İLKEL KOMÜNAL TOPLUMDAN SINIFLI TOPLUMA GEÇİŞ SÜRECİNDE ŞAMANİZM, TASAVVUF, BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK

  • 24.10.2022 06:32

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ. 1

“HERŞEYİN TEORİSİ- VAROLUŞUN GENEL İZAFİYET TEORİSİ VE TASAVVUF” 1

DİN VE FELSEFE, İDEALİZM VE MATERYALİZM NASIL ORTAYA ÇIKIYORLAR?.. 2

ŞİMDİ GENE ATALARIMIZA DÖNÜYORUZ: “NEFSİNİ BİLEN RABBİNİ BİLİR”!.. 4

“HAKLI OLMANIN” ANLAMI... 6

İNSAN, NEREYE?.. 9

ŞAMANİZM NEDİR?.. 10

TASAVVUF=ŞAMANİZM+İSLAMİYET. 11

öĞRENMENİN NÖROBİYOLOJİK mekanİZMASI, YENİ BİR BİLGİ NASIL ÜRETİLİR, kaYIT ALTINA ALINIR VE BİLİnÇ DIŞI HALİNE GELİR.. 12

BEKTAŞİLİK-ALEVİLİK. 14

BEKTAŞİLİK  İRAN’IN ETKİ ALANINA GİRİYOR, ALEVİLİK-KIZILBAŞLIK-ŞİİLİK.. 17

BEKTAŞİ-KIZILBAŞ-ALEVİ 21

NEDİR O GELENEK..BATILILAŞMA SÜRECİ VE BEKTAŞİLER.. 23

BATILILAŞMAK SÜRECİ BİR TARİHSEL DEVRİM SÜRECİDİR…... 24

PEKİ BEKTAŞİLER-ALEVİLER NERESİNDEDİR BU TABLONUN... 29

BEKTAŞİLER-ALEVİLER VE YENİ CUMHURİYET…... 30

ALEVİLER NEDEN KEMALİst oldu!.. 30

GELELİM GÜNÜMÜZE…bu “sorun” nasIL  ÇözülECEKTİR!.. 32 

Çalışmanın tamamını okumak için: http://www.aktolga.de/m25.pdf

Aşağıdaki makale 29. Sayfadan sonrası…          

PEKİ BEKTAŞİLER-ALEVİLER NERESİNDEDİR BU TABLONUN...

“Geleneğe” göre, “Devlet” neredeyse -nerede duruyorsa- Bektaşiler-Aleviler de onun karşısında olmalıydılar!.. (Bu konuyu yukardaki Çalışma’da   ele aldık)  

Ama şimdi, “Batılılaşma” süreciyle birlikte başlayan yeni süreçte  soru şu idi: Devlet nerede ve Hangi Devlet?.. 

Evet, neredeydi -nerede duruyordu-  “Devlet”[1] bu yeni sürecin  içinde? Kim, hangi kanat temsil ediyordu onu!?[2]  Eski geleneksel Sünni-İslamcı kabuklarının içindeki Devlet mi asıl “Devletti”, yoksa II. Mahmut sonrası süreçte  “laikci-Batıcı” bir yeniden yapılanma sürecine bağlı olarak  o  geleneksel Sünni İslamı temsil eden Devletçi kanatla kıyasıya  çatışma halinde olan mı?..  

Eğer mesele bu kadarla kalsaydı gene de sorun yoktu aslında; çünkü bu durumda “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek Aleviler’in-Bektaşiler’in de  otomatikman “Batıcı laikçi” kanadın yanında yer almaları gerekirdi!  Ama  diğer yandan,  1826’da bütün Bektaşi tekkelerini yasaklayan, Bektaşiler’in kolu kanadı durumunda olan Yeniçeriler’i kılıçtan geçirerek yok eden, kısacası kendilerine  yaşam hakkı tanımayanlar da gene bunlardı,  kendilerine “yenilikçi” diyenlerdi!?.. Yani, bu kez artık ortada bir değil iki Devlet vardı ve  soru Aleviler’in-Bektaşiler’in  Hangi Devletin yanında, hangisinin karşısında  yer alacağı  idi!?..

