• 3.05.2021 06:43
  • (169)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, kapanma günlerini "en kötü ihtimalle Türkiye'de geçireceğini" açıklamasından iki saat sonra Çalışma Bakanı'nın "1 Mayıs, Mayıs ancak özgürlüğün olduğu yerde kutlanır; özgürlüğün olmadığı ülkelerde, kapalı toplumlarda, kapalı rejimlerde 1 Mayıs kutlanmaz" demesi ilahi bir tesadüf olmalı.

Bakan, belli ki başına neyin gelebileceğini düşünmeyen, açık sözlü bir karakter.

Bundan önce 1 Mayıs'ları kutlayabileceğini sanarak sokağa çıkan ve bayramı polis copu – biber gazı eşliğinde kutlayan işçi sendikalarının merkezinde bunu söylemiş olması, çok anlamlı.

Ve ondan sonrası da adeta bir çorap söküğü gibi gelişti:

Tam kapanma ile ibraz süresinin son günü 30 Nisan ile 31 Mayıs arasına denk gelen çeklerin 1 Haziran'dan sonraya ertelenmesi ile ilgili bir kanun Meclis'te oylanıp, kabul edildi.

Karşılığı olan çeklerin bile ödenmesini engelleyen bu kanun piyasayı kilitleyince de Ticaret Bakanlığı, hesapta karşılığı bulunan çeklerin ödenmesi için tebliğ yayımladı.

Böylece Türkiye, TBMM'de kabul edilip, yayımlanan bir kanunun uygulanmasının, bir idari tebliğ yayımlayarak önlenebildiğine tanık oldu.

Türk tipi başkanlık sistemi deyim yerindeyse "doymak bilmiyordu".

Nitekim, bu kez İçişleri Bakanlığı, Anayasal bir hakkın kullanımını bir genelgeyle önlemeye kalktı.

"Kişisel verilerin korunması kanununu uyguluyoruz" bahanesinin ardına saklanarak, vatandaşa kötü muamele eden, Anayasal hakların kullanımını şiddete başvurarak önlemeye kalkışan kamu görevlileri için bir kalkan oluşturma peşinde bir işlemdi bu.

Türkiye'yi yaşanabilecek ülkeler arasında "en kötü ihtimal" hâline getiren şeylerin kısa bir özetini iki gün içinde yaşadık.

Düşündüm ki, Erdoğan, yaşayabileceği ülkeler içinden "en iyi ihtimali seçerse" hepimiz için en iyi çözümü de bulmuş olacak!

* * *

Tek adam yönetiminin sonucu

"Aşı tedarikinde ben herhangi bir sıkıntı yaşayacağımızı kabul etmiyorum. Şu anda bir defa elimizde zaten aşımız var, yeteri derecede var. Sayın Putin ile yapacağımız görüşmeden de bu işle ilgili çok ciddi bir miktarda Sputnik aşısı inşallah Rusya'dan gelecek. Bu arada Biontech Almanya'dan onun verilmiş sözü var, o da inşallah gelecek. Bazı ihtimaller diyorum çünkü görüşmeyi henüz yapmadım ama (Çin Devlet Başkanı) Şi Cinping ile de bizim önümüzdeki ayın ilk yarısında bu konuyla ilgili bir görüşmemiz olacak. Oradan da tekrar ciddi bir miktarda aşının gelmesiyle zaten bu sayıyı yakalamış olacağız. Yani ben inşallah fevkalade bir durum olacağına inanmıyorum. Yerli aşıda da üniversiteler, bazı ilaç firmaları yoğun bir çalışma içerisinde. Yani bana öyle geliyor ki onların bana verdikleri söze dayanarak konuşuyorum, eylül-ekim gibi onların üretime geçeceğine inanıyorum. Üniversitelerimizin Erciyes gibi, aynı şekilde Ankara'daki üniversitelerimiz onların çalışmaları var ve büyük ihtimalle eylül-ekim gibi oralardan da inşallah aşılarımız üretime geçmiş olacak."

Bu sözler Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a ait.

Bu kadarcık bir konuşmada bile dört kez "inşallah" dediğini de dikkate alacak olursak, sözleri "geleceğe ait beklentileri" ifade ediyor.

Bugüne ait tek sözü şu: "Şu anda bir defa elimizde aşımız var!"

Tabii aşı "var" denilince "var olan" bir şey değil.

