• 21.04.2021 06:22
  • (111)

Türkiye-Yunanistan ilişkileri hemen her zaman sorunlu oldu. Ancak iki dünya savaşı arasında İtalyan tehlikesi varken, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da Sovyetler Birliği iki ülkeyi de tehdit ederken yakınlaşmalar gerçekleşti, sorunlar ve beklentiler arka plana itildi. Zaman zaman da sorunların yönetimi tercih edildi.  Ama çözülmedi, tam tersine türevleri oluştu. Uluslararası hukuktaki doktriner gelişmeler, hidrokarbon yataklarının ortaya çıkması ve siyasi dengelerdeki dalgalanmalar sorunları daha da çözülemez hale getirdi. 

Taraflardan birinin mutlak teslimiyeti olmadan, ki bu da imkânsız, yakın bir gelecekte sorunların çözümünü beklemek gerçekçi değil. Kıbrıs’tan Doğu Akdeniz’e, kıta sahanlığından kara sularına, hava sahasına kadar pek çok alanda farklı görüşlerimiz, pozisyonlarımız var. Yunanistan Ege’nin ve Kıbrıs’ın neredeyse tamamını istiyor, biz ise adil bir şekilde paylaşalım diyoruz. Ege’de, Akdeniz’de başka devletler arasında varılan uzlaşmalara, 1982 BMDHS’nin hakkaniyet öngören ilkelerine, mahkeme içtihatlarına atıfta bulunuyoruz.  

***

Onların pozisyonu ise daha grafik, daha doğrudan. 1982 tarihli sözleşmeyi imzaladık, dolayısıyla da hükümlerine uyuyoruz, tanıdığı tüm haklardan kayıtsız şartsız yararlanmak zorundayız diye bakıyorlar. Zaten üyesi olduğumuz AB’nin 27 üyesi de bizden yana, kabul ettiğimiz haritalar bile bizim pozisyonumuzu destekliyor diye düşünüyorlar. Üstelik de Türkiye’nin son dönemde yalnızlaştığının, meşruiyet açığı yaşadığının farkındalar. Askeri güç asimetrisini kurdukları ad-hoc ittifaklarla kapatmaya çalışıyorlar.    

Kıbrıs’ta ise yakın zamana kadar biz federasyon diyorduk, onlar federasyona benzer üniter bir devletten, Türkiye’nin denklemden çıkacağı bir çözümden yanaydılar. Mümkünse birleşmenin mali bedelini Türkiye’ye ödetmek, kullanım kaybından ve tazminat yükümlülüğünden doğan sorumluluğu vergilerimizle karşılamak istiyorlardı. Şimdi onlar yine federasyona benzer üniter devletten yana, yine mali külfeti bize yıkmak istiyor. Fakat Türkiye ve KKTC iki devletli çözüm diyor. 

1977’den bu yana tüm BM müktesebatı federalizm mantığı üstüne oturduğu için iki devletli çözüm talebimizde haklı olsak dahi işimizin kolay olduğunu söylemek zor. BM Güvenlik Konseyi’nin daha 1964’de aldığı bir karar (186) yüzünden GKRY’nin adanın sahibiymiş, mutlak hakimiymiş gibi görüldüğü, 1983’de KKTC ilan edildiğinde tanımanın BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla (541 ve 550) yasaklandığı bir hukuki zemininin mevcudiyetini ve bu zeminin sadece tarafların uzlaşmasıyla değişebileceği gerçeğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. 

Ege’de de, Akdeniz’de de, Kıbrıs’ta da yakın bir gelecekte çözüm beklemek imkansıza yakın. Ne biz haklarımızdan vaz geçeriz, ne de Yunanistan yakaladığı momentumu kaçırmak, ortaklarına, ad-hoc müttefiklerine kabul ettirdiği iddialarından vazgeçmek ister. Buna rağmen sorunları yönetmek, bazılarını dondurmak, iki ülke arasında iş birliğini geliştirebilecek alanlara yoğunlaşmak mümkün. Çünkü iki taraf ve dünyanın makul azınlığı farkında ki tırmanma çatışma getirebilir. Çatışma da Türkiye ve Yunanistan’la sınırlı kalmayabilir. 

Türkiye-Yunanistan ilişkileri bariz bir şekilde krizle yönetimin sonuna geldi. Biz askeri açıdan güçlendik, gücümüzü hak ve beklentilerimizi korumak için kullandık. Yunanistan ise ittifaklar oluşturdu, Mısır’la, İsrail’le özel ilişkiler geliştirdi. İsrail’den silah almaya, Fransa’yı AB ve NATO ortaklığı ötesinde yanına çekmeyi başardı. ABD’ye şimdiye kadar tanımadığı imtiyazlar tanıyarak Türkiye karşı caydırıcı güç haline getirdi. Düzenlediği ortak tatbikatlarla da ne demek istediğini gösterdi. 

En küçük bir sürtüşme herkes için büyük sorunlar doğurabilir. Bu yüzden de tırmanmayı durdurmak, iki taraf arasındaki uzlaşmazlıkları diplomatik yollardan çözmek için başlatılan çabaları desteklemek, sürdürmek şart. Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın Türkiye ziyaretinde diplomatik teamüle uymayan açıklamalarından hoşlanmamış olabiliriz. Bizim deniz yetki alanı olarak gördüğümüz yere Fransız araştırma gemisi getirmesine de tepki gösterebiliriz. Fakat yakınlaşma, tırmanmayı tersine çevirecek süreci durdurma teşebbüsünde bulunmamalıyız. 

***

Türkiye’de basına yansıyan haber ve yorumlar, kamuoyunda oluşturulan kanaat sertlik yanlısı tutuma geri dönülmesinin gerekliliğini ima ediyor. Ben beş yıllık aradan sonra iki ülke Dışişleri Bakanlıkları arası başlatılan arama toplantılarının sürdürülmesini, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Atina’ya gitmesini, Erdoğan-Miçoktakis buluşmasının gerçekleşmesini savunuyorum. Şu aşamada bizim için önemli olan Yunanistan’ın hak ve taleplerimizi kabul etmesi değil, konuşmayı, müzakere etmeyi kabul etmesi. 

Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’ın 19 Nisan’da Kathimerini’nin “Konuları Halının Altına Süpüremeyiz” başlığıyla aktardığı mülakatı Türkiye’ye karşı olumlu açıklamalar, başlatılan yumuşama sürecini destekleyecek cümleler içeriyor. Yunanistan’dan imkansızı beklemeden, Çavuşoğlu-Dendias dostluğundan da yaralanarak süreci sürdürmemizde, AB ile yakalığımız ivmeyi ve ABD ile normalleşme potansiyelini kaçırmamamızda, ama aynı zamanda haklarımızdan fedakârlık etmeden durmamızda yarar var…