişilerle birlikte) temsil ettiği (toplanan vergilere, haraçlara, “ganimetlere” el koyan) silahlı bir örgüt olarak ortaya çıkmaktadır.  Öyle ki, bu “yönetici” instanz,  aşiretten çıkma sistemin  yapısı ve dünya görüşü gereği, daha sonra, otomatikman, “sistem merkezindeki sıfır noktasında oturduğu kabul edilen  Tanrı adına  bütün mülkün ve  üretim araçlarının sahibi” durumunda olan bir instanz -“Sultan”-  haline dönüşür. Dikkat edilirse, burada “yönetenler sınıfı”, feodaller ya da burjuvalar falan gibi öyle aşağıdan yukarıya doğru,  üretim faaliyeti içinde, üretim araçlarıyla ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıkmıyor! Burada, sürecin doğası gereği  “Tanrı adına bütün mülkün sahibi durumunda olan” bir Devlet ve onu temsil eden “Sultan” ile, onun etrafında “Tanrıya ait olan”  mülkiyete “tasarruf yetkisini” kullanan bir DEVLET SINIFI vardır... 

 Peki ne oluyor bu durumda? Batı toplumlarında “yönetenler” sınıfıyla sistem merkezi -devletin temsil olunduğu yer- arasında her şeye rağmen gene de bir mesafe bulunurken (yani bunlar bir ve aynı şey değilken) fetih yoluyla devletleşen, barbarlığın orta aşamasından, aşiret toplumundan çıkma Osmanlı gibi toplumlarda sıfır noktasıyla (yani “Tanrı’nın oturduğu” sistem mekeziyle) Sultan -yönetici Devlet Sınıfı- arasında hiçbir mesafe kalmıyor!! Eski aşiret şefinin yerine oturan yeni sınıfın -“Devlet Sınıfının”- temsilcisi Sultan, bu şekilde, “komün” şefinin temsil ettiği sıfır noktasının, yani Tanrı’nın da temsilcisi (“yer yüzündeki gölgesi”)  haline gelmiş oluyor!..

 Ortaya çıkan tabloyu şöyle formüle edelim: Sultan=Devlet[3]=”Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi”!..

 İşte, bizdeki Devlet Sınıfı olayının özü, varoluş gerekçesi ve fonksiyonu budur[4]. Dikkat ederseniz bu durumda Devlet artık varolan sınıflardan göreceli olarak  bağımsız  bir örgüt değildir.  Bizzat kendileri bir sınıf olan (“Devlet Sınıfı”) “yöneticilerden” oluşan bir örgüttür (Çoban-Sürü ilişkisi). Sistemin merkezi varoluş instanzıyla yönetici sınıfın varoluş instanzının-benliğinin, (“self”inin) hemen hemen bir ve aynı şey haline gelmiş olduğu bir durumdur bu!..


[1] Yazının tamamı bir arada:  http://www.aktolga.de/m71.pdf

[2] Bu konuyu –“açık sistem, kapalı sistem” konusunu- “Herşeyin Teorisinde” bütün ayrıntılarıyla ele almıştık…

[3] Buradaki Devleti  Batı’daki örneklerden ayırdedebilmek için bunu büyük harfle yazıyorum!..

[4] Buradaki Devlet anlayışının -Devletin ortaya çıkış sürecinin- Asya Tipi Üretim Tarzı’nın geçerli olduğu ülkelerdeki devlet olayıyla-anlayışıyla  alâkası yoktur!.. “ATÜT”ün geçerli olduğu toplumlar, büyük sulama kanalları, ya da bentler gibi hiç kimsenin   tek başına yapamayacağı işlerin söz konusu olduğu antika köleci toplumlardır.  Evet, antika  “bitkisel-ırmaksal medeniyetlerin” (Mezepotamya, Çin, Hint gibi) ortaya çıktığı bu türden toplumlarda da devlet tanrısal bir güç halindedir. Ve bu yüzden de arada bir benzerlik vardır, ama işin diyalektiği, ortaya çıkış süreci farklıdır buralarda...

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar