• 23.06.2021 09:22
  • (162)

Bir haber ile ilgili bir açıklama okuduğumda normal olarak bir "aydınlanma" yaşamak isterim ama bizim memlekette açıklamalar, kafamdaki soruları daha da karmaşık hale getirmekten başka bir işe yaramıyorlar.

Bazıları gibi dünyanın kendi etrafımda döndüğünü zannediyor olsaydım bunun bana karşı düzenlenmiş komplolar serisinin bir parçası olduğunu bile düşünürdüm.

Sezgin Baran Korkmaz'ın "alacak silme" meselesindeki öznelerden biri olan Kıraça Holding'in patronu İnan Kıraç, Sözcü'de Deniz Zeyrek'in sorularını yanıtladı.

İnan Kıraç şunu söylüyor:

"Ben şirketlerimi ayakta tutmak zorundaydım, geri almak için hukuki yollara başvurduk. Onlar bize alacak davası açarken biz de Silcolux'un satışı konusunda dava açtık. Hukuki sürecin sonunda 6 milyon dolar karşılığında hisselerimizi geri aldık."

Bu açıklama şimdi sizin de kafanızı karıştırmış olmalı, onun için en başından başlayarak, günümüze kadar yaşananları tane tane anlatacağım.

İnan Kıraç, Jan ve Jack Nahum kardeşler ile ortak iken 2017 yılında anlaşmazlığa düştüler. Karşılıklı alacak davalarının açıldığı bir süreç böyle başladı.

Eylül 2020'de ortaklar arasındaki anlaşmazlık yeni bir boyut kazandı.

Nahum kardeşlerin Lüksemburg merkezli yatırım şirketi Silcolux, Sezgin Baran Korkmaz tarafından 78 milyon dolar bedelle satın alındı ve böylece Korkmaz, Kıraç ile ortak hale geldi.

Silcolux, Kıraça Holding'in yüzde 45'ine, Karsan'ın ise yüzde 28,56'sına sahipti.

Bunun üzerine Korkmaz ile Kıraç arasında bir dizi pazarlık yaşandığı duyuldu.

Kıraç, Silcolux'u satın alarak Korkmaz'ın işlerine burnunu sokmasını önlemek istiyordu.

Bunu niye istediğini de Korkmaz hakkında ABD'de açılan davalardan anlayabiliyoruz.

Korkmaz ile Kıraç fiyatta anlaşamadılar.

Kıraç 40 milyon dolar öneriyor, Korkmaz 80 milyon dolar istiyordu. Bu bilgileri o günlerde iş dünyasında dolaşan söylentilerden edinmiştik.

Anlaşma olasılığı ortadan kalkınca Korkmaz, Silcolux'ün geçmiş alacaklarını öne sürerek alacak davası açtı. İddiasına göre bu alacakların toplamı 45 milyon doları buluyordu.

Bugün sözü edilen "45 milyon doları, Süleyman Soylu baskı yaparak sildirdi" iddiası bu alacak davasından kaynaklanıyor.

Bundan sonrası Sezgin Baran Korkmaz'ın önce kara para soruşturmasına tabi tutulması, sonra soruşturmanın olmayan bir MASAK raporu ileri sürülerek sona erdirilmesi, ardından tekrar soruşturma altına girmesi ve Bakan'ın uyarısıyla Türkiye'yi terk etmek zorunda kalması şeklinde gelişiyor. (Bu sürecin nasıl geliştiğiyle ilgili olarak dün yayımlanan yazımı okumadıysanız, buradan ulaşabilirsiniz.)

Şimdi İnan Kıraç'ın açıklamasına dönebiliriz.

İnan Kıraç, Silcolux'ü 6 milyon dolara satın aldığını açıklıyor. Bugün konuşulan "40 – 54 milyonun ABD Doları değil, bu 6 milyon dolar karşılığı TL olduğunu" söylüyor.

Yani Kıraç, Kıraça Holding'in yüzde 45'ini ve Karsan'ın yüzde 28,56'sını sahip olan bir şirketi 6 milyon dolara satın almış bulunuyor ki böyle bir ticarete ancak şapka çıkartır, helal olsun derim!

Karsan'ın bugünkü İMKB değeri 3 milyar liranın, yani 350 milyon doların üstünde.

