• 5.01.2022 06:47

Karadeniz hemen her zaman bir iç deniz olarak görüldü. 1484’de Kili ve Akkerman kalelerinin alınmasıyla Osmanlı İmparatorluğu burayı uzunca süre ‘haremi’ addetti, ticaret gemilerinin geçişine dahi izin vermedi. Fransa, İngiltere ve Avusturya’ya çok önceden diğer denizleri için vermiş olduğu ticaret yapma imtiyazını 1783 yılına kadar bu denizde kullandırmadı.

İlk değişim 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması’yla geldi. Bab-ı Ali’nin antlaşmanın 11’inci maddesiyle Rus gemilerine Boğazlarından geçiş serbestisi tanıması dengeleri bir ölçüde değiştirdi. Yine de Karadeniz 1774’den sonra da dışarıdan gelişlere, savaş gemisi geçişlerine kapalı kaldı.

1798 ve 1833’de imzalanan ittifak antlaşmaları gereği Rus savaş gemilerinin Akdeniz istikametine geçişine müsaade etti ama tersi yaşanmadı. Üstelik kapalılık prensibi 1809’da Çanakkale’de, 1829’da Edirne’de, 1841’de Londra’da, 1856’da Paris’te, 1871’de yine Londra’da, 1878’de Berlin’de imzalanan antlaşma ve sözleşmelerle teyit edildi.

Karadeniz ancak 1918’de imzalanan Mondros Ateşkesi Anlaşması ile savaş gemilerine, dolayısıyla da siyasi baskıya açıldı. 1936’da imzalanan Montrö Sözleşmesi’ne kadar da kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine, dolayısıyla da jeopolitik etkisine açık kaldı.

Montrö Sözleşmesi ile Karadeniz savaş gemilerinin geçişine ve kalışına getirilen süre, tonaj, silah sistemi ve tip sınırlamaları sayesinde hukuken olmasa da siyaseten tekrar bir iç deniz haline geldi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği Karadeniz’in bu vasfını daha da güçlendirmek, savunmasını Boğazlarda kuracağı ortak tesislerle gerçekleştirmek için teşebbüste bulundu.

Fakat Türkiye’nin ve Akdeniz’e hakim güçlerin itirazıyla karşılaşınca projesinden vazgeçti. Elindekini korumanın daha kolay ve iyi olacağını düşündü. Zaten Karadeniz’in tüm çevresini etkin kontrolü altına almış, 1955 itibarıyla da Varşova’da bir ortak savunma örgütü kurmuştu.

Soğuk Savaş sonrasında ise Karadeniz güvenliği daha çok tanker taşımacılığı anlamında sorun oldu. Rusya bir süre bölge jeopolitiğinden çok dağılmasının yarattığı sorunlarla uğraştı, iki Almanya’nın 1991’de resmen birleşmesi sırasında verilen sözlerle yetinmek zorunda kaldı. Kırım’da konuşlu donanmasının geleceği dışında Karadeniz jeopolitiğini pek fazla önemsemedi.

Ama bu arada NATO genişledi, Rusya’nın eski müttefiklerini, daha da önemlisi Sovyetler Birliği’nin bünyesindeki Baltık ülkelerini bünyesine kattı. 2008 yılında Karadeniz kıyısında, Bükreş’te düzenlediği zirvede de Ukrayna ve Gürcistan’a üyelik teklifinde bulundu.

NATO’nun bu cömert teklifi aynı yıl Gürcistan’a, AB’nin bir başka cömert teklifi de 2014’de de Ukrayna’ya müdahale getirdi. Moskova Batı’nın, bir yandan NATO, diğer yandan AB genişlemesine artık dur diyeceğini belli etti.

Eş zamanlı olarak da Karadeniz’in ne Ruslar, ne de başkaları tarafından bir iç deniz olarak görülemeyeceği ortaya çıktı. ABD ve İngiltere başta olmak üzere pek çok NATO ülkesi Karadeniz’de bayrak göstermek, Rusya’ya mesaj vermek, askeri varlığıyla bölgedeki müttefiklerine, özellikle de Ukrayna’ya siyasi destek vermek istedi.

Bu ülkelerin NATO’ya üyelik sürecini askıya aldığı halde sanki almamış gibi yapıldı, Karadeniz’e sokabilecekleri güç sınırlı olmasına rağmen sanki etki üretebilirmiş gibi davranarak güya stratejik muğlaklık yaratıldı. Oysa hiçbir şey muğlak değildi, her şey apaçık ortadaydı, stratejik muğlaklık denen şey kimsenin istemediği bir savaşın çıkmasına yol açabilirdi.

Neyse ki Rusya geçtiğimiz yılın sonlarına doğru kartlarını açık oynamaya karar verdi. Önce Ukrayna sınırına asker yığdı, 17 Aralık’ta da ortaya iki uzlaşma taslağı, daha doğrusu iki ilkeler bildirgesi koydu. NATO ve ABD ile ayrı ayrı konuşmak istediğini, NATO’nun daha fazla genişlemesine müsaade etmeyeceğini söyledi.

12 Ocak’ta NATO ile görüşmeler başlıyor. Amerika ile olan müzakereler ise başladı. Putin Biden’la son bir ay içinde iki kez görüştü. Belli ki statükoyu donduralım, tansiyonu düşürelim dedi. Şimdi bazı uzmanlar, etkili düşünce kuruluşlarında çalışanlar bu ihtimalden endişe duyuyor, stratejik muğlaklığın sürmesi gerektiğini söylüyor.

Haklı olup olmadıklarını kestirebilmek zor. Nihayetinde Ruslar da melek değil. Ancak stratejik körlükten mustarip oldukları kesin. Çünkü bir yandan Rusya’nın gücünü hafife alıyor, diğer yandan Neil Melvin’in RUSI’nin web sayfasında yer alan kısa analizinde olduğu gibi NATO üyesi Türkiye’nin Kafkaslardaki artan stratejik ağırlığından rahatsızlık duyuyorlar.

NATO’yu ve Türkiye’yi ayrı ayrı yerlere koymalarında son dönemde yaşadığımız sorunların etkisi yadsınamaz. İnsan haklarından demokrasi açığına pek çok sorunumuz karşımıza algı karmaşası olarak çıkıyor, dış politikadaki kimi zaruri, kimi keyfi dalgalanmalar da bu algıyı besleyip Türkiye’nin bölgesinde güçlenmesinden rahatsızlık duyulmasına yol açıyor.

Diğer yandan bu körlük sadece Türkiye’yi değil bölgenin güvenliğini, hatta dünya siyasetinin geleceğini de etkiliyor. Yanlış varsayımlar yanlış stratejilere, en azından strateji telkinlerine neden oluyor. Bunu değiştirmenin yolu ise öncelikle Türkiye’nin kendini değiştirmesinden, sonra da oynadığı rolü ve bulunduğu konumu, güvenliğine ilişkin beklentilerini anlatmasından, belki biraz da tarihi ve coğrafyayı hatırlatmasından geçiyor…