• 25.10.2021 15:42

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun memur ve bürokratlara yönelik “Hukuksuz emirlere uymayın, 18 Ekim’den sonraki mazeretleri kabul etmeyeceğiz” mealindeki video mesajı muhalif kesimden epeyce ilgi gördü.

Sadece bu mesaj da değil, Kemal beyin son dönemde benimsediği yeni üslup ve politik yaklaşım da görebildiğim kadarıyla hayli beğeni topluyor.

Özellikle yıllardır iktidara “Hesap vereceksiniz, yargılanacaksınız” demeyi bir siyasi mücadele yöntemi olarak benimseyenler daha da memnun.

Esasında, duygularımla baktığımda, Kemal beyin bu yeni üslup ve yaklaşımının beni de mutlu eden bir yönünün olduğunu itiraf edeyim. 

Fakat biraz da etkileri, sonuçları, getirileri, götürüleri gibi değerlendirmeler üzerinden, yani meseleyi duygularımla değil aklımla değerlendirdiğimde aynı sonucu alamıyorum ne yazık ki.

Lafı fazla uzatmadan asıl meseleye geleyim.

Kemal beyin son dönemde benimsediği ben vurgusu ve tehdit dili konusunda muhalif kesimden birçok kimseden epeyce farklı düşünüyorum.

Müsaade ederseniz bu itirazlarımı nedenleriyle beraber anlatmak istiyorum.

Herkesin “Evet çok doğru” dediği bir yaklaşıma “Hayır öyle değil” demenin zorluğunun, bu itirazın yaratacağı rahatsızlığın da farkındayım. 

Ama yazmasam olmaz diye düşünüyorum.

Neden böyle düşündüğümü anlatayım. 

Böyle düşünmemin birçok nedeni var.

Birincisi: Kemal beyin “Memurlara kanunsuz talimatlara uymayın” çağrısının somut bir getirisinin olmadığına inanıyorum.

Muhalefet ülke genelinde peşi sıra sivil itaatsizlik eylemleri düzenliyor olsa, bu eylemlerle iktidarı bir şeye zorluyor olsa ve bu çağrı da bu eylemlerin bir halkası olarak yapılmış olsa bir anlamı olabilirdi ama böyle bir durum yok. 

Diğer yandan ülkeyi KHK’larla, torba yasalarla yöneten bir iktidar, daha doğrusu baskıcı bir rejim var.

Yani yaptığı her şey kağıt üzerinde yasal görünüyor. 

Kimse “Kanuna, hukuka aykırı ama biz yine de yapıyoruz” demiyor, tam tersine her şey kılıfına uydurularak yapılıyor.

Mesela bir ihale, belirlenmiş bir şirkete verilecekse düzenlenen sözleşmelerle, Meclis’te 200 kez değiştirilen ihale yasasıyla kılıf baştan hazırlanıyor zaten. Bu durumda bir memur ne yapabilir?

Hal buyken neyin yasal, neyin yasal olmadığına memur nasıl karar verecek?

Dahası seçime bir buçuk yıldan daha fazla zaman var. Bütün bu süreçte memurlardan, ağzını açanı kapının önüne koyan bir iktidara meydan okumasını beklemenin gerçekçi ve sahici bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. 

İkincisi: Kemal beyin çağrısının, “Uymazsanız yargılanacaksınız” tehdidinin somut bir getirisi olmadığı gibi iktidar taraftarlarında gereksiz bir korkuya neden olacağına ve bu korkunun çözülen iktidar seçmeni üzerinde olumsuz etki yaratacağına, dahası iktidarın kutuplaştırma politikasına yarayacağına inanıyorum. 

Çünkü Kemal beyin çağrısı gayet mantıklı ve tutarlı olsa da toplum genel olarak konuşmanın, mesajın, çağrının içeriğine, tam olarak ne kastedildiğine bakmadan oradaki tehdit diline odaklanacaktır.

Bunun da hem kararsız hem de AK Partili seçmen üzerinde beklenenin tam tersi etki yaratacağını düşünüyorum.

Halbuki muhalefetin yapması gereken iktidarın korku politikasına karşı bir politika geliştirmek olmalı. 

Korkuları giderecek, yaşam tarzı endişelerini ortadan kaldıracak, ‘biz ve onlar’ ayrımını bitirecek, ülkenin içinde bulunduğu durumun vahametine o seçmeni de ortak edecek bir yaklaşıma ihtiyaç var.