O dönemde Bektaşiler’in-Aleviler’in kendilerine bu türden sorular sorarak bunlara cevaplar aramak için pek fazla şansları yoktu aslında! Her ne kadar, 1826’dan sonra kendilerine öldürücü darbeyi vurarak onları illegaliteye itmiş olsalar da, “Batıcı-laikçi” kanat Devletin Sünni İslamı temsil eden geleneksel güçleriyle  karşı  karşıya gelerek bunlarla kıyasıya bir çatışma içine girince,  Aleviler-Bektaşiler önce ne yapacaklarını şaşırdılar, ama  bir süre sonra kendilerini Devletin  geleneksel kanadına karşı  dişe diş savaş halinde olan “yenilikçi” kanatla -yani kendi katilleriyle- aynı safta buldular!..  “Düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı bir kez daha belirleyici oluyordu!..

İşte Bektaşi-Alevi Jön Türk ittifakının özü-esası budur!..

Geleneksel Sünni İslamı temsil eden Devletle asırlardır artık ideolojik hale gelen bir uzlaşmazlıkları vardı ortada; sonra, her ne kadar   Devletin kendilerine “Batıcı- yenilikçi” diyen  kanadı  binlerce Alevi-Bektaşi’yi kılıçtan geçirerek onları yer altına itmiş  olsa da, bunlar aynı zamanda onların geleneksel düşmanlarına da karşı idiler! Bu durumda başka ne yapabilirlerdi ki!?  Hele o “Batılılaşma” sürecinin uzantısı olarak ortaya çıkan ve geleneksel  sünni Devletçi yapıya  karşı savaş açan Jön Türkler vardı ya, mücadelede onları nasıl yalnız bırakırlardı! Gerekçeleri farklı da olsa, “aynı hedefe karşı mücadele ediyor olmak” otomatikman arada bir ittifak zemini yaratıyordu. Bu arada, Jön Türkler’le bağlantılı olarak bir de masonluk  çıkmıştı sahneye. Onlar da “yenileşme”, “batılılaşma” doğrultusunda çalışıyorlardı. Zaten Jön Türkler’in bir çoğu da bu akımın içindeydi. Bektaşiler bunlarla da ilişki içine girdiler…

Şimdi, sürecin ayrıntılarını bir de gene  İrene Melikoff’tan dinleyelim:

“Bektaşiler özgürlükçü (liberal), ve kurallara bağlanmayı sevmeyen insanlardır. Her zaman din adamı egemenliğinin karşısında olmuşlar,  kendilerini tanrısızlık suçlamasıyla karşı karşıya bırakacak kadar dinler üstü bir duruşa sahip olmuşlardır. Onların bu duruşları masonluğun  amaçlarına da uymaktadır. Aydın ve liberal insanlar olan Bektaşiler, Osmanlı İmparatorluğu içinde Far-masonların Avrupa’daki yenileşmeler süreci içinde yaptıklarına benzer bir iş görmüş olacaklardır. Yeniden düzenlenen tarikat Jön Türklerin kuruluşunda bir destek ve onlar için bir sığınak olur. Aynı zamanda Bektaşi, Far-mason ve Jön Türk olan dönemin ünlü kişilerinin sayısı oldukça kabarıktır. Namık Kemal’i söyledik, onun yanında Abdülhak Hamid vardı. Sonraki kuşaktan Rıza Tevfik, İttihat ve Terakki Komitesi üyesi Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Talat Paşa ve başkaları onları izleyecektir. Bektaşiler 1826 dan sonra etkilerini sürdürebilmelerini, büyük ölçüde yüksek öğrenim çevresinde yer almış bulunan destekleyicilerine borçludurlar. Padişahın çevresinden birçok sultan, prenses Bektaşi idi ve geleneğe göre Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) tarikate açık bir duygu yakınlığı vardı” (a.g.e).

BEKTAŞİLER-ALEVİLER VE YENİ CUMHURİYET, ALEVİLER NEDEN KEMALİst oldu?