Borsa fiyatları üzerinden değeri 350 milyon dolar olan bir şirketin yüzde 28,6'sına sahip bir şirket 6 milyon dolara satılıyorsa, ana şirketin gerçek değeri hangisidir? Bu 6 milyona Kıraça Holding'in yüzde 45'i de dahil bu arada!

İnan Kıraç'ın açıklamasını, aksi kanıtlanana kadar doğru kabul etmemiz gerekir.

Ama bu fiyat meselesi de ister istemez kafaları karıştırıyor.

"Kim iyi tüccar" sorusunun yanıtı Korkmaz olamıyor bu durumda: Nasıl bir iş adamı 78 milyon dolara aldığı bir şirketi 6 milyon dolara satar?

Burada başka mide bulandırıcı sorular da çıkıyor ortaya:

Acaba 78 milyon dolara satıldığı ileri sürülen Silcolux şirketi 6 milyon doların altında bir fiyatla mı Korkmaz'a geçmişti?

Nahum kardeşler, anlaşmazlığa düştükleri Kıraç'ı zor durumda bırakmak için mi şirketlerini Korkmaz'a sattılar ve değeri kasten yüksek gösterdiler?

Kimin sattığı fiyat gerçek fiyat?

Yakında öğreniriz.

Not: Sezgin Baran Korkmaz'ın sergüzeşti ile ilgili en ayrıntılı haber öyküsünü Ahmet Şık11 Ocak 2021 günü T24'te yazmıştı. O günlerde dikkatinizden kaçmış olabilir. Bağımsız gazeteciliğin önemini bir kez daha hatırlamanızı sağlayacak, polisiye öykü tadındaki bu yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

* * *

Güçler ayrılığı olmayınca

Kahramanları arasında bir İçişleri Bakanı, bir savcı, bir hakim, çok sayıda polis, bir iş adamı, suç işlenerek elde edilmiş parayı aklama suçlamasıyla kırmızı bültenle aranan bir suçlu olan bir skandal iddiası, kurumları normal olarak işleyen bir ülkede yaşanmazdı.

Kuşkusuz ki bu tür alengirli işler dünyanın her yerinde olabiliyor.

Bu son olayda tanıklık ettiğimiz gibi bir Mormon tarikatının liderleri, iki TC vatandaşını da yanlarına alarak ABD hükümetini yüz milyonlarca dolar dolandırmakla kalmamışlar, elde ettikleri kara parayı Türkiye'ye park etmek için kanallar bile bulmuşlar.

Ancak ABD kurumları hâlâ görevlerini yapıyorlar belli ki.

Dolandırıcılar yakalanmış, suçlarını itiraf etmişler, işbirlikçileri nerede olursa olsunlar takip edilmiş ve Sezgin Baran Korkmaz'ı Avusturya'da enselemişler.

Ancak Türkiye'de bir şey olmuyor.

Bakan, savcı, hakim, polis kafa kafaya veriyor ve bir devleti ayakta tutan kurumları da kullanarak tuhaf işler çeviriyorlar.

Bir devleti ayakta tutması gereken kurumların artık kendileri bile ayakta değiller; bu olayları sıradan, yetkisiz vatandaşlar gibi seyretmekle yetiniyorlar.

Seyrediyorlar çünkü bu rejimde onlara düşen görev seyircilikten ibaret!

Rejim kendisini tehlikede hissettiği zaman bu mekanizmaları kullanıyor, harekete geçiriyor ama onun dışında gözlerine far tutulmuş tavşan gibiler.

Onun için bir emirle, beraat ile sonuçlanmış davaları bozup, torba davalar icat edebiliyorlar ama herkesin gözünün önündeki yolsuzlukları bizler gibi seyrediyorlar.

Rejimin güçler ayrılığını yok etmesinin, yargıyı yürütmenin memuru haline sokmasının nedeni bu.

Şu son olaylar sırasında yargının takındığı tavır, güçler ayrılığının önemini anlatmak için yazılacak bin sayfalık kitaptan daha çok şey anlatıyor.

Bu vesileyle bu konuya ilgi duyan okuyuculara bir de kitap önerim var.

Taha Akyol'un "Kuvvetler Ayrılığı Olmayınca" isimli kitabı, Türkiye'nin talihsiz güçler ayrılığı serüveninin dünü üzerinden bugünü anlamamızı kolaylaştırıyor.