AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir derneğin yönetim kurulu üyelerine yaptığı konuşmada Batı'daki İslam düşmanlığına dikkati çekerken şunu söyledi:

"Uğur Şahin ve Özlem Türeci'nin başarısı, fırsat verilmesi halinde neler yapabileceğini açıkça göstermiştir. Son dönemde vahim boyutlara ulaşan İslam düşmanlığı ve yabancı karşıtlığı bu hazımsızlığı tezahürlerinden biridir. İslam düşmanlığı batılı siyasetçilerin başarısızlığı örtmek için kullandıkları yöntem olmuştur."

AKP Genel Başkanı'nın bu üç cümleyi birbiri ardına söylüyor, aynı paragraf içinde yazılmış.

Bu sözlerden anlıyoruz ki fırsat verilirse Müslümanlar da büyük icatlar yapabiliyorlar!

İkinci ve üçüncü cümlenin neden birinci cümlenin arkasına takıldığı belli değil.

İslam düşmanlığı ile Federal Almanya'daki iki Türk göçmenin başarısı arasında nasıl bir ilişki var, anlaşılmıyor.

Öte yandan Türeci ve Şahin gibi bilim insanlarının buluşları ile hangi dine inandıkları arasında da esasen bir ilişki kurabilmek mümkün olmadığı gibi inançlarını da bilmemize olanak yok.

Türk oldukları için Müslüman olduklarını varsayıyor olmalı, ama kim bilir?

Öte yandan kendisine asıl şu iki soruyu sormalı:

1 – Türeci ve Şahin gibi bilim insanlarına araştırmaları için fırsat verenler kimler?

2 – Türeci ve Şahin gibi bilim insanları niye bu tür fırsatları kendi ülkelerinde bulamıyorlar?

Niye mesela günümüzde Covid-19'a karşı geliştirilen aşıların bir teki bile Müslüman ülkelerde bulunamadı?

Bulunamadı çünkü İslam ülkeleri, başarısızlıklarını din örtüsünün altına gizleyen yöneticilerin elinde.

Hemen hiçbirinde bilimin gelişmesine olanak verecek üniversite ortamı yok.

Onun için Covid-19 aşısı oralarda geliştirilirken, bizim ülkemiz gibi Müslüman memleketler, Cüppeli Ahmet Hoca'nın Covid-19 duası ile yetinmek zorunda kalıyor. (Belki dikkatinizden kaçmıştır: İlahiyatçı Sait Çamlıca, Cübbeli Ahmet Hoca'nın Koronavirüs'e karşı kitabında yazdığı bir duayı önermesine tepki gösterdiği için açılan davada 1300 lira para cezasına mahkûm edildi.)

Uğur Şahin ve Özlem Türeci

* * *

Algıyı yaratan sebepleri düşünün

İtalya Başbakanı Mario Draghi, AB liderlerinin Ankara ziyareti sırasında yaşanan koltuk skandalı ile ilgili bir soruyu yanıtlarken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a "diktatör" dedi.

Draghi, daha sonra skandalın AB liderleri arasındaki bir kayıkçı kavgasından kaynaklandığını öğrenince arayıp, Erdoğan'dan özür diledi mi bilmiyorum.

Olaylar hakkında tam bilgi sahibi olmayan siyasetçilerin ayaküstü yorum yapmaları her zaman "dilim, kafama giydirir kilim" sonucunu yaratır.

İnanmayan, Türkiye'de politikayı takip edenlere sorsun.

İtalya Başbakanı, Erdoğan'a "diktatör" deyince, bizim yetkililerimiz de bayramlık ağızlarını açtılar.

AKP'li yetkililerin genel olarak bir adab – ı muaşeret sorunu yaşadıklarını bizler biliyorduk, İtalyanlar da öğrenmiş oldular.

Şimdi merak ettiğim konu bu: Bir çapsız İtalyan politikacı ile ağzı bozuk birkaç Türk yetkili yüzünden, Türkiye, AB'deki en sadık müttefikini kaybedecek mi, etmeyecek mi?

Bunu da zaman içinde göreceğiz.

Ancak altını çizmemiz gereken konu, Draghi'nin sözlerinin aslında Batıda, Erdoğan ile ilgili olarak giderek kabul gören bir kanaat olmaya başlaması.

Sözünü ölçüp biçme alışkanlığı olmayanların kolayca bu sıfatı kullanır hale gelmesinde elbette Batı medyasının da rolü var. Onlar da bu tanımlamayı kolayca kullanabiliyorlar.

