• 15.07.2014 00:00

 Solculuk her ne kadar son yarım yüzyılda daha çok Dersim'le özdeşleşmiş ise de, solcu 1800’ün ilk yarısında Fransız parlamentosunun sol tarafında oturan liberal görüşlü temsilcilere verilen bir addır. Politikada solculuk sosyal eşitsizliklere karşı çıkmak ve bu çerçevede liberal veya radikal düşüncelere sahip olmak anlamına gelir.

Radikalizm kökten veya büyük mikyasta değişiklik istemek anlamına gelir. Bir projenin radikal olup olmadığı, her zaman yorumlayan şahsın bakış açısına göre değişebilir. Radikal değişikliklerden yana olmak çoğu kez son derece gereklidir. Örneğin demokrasi ve insan haklarının realize edilmesi için Türkiye’de bir takım yasa değişikliklerini yapmak yetmez. Bunun için en azından orduyu yönetimden uzaklaştırmak, işkence ve cinayet şebekelerini dağıtmak, MHP’li yargıçların ve savcıların sultasına son vermek, işkencecilerin ve katillerin yargılanmasını sağlamak vb. gerekmektedir. Ama bir “devrimci”, Stalinci veya Maocu bütün bunları yeterince radikal bulmaz. Bunlara göre gerçek demokrasi politik iktidarın bir devrim aracılığıyla Maocu veya Stalinci partinin eline geçmesiyle mümkün olur. Liderin diktatörlüğü yani proletarya diktatörlüğü gerçek demokrasidir. Seçme ve seçilme hakkından yoksun olmak en demokratik rejime sahip olmak anlamına gelir. Tek parti diktatörlüğü demokrasinin optimal kurumlaşmasıdır. Lidere koşulsuz sadakat nihai özgürlüktür.

Radikal solculuk veya proleter devrimcilik adına gerçekleştirilen projelerin insanoğlu için ne büyük felaketlere yol açtığını biliyoruz. Ekim Devrimi Leninist-Stalinist barbarlıkla sonuçlandı. 17 temmuz 1918’de Çar II. Nicholas, karısı ve beş çocuğu Tobolsk’da sorgusuz sualsiz kurşuna dizildiler. Yapılan, bizim devrimcilerin karşı çıktıklarını söyledikleri o lanetli yargısız infazlardan biriydi. Her şey bir yana çocukların masumiyeti tartışmasızdı. Kızların en büyüğü Olga daha 23 yaşındaydı. Tatyana 21’inde, Maria 19’unda, Anastasia 17’sindeydi. Prens Alexis ise henüz 14’ündeydi. Üstelik ağır hastaydı. Çar ailesinin insanlık dışı yargısız infazı daha sonraları çok daha korkunç boyutlara varan Leninist-Stalinist barbarlığın ilk işaretiydi.

İnsan hakları, demokrasi, seçme ve seçilme hakkı, hukuk, ahlak ve vicdan yoktu. Milyonlar köleleştirildi ve sosyalizm adına tam bir cehennem kuruldu. Doğruyu, haklıyı, güzeli, bilimsel olanı bir tek Stalin biliyordu. Stalin’e uşak olmak bile zordu. En köpeksi uşaklık bile öldürülmeyeceğinin garantisi değildi. Çünkü Stalin’in ne yapacağını önceden kestirmek imkansızdı. Cellatların düşünme organının da beyin olduğu doğrudur, ancak cellatların beynini kafatasını açarak beyin uzmanlarının eline koysak bile, bu uzmanların bize bilimsel olarak yardımcı olmaları imkansız gözükmektedir.

Stalin’in insan onuruna ve insan zekasına yönelik tecavüzü çok ağırdı. Stalin eğitimsiz eski bir papaz okulu öğrencisiydi. Stalin Ekim Devrimi öncesinde parti kongrelerinde teorik konuşmalar yapmak istediğinde delegeler tarafından her seferinde alaya alındı. Ancak iktidarı ele geçirmekle beraber Stalin dünyanın en büyük sosyal bilimcisi, teorisyeni ve filozofu oldu. Stalin’in muarızlarını eleştirirken en çok kullandığı söz “taş kafalı” sözü idi. Stalin yalnızca toplu katliam, sürgün, işkence ve Moskova Yargılanmalarıyla ilgilenmedi. Stalin aynı zamanda çok önemli bilimsel açıklamalar yaptı. Bu bilimsel açıklamalar her seferince çılgınca alkışlarla karşılandı. Bu ayır edici bir ekoldür. Hitler’in Kavgam’ı, Mao’nun Kızıl Kitabı, Enver Hoca’nın Emperyalizm ve Devrim’i, Saddam Hüseyin’in toplu eserleri bu neviden eserlerdir. Bunlar rakipsiz ve solo eserlerdir. Birine sahip olmanız halinde diğerlerine, daha doğrusu başka hiç bir şeye ihtiyacınız yoktur. (Bu eserlerin topluca kağıt fabrikalarına gönderilmiş olması karşıdevrim güçlerinin geçici olan bir başarısıdır. Gerçek komünistlerin veya devrimcilerin zaferiyle birlikte her şey değişecektir. En azından Dersimliler arasında bu gibi hayallerle dolaşan pek çok insan vardır.)