Kemal beyin son zamanlarda benimsediği bu politikanın niyeti bu olmasa da yaratılan hesaplaşma duygusunun ve meseleyi parti rekabetine indirgeyen yaklaşımların AK Parti seçmeninin durumun vahametini kavramasını engellediğini hem düşünüyor hem de gözlemliyorum. 

Çünkü aynen 7 Haziran 2015 seçimleri ile 1 Kasım 2015 seçimleri arasındaki süreçte ve 2018 cumhurbaşkanlığı seçiminde Muharrem İnce’nin kampanya sürecindekine benzer bir hava yaratıyor bu politika.

Halbuki bu iki süreçte de oluşturulan atmosferden Kemal beyin ne kadar şikayetçi olduğunun yakından tanığıyım.

Geçmişte şikayetçi olduğu üslup ve yaklaşımın artık partinin ana politikası haline getirilmiş olmasını da çok tuhaf buluyorum.

Üçüncüsü: Dinamik bir toplumsal muhalefet var.

Toplumsal muhalefetin gurur verici dinamikliği, kararlılığı, enerjik olmasının yanında kontrol edilemez bir yanı da var. 

Toplumsal muhalefet birbirinden bağımsız bileşenlerden oluştuğu için doğal olarak üslup, yöntem, yaklaşım farklılıkları ortaya çıkıyor.

Bazen edilen bir sözün, yapılan bir eylemin, gösterilen bir yaklaşımın kutuplaşmayı artıracak, siyasi muhalefeti de zora sokacak, çabalarına da zarar verecek etkisi olabiliyor. 

Bütün bunların kontrol altına alınması, disipline edilmesi neredeyse imkansız.

Çünkü insanların haklı öfkeleri, bastırılamaz duyguları, giderek artan endişeleri var ve bütün bunlar doğal olarak üsluba ve eylemlere de yansıyor.

Kemal beyin benimsediği yeni politik dilin toplumsal muhalefetteki bu sorunu daha da büyüteceğine, disipline edilmesini daha da zorlaştıracağına, iktidarın istediği kutuplaştırmayı hızlandırıcı söz ve eylemleri daha da cesaretlendireceğine inanıyorum ki bunun da en büyük zararını başta ülke sonra da siyasi muhalefet görecektir.

Mesela İstanbul Barosu seçimleri sonrası baro başkanı ve bir grup hukukçunun attığı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” gibi yüzeysel, kolaycı ve ülke yararına hiçbir getirisi olmayan sloganların, bu tür yaklaşımların yaratacağı etkinin farkındayız. 

İşte Kemal beyin bu yeni yaklaşımının bu tür çıkışları daha da cesaretlendirdiği ve bunun da kutuplaştırmayı daha da artıracak sonuçlar doğuracağı kanaatindeyim. 

Halbuki bu süreçte en çok kaçınmamız gereken şey kutuplaştırmayı artırıcı söz ve eylemler.

Çünkü yukarıda da dediğim gibi çözülen bir iktidar var ve bu tür söz ve yaklaşımlar ne yazık ki bu çözülmeyi durdurucu bir işleve sahip.

Dördüncüsü: Kemal beyin benimsediği, birçok muhalifin de olumlu bulduğu bu yaklaşımın muhalefet partilerinin arasında da sorun yaratacağı kanaatindeyim. 

Bu dilin CHP dışındaki partileri sıkıntıya sokacağını, ister istemez CHP ile yakınlıklarına zarar vereceğini, dahası muhalefet partileri arasında da bir etkin olma, öne çıkma yarışına neden olacağını, bunun da en çok muhalefete zarar vereceğini düşünüyorum. 

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “2018 cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet olarak zaman zaman birbirimizle de yarışır duruma düşmemiz seçimi kaybetmemizde büyük etken” dediğini unutmayalım.

2018 sendromuna doğru koşar adım başlıklı bir önceki yazımda dikkat çektiğim bir husus vardı, müsaade ederseniz tekrarlamak istiyorum.

Muhafazakar kesimin endişelerini temel alarak politika geliştirmek ne kadar sorunluysa bu kesimin endişelerini artıracak, iktidarın su gibi ihtiyaç duyduğu kutuplaşmaya yarayacak söz ve yaklaşımların da o kadar sorunlu olduğunu düşünüyorum.

Bu ikisi arasında ince bir çizgi var, bunu tutturmak için asgari gayreti göstermenin hem ülke hem de muhalefet için yararlı olacağı kanaatindeyim.

“Kazandık”, “Artık biz geliyoruz”, “Şimdi hesap verme zamanı” gibi yaklaşımların muhalefete yarardan çok zarar getirdiğini de görmek gerektiği kanaatindeyim.