Ve bu kuşkusuz ki Türkiye için de Erdoğan için de olumlu bir tablo sayılmamalı.

Ben bu tür sıfatların ölçüp biçmeden kolayca kullanılıvermesinin, kavramların içini boşaltma tehlikesi yarattığını düşünürüm.

Bu kavramların içi boşalırsa, bunlarla mücadele de o oranda güçleşir, buna inanırım.

Türkiye'de yaşamakta olduğumuz sorun demokrasiden hızla uzaklaşıyor olmaktır ancak bunu getirip Erdoğan'ın "artık diktatör olduğu" sonucuna bağlayamayız.

Türkiye'de iyi kötü hak arama yolları açık, iyi kötü muhalefetin söz söyleme olanağı var, seçimle gelen yöneticinin seçimle gitmesi önemli bir demokratik gelenek.

Haksız tutuklamalar, delilsiz mesnetsiz suçlamalarla uzun süre hapiste tutulan politikacı ve insan hakları savunucuları, kapatılmak istemen siyasi partiler, CHP afişlerinde olduğu gibi savcılar marifetiyle engellenmek istenen siyasi faaliyet, seçilmiş belediye başkanlarının yerine devlet memurlarını tayin etmek gibi uygulamalar demokrasiden hızla uzaklaştığımızı gösteriyor.

"Diktatör" sözünü duyunca çok sinirlenenlerin bunları da akıllarında tutmalarında yarar var.

Çünkü bunlar, normal bir demokraside olabilecek şeyler değildir.

Batılının dilindeki o kelimeye kızmadan önce, bu algıya nelerin yol açtığını düşünmek daha doğru olur.

* * *

Domatesin çekirdeği!

Memleketin nasıl bir açık hava tımarhanesine dönüştürüldüğünün son örneğini Migros'un pembe domatesleri olayı ile yaşadık.

Her pakette birer tane olacak şekilde ambalajlanmış pembe domateslerin Migros'ta satıldığı ile ilgili görüntüler, sosyal medyada yayılınca tımarhanemiz her zamanki gibi ikiye bölündü.

Bir grup Migros'un bu hareketiyle "algı operasyonu çektiğini", Türkiye'nin pahalı bir ülke olduğu kanaatini yaymaya çalıştığını iddia ederken; diğer grup "görüyorsunuz, eskiden bu domatesleri kasayla alırdık, şimdi taneyle zor alıyoruz" tezini savunuyordu.

Buraya kadar olan, en azından bu ülke için normal.

İki deli saçması fikir çatışıyor ama bu saçma fikirlerin çatışmasından hakikatin kıvılcımı da çıkmıyor!

Normal olmayanı Migros'un bu durum ile ilgili olarak açıklama yapma ihtiyacı hissetmesi:

"İlgili ürün özellikli Pembe Domates olup, imhaların önlenmesi ve pandemi sürecinde hijyenik amaçlı yapılmış olsa da uygulama hatalı olmuş. Gerekli düzeltmeyi yapıyoruz. Geri bildiriminiz ve hassasiyetiniz için teşekkür ederiz."

Bu ürün, esasen taneyle değil, kiloyla satılıyor.

Paketlerde bir tane de olsa, isteyen beş kilo alıp, evine götürebilir.

Paketlerin küçülmesi, tıpkı Batı'da olduğu gibi Türkiye'de de modern kentli yaşamın bir gereği.

TÜİK verilerine göre Türkiye'de, evde tek başına yaşayanlarımız 2012'de nüfusun yüzde 8,6'sı iken 2019'da yüzde 16,9'una çıktı.

2012'de bu 6 milyon 360 bin kişi demekti. 2019'da bu rakam yaklaşık 14 milyon kişi anlamına geliyor.

Yani paketlerin küçülmesinin algı operasyonu ile de, muhalefet için bahane aramakla da, mağaza görevlilerinin hatalarıyla da bir ilişkisi yok aslında.

On sene önce marketlerde hazır yemek reyonlarında iki üç değişik cins konserveden başka bir şey olmazdı, şimdi mercimek çorbası bile kavanozda satılıyor.

Migros'un hangi endişelerle bu açıklamayı yapmak zorunda hissettiğini gayet iyi anlıyorum.

Bu da "yeni Türkiye" gerçeği işte! Korku dağları bekliyor çünkü.

Kim domatesleri teker teker paketledi diye ülke ekonomisine karşı darbe girişimi suçlamasıyla yargılanmak ister ki?