OSMANLI’NIN “BATILILAŞMA” SÜRECİNİN İKİ BOYUTU VARDIR…(3)

  • 3.11.2022 08:05

Birincisi açık:

“Batılılaşmaya” çalışırken Osmanlı’nın niyeti, kapitalistleşmek, bir sivil toplum oluşturmak, yeni bir üretim ilişkileri sistemini kurmak falan değildir! Yapısal olarak kendi varlığı, Devlet anlayışı buna engeldir her şeyden önce. Onun niyeti, aynı yapıyı muhafaza ederek, aynen İslâm’ı benimserken yaptığı gibi, üstüne yeni bir elbise giyerek “Devleti kurtarma”  yoluyla “Batılılaşmaktır.“ Daha önce toplumsal DNA’larına monte ettiği  artık eskimiş, işe yaramayan bilgileri çıkarıp, bunların yerine yenilerini, onun hayatta kalmasına daha fazla yararı dokunacak olanları monte etmektir! Yani gövde aynı kalacak, ama giydiği elbise değişecektir! Bu arada da, giyilen elbiseye-bilgiye göre yaşamaya çalışılacaktır tabi! Kapitalistmiş gibi davranılacak, donanılacaktır!..

Osmanlı’nın son dönemlerinde, Osmanlı Devlet sınıfının “eskiyi” temsil eden güçleriyle, (özellikle de “Ulema” kesimiyle)  “yeniyi” temsil edenler arasındaki çatışmanın kaynağı  tamamen bu, toplumsal DNA ’lara monte edilmiş “bilgilerin değiştirilmesi” olayıdır. Yani esas toplumsal DNA ’lar değişmiyordu!.. Değişemezdi de zaten; çünkü bu ancak yeni bir üretim biçimiyle birlikte değişebilirdi.   Devlet gene aynı Devlet, yapı gene aynı yapı olarak duruyordu. “Yönetenler” (“Devlet sınıfı”-“Çobanlar”) ve “Yönetilenler” (“Reaya-Sürü”) gene aynı konumlarını muhafaza ediyorlardı; değişen aktörlerin (Devlet sınıfı unsurlarının) kafalarındaki bilgi temeliyle birlikte  üzerlerindeki elbiselerdi! Bu ise, eski biçimi temsil eden kadroların gitmesi, onların yerini yenilerinin alması anlamına geliyordu. “Eskiyi” temsil eden güçlerle (İslamcı Devletçilerle) “yeniler” (Devlet sınıfının “tarihsel devrimci” “Batıcı” kanadı ve onun uzantısı “Jöntürkler,  İttihatçılar”) arasındaki çatışmanın kaynağı işte tam  bu noktada başlıyordu. Bunun en tipik örneği, (Jöntürkler’in ve İttihatçılar’ın henüz daha tam olarak tarih sahnesine çıkmadığı bir dönemde) Devlet sınıfının içinden çıkıp gelen o “Batıcı” “tarihsel devrimci” kanadın  bir gecede Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırabilmesidir! (Onun yerine Rus harbi vb. bahane edilerek zaten bir süredir “yeni” bilgiyle örgütlenmiş yeni bir ordu kurma hazırlıkları sürüyordu)[1] Bunun Devlet için bir zorunluluk olduğunu anladığı an gözünü kırpmaz Osmanlı ve bir anda binlerce Yeniçeriyi kılıçtan geçiriverir!  Osmanlı’nın kafasında bir yerlerde halâ, orduyu modernleştirerek, eski gaza dolu günlere geri dönmek de vardır aslında!!.[2]

Bu süreç içinde “yeniyle” “eski” arasındaki çatışmanın en yoğun olduğu alan, hiç şüphesiz  dinsel alandır...

