• 28.01.2022 13:35

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun önceki gece açıkladığı belge, Türkiye'nin "davet usulü ihaleler yoluyla nasıl soyulduğunu" hepimize bir kez daha gösterdi.

15 şirketin katıldığı açık ihaleyle 3 milyar 198 milyon 743 bin 127 liraya yapılabilecek bir demiryolu projesi, iki yıl dört ay sonra "davet usulüyle" yapılan bir ihaleyle 9 milyar 449 milyon 995 bin 834 liraya Saray'ın gözde müteahhitlerinden birine verilmiş.

Tek bir ihale ile ortaya çıkan avanta 6 milyar lira!

İhaleyi Kalyon İnşaat kazanmış.

Daha sonra da şirketin açıklamasına göre bu tür bütün işlerde adet olduğu üzere bazı vergi olanakları sağlanmış.

İki ihale arasında geçen süre 2 yıl 4 ay ve bu süre, işin maliyetinin bu denli artması için anlamlı bir süre değil.

Tamam, yapılacak işin bazı kalemleri dövizdeki yükselmeye karşı hassas olabilir ama o günlerde döviz fiyatlarındaki artış toplam maliyetin üç katı artmasını anlamlı kılacak kadar değil.

Şirketlere sağlandığını zannettiğimiz bu tür avantalar, aslında o şirketlere sağlanmamıştır.

Şirket aradaki farkı, kendisine gösterilen yere aktaracağı için kendisine o fark verilmiştir.

Şirketin güvenilir olması gereklidir zaten onun için Türkiye'deki bu tür büyük ihaleleri sadece belli şirketler kazanabiliyor.

Aradaki fark bazı kamu yöneticilerinin cebi ile siyasetin finansmanı arasında paylaştırılmıştır.

Burada "siyasetin finansmanı" derken, yandaş medya havuzlarının doldurulmasından tutun, bazı vakıflar marifetiyle oy satın alınmasına, makarna – kömür dağıtımına kadar bir dizi harcamayı kastediyorum.

"Bazı kamu yöneticilerinin cebi" derken hangi yöneticileri kastettiğimi isim isim yazamam çünkü bilmiyorum.

Çocukları ani bir şekilde zihin açıklığına kavuşan, eşlerinin kollarında aniden Hermesler, Chaneller beliren, en üst düzey kamu yöneticisinin bir yıllık maaşıyla bile alınamayacak saatleri takmaya başlayanlar kimlerse, para onların arasında paylaştırılmıştır.

Dünya Bankası verilerine göre dünyada kamu ihalelerinden en çok pay alan 10 şirketten beşinin Türk müteahhitlik şirketleri olması tesadüf değil.

En gözde beş şirketin son beş yılda aldığı ihale tutarı 161 milyar lira.

Ve Kılıçdaroğlu'nun verdiği örnekten de gördüğümüz gibi avantalar "yüzde 5 – 10" gibi küçük rakamlardan da oluşmuyor.

Siz hâlâ Türkiye'nin en zenginlerinin Koç ve Sabancı ailesi olduğunu düşünmeye devam edebilirsiniz elbette.

Gerçek zenginler sıralamasını iktidar değiştiğinde öğreneceğiz çünkü.

* * *

Bir ayda 56 milyon lira kazandılar

"Yaşayan en büyük iktisatçı" Recep Tayyip Erdoğan'ın yönettiği ülkenin Merkez Bankası, 29 Aralık 2021 günü vadeli döviz satış ihalesi yapmıştı.

O gün bir ay vadeli ihaleye 74 milyon dolar teklif gelirken, ortalama fiyat 12,74 TL olarak belirlenmişti.

Yani Erdoğan'ın Merkez Bankası, 27 Ocak 2022 günü için 1 ABD Doları'nın 12 lira 74 kuruş olacağını öngörmüş, bu fiyattan döviz satmıştı.

Dikkatli okuyucular hatırlarlar, 3 Ocak günü bu ihale ile ilgili "Talih Kuşu" başlıklı bir yazı yazmıştım.

Bu satış hangi şirkete yapıldıysa, şirket Milli Piyango'nun yılbaşı ikramiyesinden fazla para kazanacak diye!

Nitekim aradan günler geçti ve dünkü tarih 27 Ocak 2022 idi.

Merkez Bankası'nın dün için ilan ettiği dolar satış fiyatı (forex) ise 13.5029 liraydı.

Aradaki fark 1 dolar için 0.7629 lira olmuştu.

Böylece bir ay önceki ihale ile 74 milyon dolar satın alan şirketin (ya da şirketlerin) kârı 56 milyon 454 bin 600 lira oldu.

Helal kazanç mıdır?

Evet, kuşkusuz ki helal paradır, akıllı tüccar hesabını Merkez Bankası'nı ve Türkiye'yi yönetenlere göre daha iyi yapmıştır.

Ancak unutmayınız ki bu para bizlerin cebinden çıktı.

Ülkeyi doğru düzgün yönetsinler diye seçtiğimiz kadro ve onların tayin ettiği adamların yönettiği Merkez Bankası 56 milyon 454 bin 600 liramızı batırdı.

Kendilerine "beceriksizlik madalyası" vereceğim ama korkarım madalyanın maliyeti bile bu kadar beceriksizlik için aşırı pahalı olur.

* * *

Mübarek Cuma Soruları – 21

Hakimler ve Savcılar Kurulu üyesi de olan Adalet Bakanı Yardımcısı, avukat Aslı Kazan hakkında suç duyurusunda bulundu ve Adalet Bakanlığı'nın soruşturma izni vermesi dahi beklenmeden dava açıldı.

Hani hukukta, "usul, esasa mukaddem"idi? (Usul, esastan önce gelir.)

Demek ki Bakan Yardımcısı'nın savcıyken yaptıkları değil, yaptıklarının duyurulması Türkiye'de adalet sistemine daha çok zarar veriyormuş.

"Şüyuu vukuundan beterdir" (duyulması, gerçekleşmesinden daha kötü) dedikleri bu olsa gerek.

Onun için ben bu tür netameli konulara girmem.

Ben, gerçekleşmesi, duyulmasından daha kötü olan konularla ilgili yazıyorum ki söz konusu Adalet Bakanı Yardımcısı ve HSK üyesi hakkında her cuma sorduğum bir soru da bunun örneğidir.

Kendisi, olmayan bir MASAK raporunu gerekçe göstererek, Sezgin Baran Korkmaz'ın mal varlığı üzerindeki tedbirin kaldırılmasını istedi, bir hakim de "şu raporu bir görelim bakalım" deme gereğini duymadan, savcıya çok güvendiği için belki, mal varlığı üzerindeki teminatı kaldırdı.

SBK'nın bu yolla 150 milyon dolara yakın bir varlığı kaçırdığı iddialarını da hatırlayalım.

Savcı ve hakim bunu neden yaptı, niye yaptı? Bu işe üç harfliler mi karıştı, başka müşevvikler de var mıydı?

Bu soruları aylardır soruyorum yanıt yok. Ama avukat Kazan, müvekkili Osman Kavala için yapılan haksızlıkları yazınca şikayet ve dava!

En azından meslektaşlarınıza karşı ayıp olmuyor mu?

Bu arada belirteyim, Aile Bakanı da geçen hafta sorduğum soruları yanıtlamaktan kaçındı.

Onu da bundan sonra Cuma sorularına eklemeye karar verdim.

Yazı bugün fazla uzadı, Mübarek Cuma Soruları için şu linke tıklayabilirsiniz.