• 18.05.2021 10:46
  • (970)
  • (1)

Bu benin Annem ZÜBEYDE hanım..

Artık yaşamıyor.

Bir anneyi bir makale ile  ifade etmek  şöyle dursun  bir kitapla anlatmak imkansız ama...Ben kısa anekdotlarla anne-oğul  arasında geçen aile   ilişkisinin  bütünsel kısa bir  özetini  geçeceğim.

Bir  insan kaç yaşında olursa olsun annesini kaybettiğinde yetim kalmış bir  çocuk gibi hissediyor ve hüngür hüngür ağlıyor.

İnsan annesinin ölümünü zor kabulleniyor.

Anneniz öldükten sonra artık  size herkes şartlı bir sevgi verecek buna hazırlıklı olun.

Anne karşılık beklemeden her şeyin veren, çocukları için yaşamını feda eden birisidir.

Annem 13 Mayıs 2021 Tarihinde Kırşehir’in Çiçekdağı İlçesine  bağlı  Beşikll Köyünde 87 yaşında,  kardeşim Hoca(Yusuf) nın evinde hayata gözlerini yumdu.

 Annem 1934 Yılında Kırşehir’in Karacaören Köyünde dünyaya gelmiş..

Kendi anlatımıyla Karacaören köyünde sülalesine  “Kürd’ün uşağı” derlermiş.. Nereden Kırşehir’e sürgün edildiklerini bilmezdi. Anne ve babasının Kürtçe bilmediklerini söylerdi.

Dedesi  Mehmet Çavuş  Ulusal Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’in çok yakınında   Çavuş olarak savaşır.

Hatta Atatürk’ün bir Mavzeri  Mehmet Çavuş’a  hediyesi olmuş.

Büyük dedem Mehmet Çavuş  torunu olan Anneme Atatürk’ün annesinin adı “Zübeyde” ismini  bu nedenle koymuş.

Annem adının hikayesini böyle anlatırdı. Adı ile de   hep övünürdü.

Annem iki erkek çocuğu dünyaya getirir  ama ikisi de bebek yaşta  ölür. Ben dünyaya gelince, büyük babası  Mehmet Çavuş yüz yaşına kadar yaşadığı için, uzun ömürlü yaşamam dileğiyle  adımı “Mehmet Çavuş” koyduklarını  söylerdi.

Sonra bir ölüm daha olur. Bu daha da hazin bir hikayedir. Annemi anlatırken yok sayamayacağım onun hicran bir yarasıdır. Ölen üçüncü çocuğunun kız olduğunu söyler, anlatırken gözleri dolar ve hüzünlenirdi.

Ölen bebeğinin adı  “Fadime”  imiş..

Annem Fadime’yi emzirmek için  yatağında  koynuna alır, yavrusunu  emzirirken  uykuya dalar ve çocuğun üstüne yatar... Annem  uyandığında çocuğun  ağzından ve  burnundan  kan gelmiş vaziyette  cansız bedeniyle karşılaşır.

Nasıl bir iş yorgunluğundan uykuya dalmışım  ki, yavrumun üstüne yatarak ölümüne neden oldum derdi.

Bu olay jandarmaya intikal eder.

Jandarma annemi sorgularken “nasıl öldürdün bebeğini” anlat  diye sorar?

Annem de  “o nasıl laf  Jandarma  anne çocuğunu öldürür mü” diye ağlayarak  cevap verir.

Jandarma da “bende öldürmediğinizi biliyorum   ama devlet  bana böyle sorduruyor”  der.

Annemin böyle kanayan ve kabuk bağlamayan bir yarası vardı  ve hep vicdan azabı duyardı.

Annem biz   erkek kardeşlere kimseye küfür etmememizi, küfürlü konuşmamızı, hiç kimse ile kavga etmemizi sık sık  tembihler...”Yalan söylemeyin, hırsızlık yapmayın gıybet te etmeyin” derdi.

Sizi arkadaşlarınızdan biri döver veya söverse bana  söyleyin ben onları annelerine şikayet ederim derdi. Kavgayı hiç sevmezdi.

Okur- yazar biri  değildi.

Ama cinsiyetinin bilincinde olan; imkanları ölçüsünde güzel giyinmeyi seven, en zor şartlarda  bakımlı olmaya  çalışan  bir kadındı.

Anneniz güzel  miydi  dediğinizi duyar gibiyim...

Kim annesine çirkin diye bilir ki...Herkesin annesi dünyanın en güzel kadınlarından biridir. Hem de kainat güzelidir. Hatta insanın annesi engelli olsa bile  insan annesine engelli diyemez.