Buraya kadar yapılan açıklamalardan Bektaşiliğin-Aleviliğin ne olduğunu, bu insanların kimler olduklarını  görmüş bulunuyoruz. Anadolu’da Türk varlığının temelidir Bektaşiler, Horasan erleridir, Dervişler-Gazilerdir, Ahilerdir onlar. Şamanizm kabuğunu kırarken İslam’la karşılaşıp etkileşerek tasavvufu yaratan ilkel komünal toplum bilgini atalarımızdır onlar bizim. Osmanlı’yı kuran da yaşatan da onlardır aslında[3]; ama öte yandan  Reaya-sürü denilerek daha sonra bir kenara itilen  de gene onlar olmuştur. Bir Yunus’tur, bir Dadaloğlu’dur, bir Karacaoğlan’dır onlar; sonra da Pir Sultan’dır. Anadolu’daki Türk varlığının temeli olan ve Osmanlı’yı kuran-vareden bu insanlar,  19. Yüzyıl‘a girerken  Jön Türkler’i,  daha sonra da  onların devamı olan Kemalistler’i desteklemişler, onların peşine takılmışlardır. Neden? Bu insanların aslında tek bir amacı vardı: İnsan gibi yaşamak. Aldatılmayı, insan yerine konmamayı bir türlü hazmedemiyorlardı. Kendilerini yarı yolda bırakan Osmanlı’ya da bu nedenle karşı çıkmışlardı. Şah’ı desteklemeleri bu yüzdendi. Milliyet, ırk falan yoktu onların anlayışında, insan vardı. Yani Osmanlı olmuş, İranlı olmuş farketmiyordu onlar için, bu kabukların içindeki özdü-insandı önemli olan.[4] Bir yanda  insanlar, insan gibi yaşamak isteyenler vardı, diğer yanda ise onların sırtından geçinmek isteyen zalimler. Meseleye böyle bakıyordu onlar. Ha, bu bakış yeterli miydi, olaylara ve süreçlere sadece bu şekilde yüzeysel-duygusal olarak bakmak yanıltıcı değil miydi, o başka bir sorun. Nitekim de öyle olmuştur zaten. Sınıflı toplum “Yezidleri” binbir dalavereyle hep onları aldatarak çekip çevirmişlerdir tarih boyunca. Nereye el attılarsa altından başka bir “Yezid” çıkmış ve sonunda hep onları oyuna getirmiştir!..

Neden peki? Neden hep onlar olmuştur oyuna gelen, neden hep o Şeyh Bedreddinler olmuştur yenilenler? Çünkü insanlığın gelişme sürecinin diyalektiği böyleydi de ondan. İnsanlık ilkel komünal toplumdan sınıflı topluma geçme aralığındayken onlar bu geçişe karşı çıkmışlar, kendilerini hep tarihin-sınıf mücadelesinin  sınıflılığa doğru dönen tekerinin önüne atmışlardı. Ve de tabi her seferinde o teker onların üzerinden ezerek geçmişti…

Bektaşiler’in-Aleviler’in neden Jön Türkler’le müttefik olduklarını  gördük. Bu,  onların neden Kemalizm’in peşine takıldıklarını da açıklıyor. Çünkü Kemalizm de aynı akımın, “Batılılaşma” sürecinin  devamıdır  sonunda. Ortada,  tarih boyunca onlara kan içirtmiş geleneksel bir “Devlet” anlayışı vardı; ve de, adına önce “Jön Türk-İttihatçı”, sonra da Kemalistler denilen  insanlar da “Batılılaşma” adı altında güya bu Devlete -Devlet anlayışına-  karşı mücadele ediyorlardı. Ne yapacaktı Bektaşiler, hangi tarafta yer alacaklardı? Üstelik, hilafeti kaldırarak geleneksel Osmanlı saltanatına da son veriyordu Kemalistler, yeni-“laik” bir Devletin temellerini atmaya çalıştıklarını söylüyorlardı. Ne yapacaklardı, hangi tarafta yer alacaklardı? İşte, Bektaşiler’in-Aleviler’in Kemalizm aşkının altında yatan mantık bu “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı olmuştur... 