Osmanlı sisteminde “Ulema”, “dört Devlet sınıfından” biri olan “İlmiye”nin  bel kemiğini oluşturuyordu. Osmanlı sistemi, her ne kadar Şeriat’la yönetilen bir sistem değilse de, gene de İslam, sistemin önemli bir referans unsuruydu. En azından, kararlar Şeriat kılıfına uydurularak alınırdı. Bu anlamda İslam, Osmanlı’nın aşiret-Devlet anlayışına entegre edilmiş esasa ilişkin bir unsurdu.  “Batılılaşmaya” karşı en büyük tepki Ulemadan geldi.  Çünkü Ulema, eski durumunu kaybetmekten korkuyordu. “Batılılaşıldığı” zaman, kimse onlardan artık fetva istemeyecek, “dinle Devlet işleri birbirinden ayrılacaktı”. Bu ise, Ulemanın Devlet sınıfı içindeki yönetici fonksiyonunun fiilen tarihe karışması anlamına geliyordu...Ulema Osmanlı’ya, Osmanlı Devlet anlayışını temsil eden “derin Devlet” ruhuna güvenmiyordu. Çünkü, onun için esas olan Devletti. “Ulema”, “İslam” vs. bunlar hep Devlet varsa vardı. Devlet’in varlığının tehlikede olduğunu gören Osmanlı, nasıl ki gözünü kırpmadan Yeniçeriler’i kılıçtan geçirivermişse, aynı şekilde, Ulema’yı da, hatta İslam’ı da bir tarafa atabilirdi! Devlet’in ruhundaki o “derin Devlet” anlayışının ne anlama geldiğini, bu anlayışla nelere kadir olunacağını   çok iyi biliyordu Ulema! Böylece, geleneğe uyarak, o da “Devlet’e karşı isyan” edenler tarafına geçti!  Ve Yönetilenler’in -“Çevre” unsurlarının- Devlet’e karşı zaten öteden beri var olan, ve daha çok tarikatlar içindeki örgütlenmelerde ifadesini bulan, aşağıdan yukarıya tepkisiyle ilişki kurarak, “din elden gidiyor” yaygarasına başladı. Daha önce, bir Şeyh Bedreddin’in katli için fetva veren, Devlet’in kuruluşundan beri Osmanlı’ya karşı savaşan tasavvuf erlerinin baskı altında tutulmasında, bütün yapılan işlerin “kitaba uydurularak” yapılmasında baş rolü oynayan Ulema, şimdi, işinin bittiğini anlayınca, “dinin elden gittiğinin”de farkına varıyordu!  Ve öyle oldu ki, sanki bir yanda toplumu daha “ileriye” götürmek isteyenler, “Batıcı-ilericiler” vardı da, diğer yanda da, buna karşı direnen, “gerici-İslamcı” bir  halk tepkisi söz konusuydu!  İşte, halkın “gerici”, “Batıcı asker sivil aydınların” “ilerici” olduğu anlayışının kökleri ta buralara dayanır.[3]  

Olayın, “Batılılaşma” olayının  ikinci  boyutu  daha sonra arkadan gelir!..

“Batılılaşma” süreci,  fetihçiliği değil de -Devletçi de olsa- üretim faaliyetini esas aldığı için -almak zorunda kaldığı için- yani,  kapitalistleşerek Batı’lı kapitalist bir ülke gibi olma hedefine yöneldiği için,  zamanla, tıpkı tarlaya ekilen bir tohumun   çimlenmeye  başlaması gibi o da kendi   diyalektik inkârını  yaratmaya başlar!.. 

Türkler için, tarih boyunca  ilk kez,   üretim faaliyetini esas alan  yeni bir toplum içinde, yeni bir yaşamın yolu açılmaya başlamıştır. Evet, “Batılılaşma” sürecini başlatan asker-sivil Osmanlılar bu yolu “Devleti kurtarmak” için  açmışlardı,  yani,  ilk aşamada onlarınki sadece bir “tarihsel devrim” çabasıydı. Ama bu süreç, zamanla kendi maddi temellerini yaratarak -bu kez süreci başlatanlara rağmen- ilerlemeye devam etti ve yeni bir toplumsal zeminin ortaya çıkmasına yol açtı. “Batıcılara” rağmen modernleşen-kapitalistleşen yeni bir Türkiye tablosuydu bu!..

TEORİK BİR ÖZET: TARİHSEL DEVRİM TEKNİĞİ...

Bu bölümü tamamlamadan önce, yeri gelmişken burada (aslında İbn-i Haldun ve Doktor’a ait olan ve benim de “iç Tarihsel Devrim” açılımıyla  daha da genişleterek kullandığım) Tarihsel devrim kavramı üzerinde durmak istiyorum. 

Tarihsel devrim anlayışının özü, köleci toplumla (antika medeniyetle) “barbar” toplum (ilkel sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçiş aralığında olan toplumlara verilen isim) arasındaki etkileşmeden kaynaklanır. Ve her seferinde bu etkileşmenin sonunda yeni bir toplum ortaya çıkar... 