Çok  uzun etek giyinmezdi annem,  giydiği eteği ve elbisesi diz kapağı seviyesinde olurdu. ”Eteğin altına pijama mı giyer kadın derdi...” Evin içinde fırsat buldukça başını açardı.

Düğün veya  bir yere gezmeye giderken eşarbı takar muska şeklinde eşarbını bağlar, kakülünü de öne çıkartırdı. Her bayramda kız kardeşlerimin, hem de   kendi eline kına vururdu.

İş yaparken  bir bürükle saçlarını  toplar kulakları dışarıda kalacak  şekilde bağlardı.. Bu saç toplama ve kapatma  modeline bizim oralarda kadınlar  “Keçik” derlerdi.

Bir de kadınlar iş yaparken şalvar  giyerlerdi. Bu kıyafetin adına Kırşehir kırsalında  şalvar demezler  “Tuman veya göçmen donu” derlerdi. Annem bu kıyafeti iş yaparken giyer ama, işi bitince de hemen çıkartırdı.

 Şimdi bunları anımsarken annemin davranışında, bir farkındalık yaratığını görüyorum.

Modern yaşama çok özenirdi.

Kız kardeşlerimi eleştirir iyi giyinmiyorlar, kilolular  bana hiç çekmemişler diye de sistem ederdi.

Erkek dediğin ‘A’ mintan giymeli  derdi. Bana ‘A’ mintana kravat taksan ne kadar yakışır diye,öneri de bulunurdu.

Lezzetli yemekler yapardı, unutamadığım yemeklerinden  beyaz lahana sarmasıdır.

Az ama sık yiyen,  çok bol  su içen bir alışkanlığa sahipti.. Çekirdeksiz sarı üzümle leblebiyi, bir de üzümü çok severdi. Elinden pet şişeyi hiç düşürmezdi.. Kız kardeşim Fatma anneme sınava girecek  öğrenci gibi elinde pet şişeyle dolaşıyor, diye takılırdı.

Otururken ayak ayak üstüne atarak otururdu.

Şehir hayatına çok büyük bir özlemi vardı, köy hayatını hiç mi hiç sevmezdi. Televizyon kanallarında hep müzik kanallarını seyrederdi.

Ömrünün son on iki yılını Kırşehir’de yaşadı.. Ama her yaşlı gibi sağlık sorunu yaşadığı için çok zevk almadı.”Şehire genç yaşta geleceksin Mehmet “ derdi.

Kırk beş yıldır  kronik astım hastasıydı.

Okur yazar olmamasına rağmen   cep telefonu kullanırdı.

Ben, gün aşırı annemi arardım erkek kardeşlerimle seslerimiz birbirine benziyor  olmalı ki..

Üçümüzün adını Memmet, Hoca ,Rifat diye sıra ile sayardı.

Ben sesimizi karıştırmaması için:

“Zübeyde hanımı aramıştım hatun anamla görüşebilir miyim”  dediğim de..

Memmet “Anan Gurban Sen misin” demesini artık hap özleyeceğim.

Kendisini eleştirmeden sohbetimiz sürerse bana  “Muska akıllım” derdi.

Eleştirdiğim zaman da “Allah Kezban’a(eşim için) Peygamber sabrı versin” senle nasıl geçiniyor diye  sistem ederdi.

Hoşuna gitmeyen bir sözü tekrarladığımda  ise ”hüs la Memmet hüs” derdi.

Her telefonda nasılsın anne diye sorduğumda sağlığından şikayetçi olurdu..

Anneciğim “ha bir defa da iyiyim şükür de”  dediğimde.. “İyiyim demekle iyi olunmuyor” der,sonra da hem sen nereden bileceksin benim hasta olmadığımı.. “Gövdemi sen mi taşıyorsun diye  esprili tepki gösterirdi.”

Bir de Annemle unutamadığım bir aşk sohbetim var.

Bir gün Ablam  annemin hastanede yattığını haber verdi.

Hemen kalkıp  İzmit’ten Kırşehir’e yola çıktım...

Giderken  otobüs Düzce’de mola verince annemin çok sevdiği bir şişe tütün kolanyası aldım.

Dört kişilik bir koğuşta  bir tek annem yatıyordu.. Ben de refakatçı kalıyordum. Gazete, dergi ve kitap okuyarak günümü geçiriyordum.

-Annem birden  Memmet dedi.

-Efendim anne, dedim.

-“Ula sen buraya gazete, kitap okumaya mı geldin, anana bakmaya ve sohbet etmeye mi?...”

“Sonra okursun, az konuşalım dedi.”

-Tamam dedim yalnız bir şartla sohbet ederim anne?

-“Ne şartıymış” dedi.