Peki sonuç ne oldu, ne verdi Kemalizm Bektaşiler’e? Kocaman bir hiç! Bektaşiler’e gene avuçlarını yalamak düşüyordu sonunda!   Hani laik bir devlet olacaktı yeni Türkiye Cumhuriyeti;  bu Devlete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı ne idi o zaman? Bırakınız Bektaşileri-Alevileri bir yana, yeni Devlet  Sünniler’i bile  kendi kontrolüne alıyordu artık...

“Bektaşilik-Alevilik,  kapitalizm öncesi dönemde-antika tarihin labirentleri içinde-ilkel komünal toplumdan sınıflı topluma geçilirken doğup gelişen bir gelenektir, bir kültürdür,  tarihsel olarak oluşmuş bir yaşam bilgileri sistemidir, ve bu anlamda da ilkel komünal toplum mücahidi atalarımızın antika dünyaya ait bir dünya görüşüdür demiştik. Doğrudur, bir ucu da İslam’ın içindeki muhalefete, Ali’ye Ehli Beyt’e dayanır onun. Bu iki yanı birbirinden ayıramazsınız. Hem Şamanizm vardır onda, hem Tasavvuf-İslam,  hem de İslam’ın içind:eki muhalefeti temsil yanı.  Bunların hepsinin bir sentezidir o…

GELELİM GÜNÜMÜZE…bu “sorun” nasIL  ÇözülECEKTİR!..

Bektaşiler ve Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorlar ve ne istiyorlar bugün?..

Aslında onların “kendileri” de tam olarak bilmiyorlar bunu! Ya da, iş bu noktaya gelince her kafadan ayrı bir ses çıkıyor! Çünkü ne istediğin, direkt olarak bilişsel anlamda kendini nasıl tanımladığınla, nereden gelip nereye gittiğini bilişsel anlamda açıklayabilmekle  ilgili bir sorundur. Peki Bektaşiler bilmiyorlar mı kim olduklarını!  “Biliyorlar” tabi; ama onların bilinci bilinç dışı duygusal bir bilinçtir![5] Yani onlar Bektaşiliği-Aleviliği doğdukları andan itibaren içinde yaşamlarını  sürdürdükleri geleneksel bir bilgi temeli zemininde yaşayarak-duyarak-hissederek,   biliyorlar! Ama artık bu yetmiyor.  Onu-Bektaşiliği artık bilinç dışı olmaktan çıkararak bilinçli-bilişsel bir çabayla  ele alabilmek de gerekiyor. Onlar Anadolu macerasının başından beri hep altta güreşeni, hep ezileni oldukları için,   onların kimliği   bir yerde bu duygusal reaksiyoner özellikleriyle -bilinç dışı olarak muhalif olmayla- bütünleşmiştir. Bu yüzden de onların kendilerini tanımlamaları sürecinde baskıya, insan yerine konmamaya karşı duygusal tepki yanı hep ağır basar. Ama görüyorsunuz, artık bu yetmiyor, 21.Yüzyıl‘da, içine girilen  küreselleşme sürecinde kendini sadece duygusal reaksiyon zemininde tanımlayarak  ne bir şey elde edilebilir, ne de bir yere varılabilir. “Bilgi çağı” diyoruz madem, o zaman herkes gibi onların da kendini artık bilişsel bir düzeyde tanımlamayı öğrenmeleri gerekiyor…

“Bu sorun nasıl çözülüre” geçmeden önce burada hemen akla gelen başka bir soru daha var, şöyle: Sünniliğin -resmi İslam’ın-  bugün toplumsal düzeyde Devlet tarafından tanınan (bu anlamda legal) bir zemini var…Peki, Aleviliğin-Bektaşiliğin bunlardan farklı olan yanı nedir ki, onların da böyle (örneğin Sünnilik gibi) Devlet tarafından tanınan, kabul gören bir kimliği-varoluş zemini olmasın?..