İki çeşit Tarihsel devrim vardır...

Birincisinde, “fatih” barbarlar henüz daha barbarlığın orta aşamasındadır. Bunlar hayvancılıkla geçinerek, göçebe bir hayat sürmektedir. Yerleşik bir toplum olmadıkları için tarımsal faaliyete, yerleşik hayata ilişkin belirli bilgilerden yoksundurlar. İkincisinde ise, “fatih” barbarlar barbarlığın yukarı aşamasındadır ve bunlar artık yerleşik hayata geçmişlerdir. Tarımsal faaliyeti, yerleşik  topluma ilişkin belirli kurum ve kuralları bilmektedirler. “Tarihsel devrim Tekniği” derken bilmek istediğimiz şey, her iki durumda da bu etkileşmenin nasıl olduğu, ne anlama geldiğidir...

İlk önce birincisini ele alıyoruz. Yani göçebe hayat yaşayan “orta barbarla medeniyet” arasındaki etkileşmeyi:

                                                           

Yukarıdaki şekilde 1'den 3'e kadar olan sayılar  barbarlara ait belirli bilgileri temsil etmektedir. Aynı şekilde, a, b, c de “antika medeniyete ait bilgileri temsil ediyor olsunlar... Bunları her iki toplumda yaşayan insanların beyinlerinde bulunan belirli sinapslar olarak da düşünebiliriz. Örneğin a olarak gösterilen sinaps medeni toplumda yaşayan insanların beyninde bulunan tarımsal faaliyete ilişkin bilgileri temsil ediyor olsun (tarımsal faaliyete ilişkin bilgiler böyle tek bir sinapsla falan temsil edilmezler tabi, ama biz şimdi işi  basitleştirmek için böyle kabul ediyoruz). c ile gösterilen sinaps,  medeniyetin  ganimet, haraç anlayışını temsil eden bilgileri, b  ile gösterilen de  medeni toplumda devlet anlayışını, üst yapıyı, kurum ve kuralları içeren bilgileri temsil ediyor  olsunlar. 1, 2, 3'ü de aynı şekilde, barbar toplumda bu bilgilere denk düşen bilgileri temsil eden sinapslar olarak düşünüyoruz! Örneğin burada da 2 nolu sinaps „töre“ye göre aşiret yönetimine, 3 numaralı sinaps da fetihçiliğe ilişkin bilgiyi temsil ediyor olsun!..                

Tarihsel devrim çarkı ilk adımda, medeniyete ilişkin enformasyonların  barbarın beynindeki fetihçiliğe ilişkin nöronal programları aktif hale getirmesiyle başlar!.. Ve sonra da kılıcını çeken barbar medeniyeti fetheder. Sınıflı toplum olan medeni toplumun başı kesilerek atılır. Onun yerine şimdi yeni bir baş oturtulacaktır. Ama bu “baş” artık “fatih” barbarın eski başı değildir. Etkileşme süreci kendi “başını” da  (yeni egemen sınıfı ve onun bilgi temelini) oluşturur. Zaten olaya “Tarihsel devrim” denilmesinin anlamı da buradadır. Eğer “fatih” barbarlar gelip  de, kendilerini oldukları gibi yenik toplumun başı ilan ederek onun tepesine otursalardı, bırakalım “devrimi”, bu sadece bir „işgal“ ve „talan“, dolayısıyla da bir geriye gidiş olurdu.   Ama öyle olmuyor işte. Etkileşme kendine yeni bir baş-bilgi temeli  yaratıyor. Ki bu da, etkileşmeye katılan iki bilgi temelinin  oluşturacağı yeni bir bilgiyi temsil eder... (Örneğin, şekilde 3+c, 1+a ve 2+b olarak gösterilen sonuç her alanda gerçekleşir…) 

Aslında her şey anne ve babaya ait bilgilerin (DNA’ların) etkileşmesiyle çocuğa ait yeni bir bilgi sisteminin (DNA’nın) ortaya çıkması gibidir. Bu işin nasıl olduğuna gelince:

Etkileşmenin birinci aşamasında yerleşik sınıflı bir toplum olan medeniyet fethedilmiştir. Ama, ikinci aşamaya geçilmeye başlandığı an olay bambaşka bir yola girer. Şimdi sorun artık fethedilen toprakların, buralarda oturan halkların (kafası kesilmiş gövde) nasıl yönetileceğindedir (bu gövdeye nasıl yeni bir baş oluşturulacağındadır). Barbarın beyninde bu konuda bir program yoktur. O, göçebe bir toplumdan gelmektedir. Yerleşik bir topluma ilişkin bilgilere -devletin yapılanmasına ilişkin bilgilere- sahip değildir. Hatta, tarımsal faaliyette bulunmak gibi yerleşik toplumun kendini üretmek için yaptığı faaliyetler bile barbar için  insanları atalete sürükleyen, savaşçılığını yok eden eylemlerdir. Evet bu tür faaliyetlerle zenginlik üretilmektedir, ama bunu yapmak onun işi değildir. Varsın medeniler yapsın bütün bu işleri diye düşünülür!.. Nasıl olsa sonunda o hepsinin üstüne konacaktır!.. Barbarın gözünde yerleşik medeni toplum, sütü sağılacak bir inek gibidir!  Onun görevi bütün bu zenginlikleri koruyarak, fethettiği toprakları yönetmektir. Bu işi nasıl yapacağını da gene o medenilerden öğrenir. Ancak onların yönetim tarzlarını kendi bilincinde (töre) bulunan bilgilerle etkileştirip-değerlendirerek daha adil-eşitlikçi bir şekile sokarak!..

Bir örnek olarak tekrar yukardaki şekile dönersek; medeni toplumun devlet anlayışını, çeşitli kurum ve kurallara ilişkin bilgileri birer enformasyon şeklinde alan barbar (bu bilgiler şekilde b olarak gösterilmiştir) bunları aynı konuya ilişkin olarak kendi hafızasında bulunan aşiret yönetimine ve „töre“ye ilişkin bilgilerle değerlendirerek işler (bu bilgiler de şekilde  2  numaralı sinapsla temsil ediliyor) ve sonunda b’den gelen enformasyonun 2 numaralı sinapsla değerlendirilerek işlenmesinin ürünü olarak  ortaya çıkan sonuçları-bilgileri kayıt altına alan yeni bir sinaps ortaya çıkar (şekilde 2+b) . Artık bundan sonra fethedilen topraklar şekilde 2+b numaralı sinapsta yer alan  bu yeni bilgiyle yönetilecektir! Barbarın medeniyetten öğrenmesi olayının mekanizması budur…

Dikkat edilirse, burada yeni bir üretim ilişkisine geçiş, yeni bir toplumun oluşumu falan söz konusu değildir! Barbar, medeni toplumun yönetici sınıfını saf dışı bırakarak onların yerine yeni bir egemenlik inşa ediyor. Bunu yaparken de yeni duruma uyum sağlayabilmek için öğrenerek  kendini  değiştirmiş oluyor. Ama bu “değişim” barbar açısından öyle birden bire gerçekleşen bir nitelik değişimi değildir. Mevcut kimliğini koruyarak öğrenme ve çevreye-şartlara uyum olayıdır...

İkinci türden Tarihsel devrim olayının mekanizması da aslında  aynıdır... Yani olay gene bir öğrenme -öğrenerek yeni koşullara uyum sağlama- olayıdır. Örneğin, Osmanlı’nın Bizans’la ilişkisini ele alalım:  

Osmanlı daha önce İslam Medeniyeti’yle tanışmış, onun bilgisiyle etkileşerek ortaya kendisine göre bir sentez çıkarmıştır. Bu nedenle, yerleşik topluma, devlet olmaya ilişkin olarak  Osmanlı’nın bilinci artık bir göçebe barbar bilinci olmanın çok ötesindedir. İslam Medeniyeti’nden alınan-öğrenilen bilgiler vardır beynindeki sinapslarda. Bizans ise kendine özgü ayrı bir medeniyettir. Üstelik bir de Hristiyanlık vardır işin içinde. Bu durumda, her ilişki-etkileşme olayında bu iki bilgi karşı karşıya gelirler. Ve taraflar birbirlerinden öğrenerek ilişkilerini sürdürürler. Osmanlı’nın bir tarihsel devrimle Bizans’ı altetmesi durumu ise bu etkileşmenin doruğunu oluşturur. Bunu Bizans’ın bilgi hazinelerinin Osmanlı’nın önüne serilmesi gibi de düşünebiliriz. Eğer Osmanlı daha önceden İslam’la tanışarak-etkileşerek beyninde bir sentez oluşturmuş olmasaydı, bu etkileşmenin sonunda tıpkı Cermenler’in Roma’yı fethettikten sonra Roma ve Hristiyanlık tarafından fethedilmeleri gibi, o da aynı akıbete uğrardı. Ama öyle olmuyor. Osmanlı Bizans’ın bilgi hazinesinden (kültür diyoruz buna) kendisi için önemli olanları  alıyor, bunları sahip olduğu benzer bilgilerle değerlendirerek ortaya yeni sentezler çıkarıyor. İstanbul’u fetheden Fatih’in kendisini Kaiser-i Rum, yani yeni Roma İmparatoru olarak adlandırmasının nedeni budur. Gerçekten de İstanbul’un alınmasından sonraki Osmanlı ile daha önceki Osmanlı aynı değildir. İkinci Osmanlı Devleti Bizans’ı da -Bizans bilgi sistemini de-  içinde barındıran başka bir Osmanlı’dır...