-“İlk aşkını bana anlatırsan ” dedim.

-“Sapıtma bunu nereden çıkarttın baban duyar da boşar beni ” dedi..

Uzandığı yatağından doğrularak şu yastığımı ‘dikelt’ dedi.

Anladım anlatacağını.. Baban duyar da  boşar  beni diyen annem kabak çiçeği  gibi açıldı ve başladı konuşmaya...Köyümüzde  Hamdi isminde bir çocuk vardı, onla bakışırdık.. Hamdi yatılı okuyordu yaz tatillerinde izinli  geldiği zaman bizim evin etrafında dolaşırdı.

Zübeyde bizim ineği arıyorum buralarda gördün mü diye sorar, kısa  konuşmalarımız olurdu.

Maksadı inek aramak değil beni görmek ve konuşmak ...  Bizim ev kayalığın üstünde ve hiç etrafında ot bitmez, inek niye gelsin buralara..

-Sordum:

-“ Sen de karşılık veriyor muydun?”

-“Vermesem evimizin etrafında dolaşır mı , onu görünce çok heyecanlanırdım ama belli etmezdim” demişti..

Sonra da devam etti:

Babanlar beni istemeye geldiklerini Hamdi duymuş.. Amcamın kızı ile haber göndermiş, söyle Zübeyde’ye  evlenmeyeceğim desin, ben okulu bitirince onunla evleneceğim, diye. Hamdiler  çok fakirlerdi babam vermez di beni ona.. Babanı gördüm yakışıklı birisi, birde Babanlar başlık parası olarak 30 koyun vereceklerini söyleyince, hemen babam ve amcalarım zenginler diye babana  beni verdiler.

-Anne evlendikten sonra  ilk gözağrın Hamdi ile hiç karşılaştın mı?

-Ankara’da kuyumculuk yapıyor... Ankara’ya babamlara gitmiştim Anama Hamdi’lere gidelim deyince , anam güldü..  Hamdi’nin evine gittik, Hamdi’nin karısı mutfakta bir şeyler hazırlarken, Hamdi’ye dedim ki hiç senin dengin değil,bu kötüyü niye  aldın dedim.

-Hamdi ne dedi?

-Sen gelin olunca ben de karşıma çıkanla evlendim başka ne yapabilirdim ki, dedi.Haklı ben de bir şey söyleyemedim.

-Yaşıyor mu Hamdi.?

-“Yaşıyor ama çok hastaymış böbrek yetmezliği varmış,  hiç çocuğu da  olmamış.”

Birden konuyu değiştirip duygusallaştı  “ben ölürsem kızları ziyaret et, gelemezsen telefonla ara  ve kardeşlerini bir araya  topla, yalnız bırakma onları” derken  başladı  ağlamaya...

Anne boş ver bunları  Hamdi’den bahset dediğimde.. ”Aman Memmet çürütme demesin mi” o kadar çok gülmüştüm ki gözlerim yaşarmıştı, şimdi yazarken de gülüyorum.

Ardından  insanın sevdiği başka evlendiği başka birisi oluyor dedi. Bana “sen de  Sabriye’yi  çok sevmiştin ama ayrıldınız. Kim sevdiğine kavuşmuş ve ömrünü sevdiği ile tamamlamış ki”,diyerek,  aşk sohbetine nokta koymuştu.

Annemin anlattıklarından aklımda kalan;komşumuz rahmetli Aniş teyze çocuklarına söz geçiremediğinde: ” Biz doğuruyoruz  Zibide ama  çocuklar   akıllarını başkalarından alıyorlar”  diye yakınırmış.

Artık Memmet “Anan Gurban Sen misin” sözünü duymayacağım ve  bu söz kulağımda  yankılanacak...

Anneciğim  huzur içinde uyu...

Vasiyetini yerine getimeye çalışacağım.

Seni toprağa verdikten sonra kardeşler olarak karar aldık...

Bizi dünyaya getirdiğin evde Hoca(Yusuf)nın evinde  her yıl Kurban bayramının üçüncü günü  bir araya geleceğiz.

Hem seni anacağız hem de kardeşler olarak hasret gidereceğiz.

Güle Güle Anneciğim...

Sana evlatların olarak minnettarız.

Gözün arkanda kalmasın.

 Huzur içinde uyu toprağın bol olsun.

İnsanda oluşan  ölüm korkusunu doğum yeniyor.

Yeter ki ölüm sıralı gelsin  yaşlılar gençleri değil, gençler yaşlıları toprağa versin.

Hayat dediğimiz de  tezatlarıyla yaşanan ve ölümle sonuçlanan bir oyunun adı  değil mi?

Anneciğim seni çok çok   özleyeceğim.