• 9.06.2021 08:05
  • (215)

Siyasi aklın, ferasetin kaybolduğu günler yaşıyoruz. Eğer ciddi bir yönetim krizinin yaşandığı bir ortamda toplum devlete değil, suç örgütü lideri olarak tanımlanan Sedat Peker’in sözlerine itibar eder hale gelmişse ülkenin gidişatı konusunda endişelenmeyi gerektirecek acayip işler oluyor demektir.

Gerçekten de acayip işler oluyor… Haftalardır suç işaretleri taşıyan ifşaatlar havada uçuşuyor, siyaset-mafya-ticaret ekseninde dolaşan ve acilen soruşturulması gereken ithamlar konusunda iktidar kuşkuları ortadan kaldıracak ikna edici açıklamalar yapmıyor. Yargı ise Türkiye’yi yıpratan süreci sadece izlemekle yetiniyor…

Çünkü Ankara’nın bugünlerde çok daha önemli işleri var… Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı HDP’nin kapatılması istemli yaklaşık 850 sayfalık iddianameyi Anayasa Mahkemesi’ne teslim etti. Malum ilk iddianame eksiklikler nedeniyle iade edilmişti. İddianamede yaklaşık 500 partili hakkında siyasi yasak getirilmesi isteniyor. Bilindiği gibi MHP lideri Devlet Bahçeli Yargıtay’a çağrı yaparak HDP’nin kapatılıp kapısına kilit vurulmasını istemişti. Bahçeli’yi küstürmemek için hukuk acele etmeliydi ve şimdi gereken acilen yapılıyor…

Aynı şekilde Gezi Parkı Ana davasının bozulması nedeniyle geçtiğimiz günlerde tekrar yargı önüne çıkan Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına karar verildi. Kavala’nın mahkemedeki ifadesinde belirttiği gibi tutukluluğu uygun görüldü yani… Kavala’nın sözleri aynen şöyle: “AİHM’nin tutuklanmamın hak ihlali olduğuna hükmetmesi ve derhal serbest bırakılmamı talep etmesine rağmen, cezaevinde tutulmam gerekli görüldü.”

Evet görüldüğü gibi hukuk sistemimiz bazı konularda son derece hızlı çalışıyor. Özellikle de parti kapatmalar ve özgürlüklerin askıya alınması konusunda müthiş bir performans sergiliyor…

-Umarız hukuk bir gün, suç örgütü liderinin bir siyasetçiye “Sadece 10 bin dolar değil, daha fazlasını gönderdim” diye itiraf ettiği karanlık işleri de görerek vicdanları rahatlatır.

-Belki bir gün, AK Parti genel merkez elamanı olan “pudra şekerci”nin hukukun radarına girdiği günleri de görürüz.

-Gün gelir adalet, televizyonda komşuları için ölüm listesi hazırladığını açıklayan hanımefendinin mahallesine de uğrar…

-Umarız bir gün, 2011 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden 25 milyon liraya yeşil alan arsayı satın alan özel bir şirketin, arsanın imara açılmasıyla birlikte aynı araziyi İBB'ye tam 430 milyon liraya geri satmasının hesabını soracak bir adalet sistemine de kavuşuruz.

Her ne kadar ufukta umutlu bir tablo gözükmese de belki bir gün yolsuzlukların, usulsüzlüklerin, rüşvetin kirlettiği Türkiye bu görüntüden kurtulur ve “hukukun üstünlüğü”nün hakim olduğu bir yönetim anlayışına kavuşuruz.

Bu çerçevede iktidarın zaman zaman dillendirdiği “Yargı reformu paketi” bir umut ışığı gibi gözükse de ne yazık ki ülkede yaşanan hukuksuzluklar, reform söylemlerini anlamsız hale getirmektedir.

Hemen belirtelim, mevcut yasalar adaletin tecellisi konusunda yeterli olduğu halde, bunca hukuksuzluk yaşanmaya devam ediyorsa yeni reform paketleri sadece bir gösteriden ibaret kalmaya mahkumdur. Zaten toplumun adaletin tecelli edeceğine ilişkin bir umudu da yok…

Unutmayalım ki yasama, yürütme ve yargının tek merkeze bağlandığı, denetleyici kurumların fiilen yok edildiği bir sistemde mafyatik yapılanmaları, illegal yapıları ve yolsuzlukları denetleyebilecek güç de ortadan kalkmış demektir. Doğal olarak böyle bir Türkiye’nin Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi’nde demokratik ülkeler değil, antidemokratik geleneğe sahip ülkeler listesinde yer alması kaçınılmazdır.

Kısacası ya hukuk devleti anlayışını hakim kılarak yolsuzlukları, kirlilikleri engelleme yolunu seçeceğiz, ya da partileri kapatarak, özgürlükleri kısarak içine girdiğimiz bu karanlık yolda yürümeye devam edeceğiz…