Osmanlı’nın „Batılılaşması“ olayı da özünde gene aynı mekanizmaya göre gerçekleşir… 

Osmanlı sisteminin İslam’dan alınan bilgilerle de zenginleştirilen fetihçiliğe göre örgütlenmiş bir sistem olduğunu söylemiştik. Batı’da kapitalizm gelişmeye başlayıpta işler  eskisi gibi gitmemeye başlayınca (Osmanlı sahip olduğu bilgilerle çevreye uyum  konusunda güçlüklerle karşılaşınca), varlığını devam ettirebilmek ve „Devleti kurtarmak“ güdüsüyle Batı sistemine ait bilgilere sarılıyordu…  

Peki, neden başka bir İslam ülkesi değil de Osmanlılar başarabiliyor bu işi?..  

Eğer Osmanlı’nın beynindeki sinapslar tarihsel olarak yerleşik toplum aşamasından geçerek üretim süreci içinde tabii olarak oluşan bilgileri temsil ediyor olsalardı böyle bir şey mümkün olamazdı. Ama Osmanlı’nın durumu farklıdır. Onun kökeni göçebedir. Yani sahip olduğu bilgi temeli özünde halâ “Töre”dir. İslam’a ilişkin enformasyonlar daha sonra çevreye uyum gereği bunlara eklenerek yeni bilgiler şeklinde ortaya çıkmışlardır o kadar. İşte bu yüzdendir ki, çevre koşulları değiştiği an Osmanlı bu bilgileri kolayca sırtından atarak bunların yerine yenilerini koyabiliyor!  Yoksa eğer bunlar tarihsel olarak üretim faaliyeti içinde oluşarak onun bilincine kazınmış bilgiler olsaydı bunu yapamazdı. Osmanlı bunu başarıyor, çünkü onun  sahip olduğu bilgiler (İslam) beynindeki bilgi temeline sonradan monte olmuş bilgilerdir. Yoksa  elbise değiştirir gibi öyle  bir bilgi sistemini çıkarıp diğerini koyamazsınız bunun yerine!..

Dikkat edilirse bütün bu işler olup biterken “Yönetilenler” hiç hesaba katılmıyorlar! Nasıl ki eskiden fethedilen ülkelerde halka hiç dokunulmuyor, onun eski üretim faaliyetini sürdürmesine müsade ediliyorduysa, aynı şekilde bu sefer de yeni duruma  uyum sağlama etkinliği gene tepede cereyan ediyor!.. Yönetici sınıf kendisini Batı kültürüne göre yeniden şekillendirirken, Devletçi bir kapitalizm aracılığıyla yeni kültüre uygun yeni bir toplum yaratmaya çalışılıyor!.. 