İmha ve işkence kamplarının kurucusu Stalin aynı zamanda ayrıntıların adamıydı. En küçük bir adaletsizliğe izin vermediğini göstermek için şu hikayeyi aktarır: “Yaşlı bir köylü kadından tek keçisinin yerel yoldaşlar tarafından kolektifleştirildiğine dair bir mektup aldım. Olaya derhal müdahale ederek keçinin zavallı yaşlı kadına iade edilmesini sağladım.” Dolayısıyla bizden beklenen tüm terörü, katliamları ve işkenceleri unutup Stalin’i bir melek olarak kabul etmemizdir.

Stalin sayısız parti yöneticisini de ağır işkencelerden geçirdi, itirafa zorladı, onurlarıyla oynadı ve yıkılmış ve yalvaran bu insanları kurşuna dizdi. Bunlardan biri Lenin’in “partimizin parlayan yıldızı” olarak tanımladığı Buharin’di. Buharin sırf düşüncelerinden dolayı yani hiç bir örgütsel ilişkisi olmadan karşıdevrimin önderi ilan edildi. Sayısız itirafa zorlandı. Hatta öyle ki bu kadar çok itirafı savcı kalitatif olarak değil kantitatif olarak abartılı buldu ve bu yüzden Buharin’i azarladı. Savcıya göre insan yalnızca işlediği suçları itiraf etmeliymiş! (Bakınız, Mahkeme Tutanakları, Reports of court proceedings in the case of anti-soviet “bloc of rights and Trotskyities” People’s Commisariat of Justite of the USSR, s: 767-800, ). Yargılamanın en insanlık dışı özelliklerinden biri, Buharin’den içine düşürüldüğü durumun Stalinci rejimin övgüsüyle birleştirilmiş mantıki bir izahını yapmasını istemekti. Çünkü Stalin ve cellatları bu gibi bir izahatı yapacak kadar bir entelektüel kapasiteye sahip değillerdi. Buharin gerçekten tüm birikimini ve zekasını cellatlarını tatmin etmek için kullanmak mecburiyetinde bırakıldı. Moskova Yargılamalarının tutanaklarını okuduğumda İstanbul Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılanmanın bile ne kadar şanslı sayılabileceğini gördüm.

Türkiye’de sağcılar da demokrasi istemiyorlar. Türkiye’de demokrasi toplumsal-siyasal bir talep haline gelmedi. Türkiye’deki terör rejimiyle seçmenin büyük çoğunluğunun politik kültürü arasında bir uyum varmış gibi bir durum arz ediyor. AB baskısıyla gerçekleşen reformlar çok yüzeysel kalacak ve Türkiye demokrasi düşmanlarının egemenliğinden çıkmayacak. TÜSİAD Türkiye’nin Avrupalı bir devlet olmasını isteyen tek kuruluş oldu. Radikal Türk solcuları “Türkiye’yi AB’nin sömürgesi yapmayız” diyerek anti-AB gösteriler yaptılar. Türkiye’de şiddet ortamının bitmesini istemeyen sağcılar ve solcular bir noktada birleşiyorlar. Bir tarafın varlık nedeni diğer tarafın varlığıdır.

Sonuç olarak Türk solu demokrasiyi, hümanizmi ve insan haklarını savunmamaktadır. Normallikten son derece uzak politik koşulların reformcu tarzda ortadan kaldırılması kimseyi ilgilendirmemektedir. Herkes kanlı bir proje yapmakla meşguldür.

Mainstream Türk toplumundan ve Türk sağcısından bir şey beklemiyoruz. Ancak işin tuhaf yanı Dersimlilerin etnik-kültürel özgürlük istemeye çalışırken bile ilk etapta demokrasiye ve insan haklarına saygısı olmayan marjinal sol gruplarla muhatap olmak zorunda bırakılmasıdır. Bu düşüncedeki insanlar hangi ülkede politik olarak ciddiye alınıyorlar veya varlıklarıyla ciddi bir tehdit oluşturuyorlar? Bir-iki Latin Amerika ülkesi hariç hiç bir yerde... Bu çok acayip bir durumdur. Dersim nasıl proletarya diktatörlüğünün ve komünizmin son kalesi haline geldi? Dersim bir sanayi şehri olmadığı ve hatta artık gerçek kimliği ile var olmadığı halde, nasıl son devrimcilerin biricik ilgi odağı haline geldi? Dersim neden bu denli bir önem kazandı? Dersim’in devrimciliği askeri, siyasi, ekonomik ve politik olarak kaç para eder? Türk kolluk kuvvetleri bile Dersim seçmenleri arasında çoğunluğu elde etmiş. Dersim’in toplam nüfusu 80 bin civarında. Tümü bir kızıl öndere biat etse ne olacak? Bu insanlar öncelikle

neden projelerini ve felsefelerini bize kabul ettirmek istiyorlar? Bu insanlar neden diğer şehirlere hitap edemiyorlar? Bu insanlar bizden ne istiyorlar?

Not: Bu yazı12 Haziran 2005 tarihinde yazılmıştır.