• 28.06.2021 07:05
  • (175)

1 Temmuz’dan itibaren pandemi yasakları kalkıyor, ancak gece saat 24’ten sonra müzik yasağı devam edecek. Geçtiğimiz hafta kabine toplantısı sonrasında müzik yasağının önemini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Kusura bakmasınlar. Gece kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yoktur" sözleri toplumda farklı tartışmalara yol açtı.

Herhangi bir ideolojik yaklaşımla değerlendirilmese bile, en yalın haliyle “yasak” kavramı son derece problemli ve farklı önyargılara açık. Her ne kadar yasakta ideolojik bir niyet olmadığı söylense de, bizzat iktidarın turist göndermeleri için ülkelere ricada bulunduğu bir mevsimde eğer ‘müzik yasağı’ ilan ediliyorsa, doğal olarak insanlar burada ideolojik bir niyet ararlar. Sanki iktidar müzik yasağı ile “görsel ahlakımızı” korumaya çalışıyor…

Doğrusu böyle bir yasağın mantığı nedir anlamak mümkün değil. Müziğin desibelini belli bir saatten sonra ayarlamayı anlayabilirim, ama yasaklamanın hiçbir mantıklı izahı olamaz. Bu durumda elimizde bir tek seçenek var; spekülasyon yapmak… Mesela bu karar “Gece 24’ten itibaren müziği yasaklayalım ki insanlar daha fazla günaha girmesin” düşüncesinden kaynaklanmış olabilir mi? Belki de covid-19 virüsünün gece yarısından sonra müziğe karşı büyük bir zaafı vardır…

Hiç mantıklı ve gerçekçi olmamakla birlikte eğer spekülasyonlara inanıp bu yasağın gerekçesinin “günah” olduğu varsayımını kabul edecek olursak, mesele içinden çıkılmaz bir hal alır. Zira biliyoruz ki pek çok İslam ülkesindeki siyasetçilerin ve ‘İslamcı’ aydınların zihin dünyasında, toplumu günahtan, kötülüklerden korumayı amaçlayan ütopik bir “İslam devleti” hayali bulunmaktadır.

Ama unutmamak gerekiyor ki dini ideolojik bir aygıta indirgeyen bu anlayış, bireylerin özgür seçim iradesini yok eden ve insanları devlet karşısında sürüye dönüştüren despotik bir yapılanmadır.

Bu konudaki tehlikeye dikkat çeken Abdulvahhab el-Efendi şöyle bir tespitte bulunuyor: “Bu halifeyi bir aziz, toplumu da bu hikmetli azizin güdümünde yeteneksiz ve günahkar bir raiye (sürü) olarak gören anlayışın bir ürünüydü. Sürüden esirgenen hürriyet çobana tanındı ve çobanlar giderek kurt haline geldiler.” (Nasıl Bir Devlet, s.150)

Oysa din sivil bir alandır ve önemli olan bireylerin özgür seçimidir. Zaten bu dünyanın bir imtihan yeri olmasının hikmeti de budur. Nitekim Kur’an’da da açıkça “Dinde zorlama yoktur…” (Bakara/256) denilmektedir. Bir insana zorla bilgi verilebilir, ancak zorla inanması sağlanamaz. Çünkü iman kalbin tasdiki ile gerçekleşen bir olaydır. Esas olan bildirilenin doğru olduğuna bireyin içten kanaat getirmesi ve inanmasıdır. Dolayısıyla inanma, ancak serbest irade ile karar vermeye ve tercih etmeye dayanır. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki kalbin ve zihnin içinde olup bitenleri başkasının bilmesi mümkün olmadığından, zora maruz kalan kimsenin “inandım” demesi halinde bunun içteki duruma uygun olup olmadığı kontrol edilemez. Sonuç olarak bir kişi ne zorla inandırılabilir ne de zor altında inandığını söyleyenin içtenliğine güvenilebilir.

Hal böyleyken, “günahtan koruma” saikiyle insanlara “hayat tarzı” dayatmayı ne dinle ne de demokratik anlayışla bağdaştırmak mümkün değildir.

İslam ülkelerinde yaşanan tecrübeler göstermiştir ki özellikle modern zamanlarda bir takım baskıcı uygulamaları “İslam”la meşrulaştırma girişimlerinin sonu ne yazık ki despotizmle sonuçlanmıştır. Maalesef Müslüman dünyadaki siyasetçilerin ve İslamcı entelektüellerin zihin dünyalarında var olmaya devam eden “İslam devleti” hayali, Müslümanların demokratik değerlerle buluşmalarının önündeki en büyük engellerden birisidir.

Oysa dinde de, demokratik sistemde de esas olan insanların hiçbir devlet tasallutuna ve yönlendirmesine maruz kalmadan kendi hayat tarzlarını özgürce seçebilmeleridir.