Bence problemin özü tam bu noktadadır!  Çok açık! Eğer istenilen bu ise, yani Aleviliğin-Bektaşiliğin de Sünnilik gibi Devletleştirilerek Devlet tarafından tanınan bir din-mezhep haline gelmesiyse, eğer “eşit haklara sahip olmaktan” anlaşılan bu ise (ki bu şekilde düşünen çok Alevi var) o zaman onlara “kolay gelsin” demekten başka  söyleyecek bir şey yok. Ama bence bu tür bir “çözüm” tarihsel gelişme süreci içinde Alevi-Bektaşi kimliğinin oluşumunun ve anlamının inkarıdır, onu  içini boşaltarak götürüp Devlete teslim etmektir…  

“Alevi sorunu” nasıl çözülür diye tartışılıyor. Ama hiç kimse nedir burada “sorun” olan diye sormuyor! Gerçekten nedir bu “sorunun” özü?..

“Alevi dedeleri de Diyanet’e bağlansın   onlara da imamlar gibi maaş ödensin” deniyor. Daha çok hükümet çevrelerinden gelen bu yaklaşım belki de Devlet anlayışı açısından iyi niyetli, yani bu çözüm önerisini formüle edenlerin öyle şeytanca bir niyetleri falan yok!! Ama zaten bu gerekmiyor ki, çünkü böyle bir önerinin hayata geçmesiyle  Alevilik ve Bektaşilik de kendiliğinden  Devletleştirilmiş olacak!  Hem de öyle ki, Aleviler-Bektaşiler götürüp kendi elleriyle dizginlerini Devlete teslim etmiş olacaklar!![6]  Laiklikle falan hiçbir  alakâsı yoktur bunun. Dini Devletin vesayetinden kurtarmak gerekir derken,  götürüp  Alevileri de  Devlete bağlı -Devletin kontrolünde- bir dini akım haline dönüştürmek   hiçbir şekilde çözüm değildir! Alevi dedeleri de maaşlı memur haline getirilecekmiş!!. Böyle bir şey Aleviliği-Bektaşiliği bitirir! Her şeyden önce geleneğe de -ki o gelenektir onların varoluş gerekçesi- aykırıdır böyle bir şey!.. 

Ama öte yandan görüyorsunuz artık sadece  gelenek de yetmiyor artık! Çünkü, Alevilik- Bektaşilik  bilinç dışı duygusal, Devlete karşı reaksiyona dayalı bir kimlik olarak kaldığı sürece bugün   Devletçi  zeminde “muhalefet” yapmaya çalışanların safında siyasallaştırılarak ideolojik bir silah haline  dönüştürülmeye  çalışılıyor!..   Boşuna Osmanlıda oyun tükenmez dememiş atalarımız! Kısacası, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık hesabı Devletçi siyaset bugün her alanda Aleviliği-Bektaşiliği kuşatmış durumda! Bakalım Bektaşiler-Aleviler bu çemberi nasıl kıracaklar!

Ben şöyle düşünüyorum:   

Madem ki, 21. Yüzyıl’da Bilgi toplumuna -modern sınıfsız topluma- giden yolda tek çözüm demokratikleşmedir ve de    “Kürt sorununu” olduğu  gibi “Alevi sorununu”  yaratan da son tahlilde  Osmanlı artığı  antika Devletçi anlayıştır, o halde bu yolda benim her derde deva formülüm şu: Zora ve şiddete başvurmamak kaydıyla her türlü düşünce Devletin vesayeti altında olmadan -sivil bir insiyatif olarak- kendini demokratik cumhuriyetin bütün olanaklarını kullanarak açıkça ifade edilebilmelidir. Aleviyse alevi, Sünniyse Sünni, ya da Hristiyan vb. Devlet bütün dinlerden ve inançlardan elini çekerek onlara karşı eşit mesafede durmalıdır. Bırakınız yeni tipten Devlete bağlı bir Alevi-Bektaşi Diyaneti kurmayı, tam tersine Kemalist Devletin Sünnileri kontrol altında tutmak için icat ettiği (Osmanlı’daki Şeyhülislam kurumunun yerini alan) mevcut Diyanet İşleri Başkanlığı bile kaldırılmalı, insanların istediği gibi örgütlenebilmesinin, inançlarını-ibadetlerini istedikleri gibi yapabilmesinin yolu tamamen açılmalıdır. Camiyse cami, Cem Evi’yse Cem Evi, Kiliseyse Kilise, insanlar ne istiyorsa, nasıl ibadet yapmak istiyorlarsa onu yapabilmelidir… 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.