• 25.04.2021 08:00
  • (222)

ABD ile 40 yıldır her 24 Nisan günü yaşanan “Soykırım diyecek mi?” gerilimi son buldu.

Yani, 22 Nisan 1981’de dönemin Başkanı Ronald Reagan’dan sonra sürekli gerileme yol açan tartışma sonunda noktalandı.

Aslında dün Biden’ın yayınladığı mesaj ile Reagan arasında bir fark yok.

Bununla birlikte yeni dönemin kapısı aralandı.

Şimdi asıl mesele ABD Kongresi’nin aldığı sözde “soykırım kararının” nasıl sonuç doğuracağı…

Yani, bu mesele siyasi mi, yoksa hukuki bir mesele mi olacak?

Olursa tazminat davalarının konusu olabilecek mi?

Çünkü geleneksel hukuk haline gelen ve 1844’ten bu yana uluslararası arenada uygulanan, 1976'da da ABD yasaları arasına giren, "yabancı devletler, başkanları veya hükümet kurumları başka devletlerin mahkemelerinde yargılanamaz" hükmüne dayalı devletlerin egemenliğine ilişkin karar var.

Daha önemlisi 1948 BM Sözleşmesi'nin, "Bir olayın soykırım olup olmadığına ancak yetkili bir uluslararası mahkeme karar verir" ilkesine dayalı olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yaptığı gönderim var.

Bütün bunlar ortada iken ABD’deki Türk mallarına veya uçaklarına el konulması gibi beklenmedik bir durum söz konusu olursa Ankara ne yapacak?

Konu artık uluslararası mahkemelerin meselesi haline mi gelecek?

Soruya yanıt verebilmek için bırakın müttefikliği, NATO üyeliğini, iki ülke arasında 1923’ten bu yana gelişmeleri iyi irdelemek gerekir.

1943’E KADAR ÖDENEN 900 BİN DOLAR

Konu üzerinde araştırmaları bulunan, sevgili arkadaşım Doç. Dr. Serdar Palabıyık anımsattı.

Madem Türkiye, 1923 ve 1934 yıllarında ABD ile ikili anlaşmasında konuyu ele almış.

“ABD’deki eski Osmanlı vatandaşlarının Türkiye’de kalan malları nedeniyle mağduriyet yaşadılarsa, Türkiye bunu karşılamak üzere 1 milyon 300 bin Dolar yardımda bulunmayı” kabul etmiş.

Bunun 900 bin doları da yollanmış.

Ancak Washington yönetimi 1943 Haziran’ında Ankara’ya gönderdiği resmi yazı ile “Bu parayı verecek kişi bulamıyoruz, geri kalan 400 bin Doları göndermeyin” başvurusu yaptı.

Türkiye de geri kalanı göndermedi.

Yetmedi, 1987’de Avrupa Parlamentosu bu konuda ilk kararı aldı.

AB’ye tam üyeliğin önündeki en büyük engel olarak gösterdi...

AVRUPA ADALET DİVANI

Merhum Turgut Özal, bu atağa Türkiye’nin AB’ye tam üyelik başvurusunu yineleyerek karşılık verdi.

Yetmedi konu Avrupa Adalet Divanı’na taşındı…

Karar önemliydi:

“Bu hukuki değil, siyasi bir karardır. AB bu konuyu tam üyelik sürecinin önüne koyamaz…”

O dönem iki Ermeni kökenli Avrupa Adalet Divanı’nın aleyhine dava konusu yaptı ve 1 Euroluk dava açtı.

Sonuç değişmedi, daha önemlisi Adalet Divanı Büyük Dairesi davayı reddetmekle kalmadı, davayı açanlara da 30 bin Euro mahkeme masrafını yükledi.

Bunu 2001 yılı sonrası Fransa, Slovakya, İsviçre, Yunanistan ve Güney Kıbrıs takip etti.

Ülkelerinde Ermeni soykırımı yoktur demenin suç olduğunu bir cümlelik kanun ile hükme bağladı.

Fransa Senato ve Parlamentosu kanunu etti.

Ancak Fransa Anayasa Konseyi yapılan başvuru üzerine kanunu veto ederken, kararı önemliydi:

“Tek cümlelik kanun, cezai hüküm doğuracak normatif unsurdan yoksundur… Bu ifade hürriyetini de engellemektedir.”

AİHM KARARI BAĞLAR

Ermenistan’da dahi olmayan hüküm böylece Fransa’da yasak olmaktan çıkarken, Slovakya, İsviçre, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta ise AİHM kararıyla ortadan kalktı.

Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, İsviçre’de suç olduğu ileri sürülen, “Ermeni soykırımı yoktur” ifadesini tekrarladı, yargılandı ceza aldı.

Perinçek de konuyu AİHM’e taşıdı ve kazandı.

Bu karar, Avrupa Konseyi üyesi olan Rusya’dan, Yunanistan’a, Slovakya’dan, Güney Kıbrıs’a, İsviçre’den, Ukrayna, Gürcistan’a, hatta Ermenistan’a kadar tüm üye ülkeleri kapsar.

Çünkü AİHM, Avrupa Konseyi’ne bağlı olarak 1959’da kurulan uluslararası bir mahkemedir ve kararı üye olan bütün ülkeleri bağlar.

Dolayısıyla ABD’nin kararı sadece Türkiye’ye karşı değil AİHM kararına, dolayısıyla Avrupa Konseyi’ne karşı da yapılmış saygısızlıktır.

Uluslararası camianın 1844’ten beri uyguladığı, ABD'nin 1976'da yürürlüğe soktuğu "devlet egemenliği bağışıklığı" kanunu da cabası.

Tabii kendi kurallarını alaşağı edip, "ben dedim oldu" yaklaşımı bulunmazsa...

Baştan belirteyim bundan bir sonuç değil, ama epey bir gerilim çıkar...

O da Ermenistan dahil kimsenin işine yaramaz.

Bölge barışına katkı verecek olan ve Altılı Zirve olarak tanımlanan, Dağlık Karabağ olayından sonra bölgede istikrarı sağlamak için oluşturulacak konferansı baltalar...

Tabii anlayana...

Kademeli çalışmaya geçilecek mi?

25.04.2021 - 02:48 Güncelleme: 25.04.2021 - 02:48

ASLINDA koronavirüs önlemlerine ilişkin denenen tüm modeller hakkında bilgi sahibi bir topluma ulaştık.

Bugüne kadar bilmediğimiz herhangi bir model kalmadı; çünkü hepsini bir şekilde denedik.

Sağlık Bakanı Koca’nın dile getirdiği İstanbul’da vaka sayısında %20 azalma olduğu örneğinden yola çıkarak salgın artış hızında düşmeyle karşılaşıldığını söyleyebiliriz.

Ancak bunun yeterli olmayacağı Bilim Kurulu toplantısında da dile getirilmiş.

Önemli olanın artış hızı değil, artıştaki rakam olduğuna vurgu yapılmış ve bunun önüne geçilmesi için öncelikle toplu taşım araçlarındaki yığılmanın önüne geçilmesi gerektiğinin altı çizilmiş.

Anladığım o ki hükümete de kademeli çalışmaya geçilmesi yönünde bir tavsiyede bulunulmuş…

Bu durumda yarın yapılacak kabine toplantısından nasıl bir sonuç çıkar öngörmek olası değil.

Ancak ağır hasta sayısının 3 binin üzerine çıktığı, günlük ölen sayısının da son bir hafta içinde 2 bin 500’ü aştığı dikkate alınırsa aslında ülkede ciddi bir kırımın olduğu gerçeği duruyor.

Bunun önüne geçilmesinin yolları da belli…

ÖNCELİKLER NE OLMALI?

Nitekim konuyu en iyi bilen, kısıtlamak konusunda alınması gereken önlemlerin neler olabileceği konusunda sahadaki filyasyon ekiplerinden gelen bilgilerle hareket eden Bilim Kurulu’nun alt grubunda bulunanlara soruyu yönelttim…

Sözünü ettiğim halk sağılığı uzmanları…

Bilim Kurulu üyesi Prof. Dr. Levent Akın, “Evet artış hızında azalma var, ama bu artışta azalma anlamına gelmiyor” diye söze girdi.

HİÇ BİR BULAŞICI HASTALIKTA BU DENLİ ÇOK ÖLEN OLMADI…

Son dönem hem vaka sayısı, hem artış hızındaki yükselmenin beraberinde ölen sayısında da ciddi rakamlarla karşılaşmayı beraberinde getirdiğini belirtti.