Her sistem  belirli bir bilginin bu sistemi meydana getiren unsurlar-elementler- arasındaki ilişkilerle kayıt altında tutulmasıyla oluşur demiştik. Buna sistemin bilgi temeli diyoruz.[4] Dışardan -çevreden- gelen enformasyonlar bu bilgilerle değerlendirilerek işlenirler. Bütün sistemlerin çevreden gelen etkilere karşı oluşturacağı tepkilerin mekanizması aynıdır. Tek bir hücre söz konusu olduğu zaman hücrenin bilgi temeli hücre hafızasında ve  DNA'larında  bulunan bilgiler iken, bir toplum söz konusu olduğu zaman da bu bilginin insanlar arasında oluşan üretim ilişkileriyle kodlanarak temsil edildiğini -kayıt altında tutulduğunu- görüyoruz. Hayvancılıkla geçinen göçebe kabilelerden, toprağa yerleşerek tarımsal faaliyette bulunan toplumlara, feodal topluma, kapitalist topluma kadar bütün toplumlarda o toplum biçimini var eden temel bilgi hazinesi toplumsal üretim faaliyeti esnasında insanlar arasında kurulan ilişkilerle temsil edilir. Bu bilgilere biz „kültür“  deriz. Daha başka bir deyişle bir toplumun içinde bulunan insanların nasıl yaşayacaklarına -yaşadıklarına- dair bilgilerdir bunlar. İnsanlar, farkında olmadan bu bilgileri üretirler ve onlara  göre -onları kullanarak- yaşarlar. Normal koşullarda bu bilgiler zaten hayatın içinden çıktıkları için insanların yaşam biçimleriyle bu bilgiler arasında tam bir uyum söz konusudur. Bunlar birbirlerini yaratırlar. Ne insanlar ezberledikleri bir rolü oynayan toplumsal aktörlerdir, ne de böyle bir senaryo yazarı vardır ortada!.. 

 Devleti kurtarma güdüsüyle  Batı kültürüne sarılan, bir sosyal mühendislik anlayışıyla onu toplumda egemen kültür (bilgi) haline getirmeye çalışan Osmanlı Devlet sınıfı, bu kararıyla  insanları bu yeni yaşam bilgisine göre yeniden biçimlendirmeye çalışacaktır!..  Devlet aklıyla -bilinçli bir faaliyetle- yukardan aşağıya doğru  „yeni bir insan, yeni bir toplum yaratma“ çabasıdır bu! Peki böyle bir şey nasıl mümkün hale gelmiştir?..

(Daha önce de altını çizdiğimiz gibi, aslında bizim tarihimiz bir yerde Cumhuriyet’le birlikte  mümkün olmayanı mümkün hale getirme tarihidir! Nasıl mı?  İşte, “Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Diyalektiği”nin konusu ve amacı da zaten bu soruya cevap verebilmektir: http://www.aktolga.de/z9.pdf  )



[1] Burada önemli olan,  Jöntürkler‘i, İttihatçılar’ı ve daha sonra da Kemalistler’i tarih sahnesine çıkaranın bizzat Devlet sınıfı olmasıdır! Bunun hep altını çiziyorum!..

 

[2] Bu düşünceler fetihçilik zemininde oluşan toplumsal DNA’lardan, yani kültürden kaynaklanıyor… Bu nedenle, aradan yüzyıllar geçmiş olsa bile, bunların, ortamını bulduğunu sanınca hemen hortlayarak gün ışığına çıkıvermesine şaşmamak lazım! Ne demek istediğimi anlamışsınızdır herhalde!.. Öyle ki, artık  21. Yüzyılda yaşıyor olmamız bile bu gerçeği değiştirmiyor! „Osmanlı’yı küllerinden yeniden yaratma“ hayali kuranlara bir bakın, „Birinci Dünya Savaşı’nın henüz bitmediğini, açılan parantezi kapatma“ çabası içinde olduklarını  yazıp çizenlere bir bakın yeter!..

[3] İdris Küçükömer gibi bir de bunun tam tersi görüşte olanlar var tabi!.. Onlara göre de doğru olan  tam tersidir!! Yani onlara göre,  „batıcı Beyaztürklerin“ „dinci-gerici“ dedikleri „ilerici“ olmuş oluyor!! Allah kahretsin, öyle bir „aydın“ kitlemiz var ki, mekanik düşünme konusunda üstümüze yoktur… Oturup da işin özünü araştırmak, işin diyalektiğini kavramaya çalışmak falan  yabancıdır bunlara. Zihinsel dünyalarını işgal eden ideolojik virüsler  onların belirli kalıpların dışına çıkarak düşünmelerine engel oluyor… Ama ne yapalım, elimizdeki malzeme bu!..

[4] Aktolga, M.  “Herşeyin Teorisi, Sistem Teorisinin Esasları-Var Oluşun Genel İzafiyet Teorisi ve Tasavvuf” Alter Yayınları 2021,  http://www.aktolga.de/t4.html

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.