Aşının olmadığını bizzat Sağlık Bakanı açıkladı, Çin'den aşı gelmiyor, Biontech aşısının tedarikinde de sorunlar var.

Yani Cumhurbaşkanı'nın konuşmasının bugüne ait bölümü gerçeği yansıtmıyor.

Diğer bölüm de "inşallah" sözünden de kolayca çıkarabileceğimiz gibi temennilerden ibaret!

Şi Cinping ile önümüzdeki ayın ilk yarısında görüşüp, rica edecek ki Çin'e ısmarlanan aşılar gelsin.

Demek ki Uygur'lara yapılanlara sesini çıkarmadan beklemek tek başına işe yaramamış. Kim bilir Çin Devlet Başkanı'nı ikna etmek için acaba daha ne tür tavizler vermesi gerekecek?

"Sayın Putin" ile görüşme yapacak ki Sputnik aşısı inşallah gelsin.

Oysa daha geçen gün açıklanmamış mıydı, 50 milyon doz Sputnik aşısının tedariki ve ileride de aşının Türkiye'de üretileceği?

İşte Sağlık Bakanı'nın sözleri: "Türkiye, Sputnik V aşısından 6 ay içinde 50 milyon doz almak için anlaşma imzaladı."

Sözleşme gerçekten imzalandıysa "Sayın Putin" ile görüşmek niye gerekiyor, anlayamadım.

Dün baktım, ikinci doz aşı olan TC vatandaşlarının sayısı Sağlık Bakanlığı'nın bilgilendirme sitesinde 9 milyon 214 bin 977 kişiydi.

Yani nüfusumuzun ancak yüzde 12'sine yakını aşılanmış durumda.

Türkiye'de yaşayan Suriyelilerin de aşılanmaları gerektiğine göre ülkemizde aşılananların oranı yüzde 10'un da altına düşüyor.

Bu skorla yarışabildiğimiz ülkeler Endonezya, Bangladeş, Peru gibi ülkeler.

Bu açık başarısızlığın sorumlusu tek adam yönetiminden başka bir şey de değil.

Aşı siparişinde gecikilmesinin nedeni de bu, parasal ilişkilerini şeffaf olarak yürütmek zorunda olan Batılı şirketlerin aşılarına yüz verilmemesinin nedeni de bu.

Ve dünyaya baktığımızda gördüğümüz de Türkiye'deki başarısızlığın temel nedeni ile aynı.

Otoriter tek adam yönetimleri, Covid-19 ile mücadelede açık ara başarısızlar.

İşte Hindistan'ın, Brezilya'nın durumu.

Türkiye'de de olup biten bundan ibarettir.

* * *

Belediyelere bak, geleceği tahmin et

Devlet Memurları Disiplin Yönetmeliği değişti ve bundan sonra Cumhurbaşkanı, tüm memurların disiplin amiri olacak.

Biliyorsunuz kendisi bir tür Superman sayılır, devleti yönetmekle kalmaz, günde iki kere de nutuk atar; onun için bu yetkiyi de kullanması onun için çocuk oyuncağı olmalı.

Yönetmelikteki ilginç değişiklik şu: Büyükşehir belediye başkanlıklarında kurulacak yüksek disiplin kurulları, artık belediye encümenlerinden oluşturulmayacak. Bu görevi İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu yerine getirecek.

Yani bir kez daha "yerel milli irade"nin yetkileri, merkezi hükümete devrolmuş bulunuyor.

İçişleri Bakanlığı'nın, büyükşehir belediyeleri tarafından hazırlanan yolsuzluk dosyalarını işleme koydurmadığını hatırlayalım.

Özellikle İstanbul ve Ankara kaynaklı yolsuzluk dosyaları, merkezi hükümet tarafından sümen altına itiliyor, soruşturmalar engelleniyor.

Bu da yetmiyor, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin suç duyuruları ile ilgili haberlere erişim engeli getirildiğini duyuran haberlere bile erişim engeli getiriliyor.

Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'ın ortaya çıkardıkları yolsuzluk dosyalarının engellenmesinin ardından bu yönetmelik değişikliğinin de aynı amacı taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Büyükşehir belediye seçimlerini kaybetmemiş olsalardı, bu yönetmelik değişikliğine de ihtiyaç duymayacaklardı.

Belediyelerde ortaya çıkarılan ancak soruşturulması iktidarca engellenen dosyaların büyüklüğüne bakıp, bir de genel seçimi kaybettiklerinde ortalığa neler çıkabileceğini düşünün artık!