Yıllardır salgın vakaları ile uğraşan bir bilim insanı olarak yaptığı şu tespit önemliydi:

“Hiçbir bulaşıcı hastalıkta bu denli yüksek ölüm rakamına ulaşmadık. Bir haftada 2 bin 500 kişiyi kaybettik. Bu çok büyük rakam…”

Restoranların ve kafelerin kapatılmasının salgının azalmasına katkı yaptığını, ancak çok güçlü yayılma özelliğine sahip İngiliz mutantının baskın hale gelmesinin etkisiyle vaka artış hızında yükselme görüldüğünü belirtti.

KADEMELİ VE UZAKTAN

“Siz ilk olarak ne önlemi alırdınız?” soruma ise düşünmeden şu yanıtı verdi:

“Sahadan gelen veriler de bize kıramadığımız en önemli konunun toplu taşım olduğunu gösteriyor. Salgın oradan çok yayılıyor. Kalabalığın önlenmesi gerekiyor.”

Bunu önlemek için çare olarak önerdiği bir modelin olup olmadığını sorduğumda yanıtı aynen şöyle oldu:

Otobüs veya metro sayısını bundan daha fazla arttıramayacağımıza göre tek yol yolcuyu azaltmakBunun için iki yol var. Kademeli ve uzaktan çalışmaya geçmek…”

Bu aşamada İngiltere Kraliçesi’nin eşinin cenazesine sadece 30 kişinin katıldığını anımsattı.

Son dönem cenaze ve düğünlere katılımın yükseldiğini, oradan yüksek oranda yayılmaların olduğunu da sahadan gelen verilerde gördüklerinin altını çizdi.

Önerdiği sadece kamunun değil, beraberinde özel sektörün de belirli bir süre kademeli ve uzaktan çalışma sistemine geçmesi.

Aslında önerisi daha önce uygulandı…

Geçen yıl Nisan-Haziran döneminde hem kamuda, hem de özel sektörde yarı kadrolu, kademeli çalışma sistemine geçildi.

Haziran itibarıyla da vaka sayısında düşüşle karşılaşıldı.

Prof. Dr. Akın, uçak ve otobüslerde yan yana oturmanın da engellenmesinden yana.

Eğer yakın aile bireyleri değilse otobüs ve uçaklarda bir dönem uygulanan boş koltuk bırakma yöntemine geri dönülmesi gerektiğini söyledi.

Şehirlerarası yolcu taşıma sisteminin de değiştirilmesi gerektiğini belirtti.

Önerisi özel araçlarla zorunluluk halinde seyahatin serbest bırakılması, toplu taşımada da yine izin belgesi alarak seyahat edilmesi.

Bayram sonuna kadar yani üç hafta boyunca bunun uygulanmasına yönelik bir karar Kabine’den çıkar mı onu yarın göreceğiz…

PENCİLİN GİBİ TOZ GELECEK?

Bununla birlikte aşılama hızının Sputnik-V aşısının da devreye ile aşılamada daha hızlı yol alınacağı inancında.

Aktardığına göre Sputnik-V aşısı, damacana veya şişelenmiş olarak değil, Pencilin gibi toz halde gelecekmiş; onun içine sıvısı Türkiye’de katılıp şişelemesi yapılacakmış.

Bunun faydasının ne olduğunu sordum…

“Daha çok gelmesi sağlanır. Nasıl ki Pencilin şişede toz halinde bulunur, bir başka ampülün içinden sıvı çekilip içine karıştırılır, bu da öyle olacak. Daha fazla aşıya kavuşmamızı sağlayacak…”

ŞİLİ Mİ, İSRAİL Mİ?

Bunlar yapıldığı anda geçen yıl olduğu gibi Haziran’da bir rahatlamanın gelebileceğinin altını çizdi.

Bu aşamada iki ülkeyi örnek gösterdi.

Maske kullanmayı da kaldıran İsrail, diğeri de Türkiye gibi aşı ve normalleşmeyi birlikte götüren Şili…

İsrail, hem kısıtlama uyguladı hem de aşılama yaptı ve maskeyi attı...

Şili ise aşı yanılgısına düştü ve toplumunun önemli bir kesimini aşılamasına karşın salgını durduramadı, hatta daha da artmasına neden oldu.

Bir de o bölgede üzerine Güney Afrika gibi aşıdan ve antikordan kaçma mahareti olan Brezilya mutantı binince durum içinden çıkılmaz bir hale geldi.

Dolayısıyla Şili gibi olmamanın önünde tek yol var o da İsrail örneği…

Kabul edelim ki Türkiye vatandaşını aşıya kavuşturan ülkeler arasında önemli bir yerde; bunun heba olmaması için yol belli.

Kademeli kapanma ve çalışma aşamasına geçilmesi…