• 10.04.2022 11:14

 

 

1980 yılı 10 Nisan günü; 42 yıl geçmiş olsa da dün gibi aklımda. Diyarbakır Dağ Kapıda 1965 – 1968’de okuduğum Öğretmen Okulunun yanı başındaki Hastanende yatan babam gözümün önüne geldi. En son 42 yıl önce 26 Şubat 1980 Salı günü beyaz çarşaflar içinde gördüm. Prostat tanısıyla ameliyat olacaktı. Şekeri düşmediği için Tıp Fakültesine kaldırmışlardı. Ameliyat başarılı geçti dediler. Her telefonda “çok iyidir” dediler. Ama aklım hep ondaydı. Konya’da öğretmen ve gazeteciyim. Başucunda çok az kalmıştım. Her telefon açtığımda “Bugün nasıldır?” soruma üzülmemem için “iyidir” derlerdi. 

Bir gün Batman’ın ilk kurulan çarşı mahallesi 702. Sokaktaki evine getirdik dediler, mutlu olmuştum. Taburcu olmuş, iyileşecek eski günleri beraber anacaktık. Yine de her gün soruyorum; “bugün nasıl?” Cevap hep aynı “iyidir merak etme!” Ta ki 10 Nisan Perşembe günü saat 17.00 de Batmandan telefonun var dediler. İçimden bir şey koptu. O an kalbim duracak gibi oldu. Arayan kardeşim Mahmut’tu. “Babamız komada dedi.” Maaş günüme 5 gün vardı. Danışmanı olduğum Süleyman’dan borç aldım. Hastane Baştabibi arkadaşımdan saat 16.00 da 10 günlük rapor aldım. 17’de koşa koşa İlköğretim Müdürü ve okul müdürüme teslim edip Saat 21.45 te Konya’dan otobüse bindiğimden 1 saat 15 dakika önce rahmeti rahmana kavuştuğunu Batman’a vardığımda öğrenecektim. Cenazesine yetişemedim. 

Babamın durumu benden gizlenmişti. Doktorlar “babanızı götürün; çocukları arasında vefat etsin” demişler. Kanser acı gerçeği sadece ben değil babamdan da gizlenmişti. Belki de son durumunu görmeden, ameliyattan önceki iyi haliyle hatırlamak bana teselli veriyordur. Kardeşlerim, akrabalarım beni böyle teselli etseler de bir yanım eksik kaldı.

Haşa isyan değil, takdiri ilahiye boynumuz kıldan ince, babam İslam inancına sahip olarak bizi yetiştirdi. Çünkü o Melleydi, o Seydaydı (Türkçe karşılığı profesör) o âlimdi. Amma çok kimsenin babasına ölümü yakıştırmadığı gibi ben de babamı emekliliğini yaşayamadan erken yaşta fani dünyadan ayrılmasını yakıştıramadım. 

Babamın ölümü içimden atamadığım ince bir sızıdır. Her 10 Nisan yaklaştıkça biraz daha arıyorum. Yüreğim onsuzluğa zor alışıyor. Hayatı boyunca suskun seven, sessiz, gizli üzülen, zor anda yıkılmayan ve beni çok seven adam gibi adamdı Seydaye Melle Abdülkerim.

Babalar ölünce insanın bir yanı eksik kalıyor. 37 yıl sonra “neyin eksik hayatta?” deseniz “yeri doldurulmayan babam” derim. Babaları ölenlerin çoğu söz konusu oldu mu sessizce düşünür; ben hem düşünür hem de içimi satırlara dökerim. O yüzden babaları üzmeyin kırmayın. Zira yaşam geri dönüşü olmayan ayrılıkla noktalanıyor. Öyle bir ayrılık ki Nisan yağmurunda esen rüzgârda benim gibi babanızın kokusunu ararsınız.

Haz. Muhammed “baba cennetin orta kapısıdır” der. Bir de: “Baban giderse, başı dumanlı dağın gider, atan gider, sırtın gider. İki kapılı bu handa menzile erişen yolun gider. Darda yetişen elin gider, aklın gider canın gider. Şu dağlanmış yüreğinde çocuk kalmış yanın gider. Öpülecek elin gider, bayram gider.” Tarifi zor babayı şair Can Yücel ne güzel anlatmış.

Babalara yüksek sesle bağıranlar, bağırmakla yetinmeyip kızanlar; Biliniz ki bazıları babayı öpmek için buz gibi mezar taşına ve toprağına yüz sürüyor. Babanızın teni hala sıcak iken sarılın, elini, yüzünü öpün. Unutmayın ölüm diye bir şey var. Babanızın değerini sağ iken bilin. O sağ iken dayandığınız güçtür, en büyük kuvvettir, omuz veren dağınızdır.

Bu yazıyı okuyanın inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun İslam inancı ve dininin emri ile yazımı bitireceğim. Kur’an dan İsra Süresi 17/23 ayette der ki: “Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı sözler söyle.” Babası ve annesini kaybedenlere Allah rahmet eylesin. Kabirlerini nur, mekânları cennet olsun, sağ olanlar iman, sağlık, mutluluk, barış içinde yaşasın. ÂMİN.

Bu arada 8 Nisan 2008 tarihinde vefat eden Değerli dostum, arkadaşım, bilge Kürd aydını Mehdi Halıcı’yı ( Namı değer yazar Cemşit Bender’i ) da rahmet ile anıyorum.