• 27.03.2018 00:00

  Karara imza atan yargıçlar yetki dağılımı ilkesinde Sözleşme’nin taraflarca üst norm olarak kabul edilmesi gerektiğini tekrarlasalar da, “Türk yargıç” hâlâ “Sözleşme, ulusal hukuklara göre ikinci dereceden bir karaktere sahiptir, (Sözleşme’nin) temel normları hiçbir zaman iç hukukun kurallarının yerine geçmeyi hedeflememektedir” tezini savunmaktadır. “Türk yargıç”ın önündeki dosyada “tahammül edemediği” bir başka husus da, başvurucuların “içerdeki” karar mercilerini atlayıp AİHM’nin kapısını çalmalarıdır…

Şahin Alpay ve Mehmet Altan‘ın başvuruları sonucunda AİHM’den çıkan karara -bildiğiniz gibi- heyette bulunan “Türk yargıç” Ergin Ergül katılmadı. Ergül‘ün 6 yargıcın aldığı karara hangi gerekçelerle karşı çıktığını açıkladığı muhalefet şerhini önümüze koyarak gözden geçirmeye çalışalım:

İsterseniz Ergül’ün şerhinden önce kısaca, bazı kalemlerin dikkat çektiği gibi, Alpay’ın AYM’ye ikinci kez yaptığı başvurunun sonucunun ağır ceza mahkemesi tarafından gecikmeden yerine getirilmesi (tahliye) karşısında nasıl şaşırmış olduğumuzu hatırlayalım. Bu “sürat”in arkasında AİHM’nin 20 Mart’ta Alpay ve Altan dosyasıyla ilgili kararının başvurucuların lehine sonuçlandıracağının besbelli olduğu yolundaki haberin belirleyici neden olduğu tartışılmaz bir hakikat olsa gerek… AYM’den çıkan ilk tahliye kararını geçersiz sayan ağır ceza mahkemesinin AYM’nin ilkinden değil ancak ikinci kararından sonra Alpay’ı salıvermesi gerçekten -eğer bir “hukuk devleti” olduğumuz iddiasını sürdürüyorsak- gerçekten anlaşılır bir gelişme değildir. Ben de bazı meslektaşlarımız gibi, bu “ikinci karar”ın kaleme alınmasında Cumhurbaşkanı’nın AYM kararlarını uygulayan bir devlet olduğumuza ilişkin yaptığı açıklamanın belirleyici olduğunu sanıyorum. Daha doğrusu bir bakıma, 20 Kasım’da Strasbourg’da çıkacak karar artık apaçık olduğuna göre, ülkedeki mahkemeler arasındaki hiyerarşiyi tepetaklak eden bu hukuk dışı kararın artık savunulabilecek yanı kalmamıştır. Yani bir bakıma, madem ki yolun sonu göründü, o halde “yiğitlik bizde kalsın” misali…

Şimdi de, mahkeme’den çıkan karara imza atan yargıçlardan Spano’nun karara katılmayan “Türk yargıç”ın -diğer imzacıların da katıldıkları- değerlendirmesine kısaca göz atalım: Spano, değerlendirmesine AİHM ve onun yetkisini tanıyan devletler arasında yetki dağılımı ilkesini (Le principe de subsidiarite) açıklayarak başlıyor. Bu yetki dağılımı -tabii ki- her bir devletin hukuk sisteminin herkese Sözleşme’den kaynaklanan hak ve özgürlüklerin tanınmasını içermektedir. Bu durumda Sözleşme’den doğan hakların güvence altına alınması sorumluluğu Strasbourg Mahkemesi’nde değil, üye devletlerce üstlenilmektedir. İnsan haklarını garanti altına alması gerekenler AİHM’nin gözetimi altında ulusal otoritelerdir.

Bu çerçevede (“Türk Yargıç”ın 15 Temmuz girişimini uzun uzadıya aktarmasından olacak) Spano’nun Sözleşme’nin 15. Maddesine ilişkin yaptığı yorum özellikle dikkat çekici. Yargıç’a göre, bu ilkeler Sözleşme’nin 15. Maddesinde zikredilen “ulusun varlığını tehdit eden bir genel tehlike” durumu için de geçerlidir. “Böyle bir durum devletlere açık çek vermiyor.” Başka bir deyişle olağanüstü hal, üye devletlere. insan haklarının korunması ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu demokratik bir toplumun temellerinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir çağrı değildir.

Spano’nun şu sözlerini de aktarıp bu bahsi kapatalım: “Sonuç olarak, bugün mahkemeden çıkan kararı olması gerektiği ve olduğu gibi uygulama görevi, Bakanlar Komitesi’nin gözetimi altında ve Türkiye’nin Sözleşme’ye ilişkin yükümlülüklerine uygun biçimde Türk otoritelere düşmektedir.

Türk yargıç”ın muhalefet şerhine göz atacak olursanız, söz konusu metnin AİHM yargıçlarının yukarıda kısaca söz ettiğim temellendirmesini ters yüz etmek üzerine kuruludur diyebiliriz. Karara imza atan yargıçlar yetki dağılımı ilkesinde Sözleşme’nin taraflarca üst norm olarak kabul edilmesi gerektiğini tekrarlasalar da, “Türk yargıç” hâlâ “Sözleşme, ulusal hukuklara göre ikinci dereceden bir karaktere sahiptir, (Sözleşme’nin) temel normları hiçbir zaman iç hukukun kurallarının yerine geçmeyi hedeflememektedir” tezini savunmaktadır.

Türk yargıç”ın önündeki dosyada “tahammül edemediği” bir başka husus da, başvurucuların “içerdeki” karar mercilerini atlayıp AİHM’nin kapısını çalmalarıdır… Örnek: Şahin Alpay, 8 Eylül 2016’da AYM’ye başvurmuş; ama başvurusu görüşülmesine rağmen (sabırsızca!) 28 Şubat 2017’de AİHM’ne de başvurmuş; AYM 11 Ocak 2018’de başvurucuyu haklı bulup serbest bırakılmasına ilişkin kararını açıklamış; ama siz şu işe bakın ki, başvurucu AYM yaptığı yeni başvurunun sonucunu beklemeden AİHM’nin kapısını çalmış!

Türk yargıç”ın canını sıkan bir başka örnek: Bu durumda AİHM, Anayasa Mahkemesi kararını verdi ve Türkiye’de çözüm yolları tükendi, diyerek dosyayı önüne alamaz. Üstelik AYM’nin kararı başvurucu lehine olduğuna göre, başvurucu artık kendisini “mağdur” addedemez…

Görüyorsunuz, “şaka gibi” gerçekten…

2016’da AYM’ye gitmeye (AYM de bayağı hızlı çalışıyor yani!) rağmen 2017’de AİHM’nin kapısına dayanmanın nasıl makul bir açıklaması olabilir?! AYM 11 Ocak 2018’de serbest bırakılmasına ilişkin kararı vermedi mi? Tamam kararı ağır ceza tanımadı ama bu husus çok mu önemli! Böyle bir AYM kararı ortada dururken “el kapılarını” (Strasbourg) çalmanın ne âlemi var şimdi?

Türk yargıç” bu meyanda iki sayfa daha sitemde bulunduktan sonra sıra geliyor muhalefet şerhinin en uzun tutulan bayağı heyecanlı yazıldığı izlenimi veren 15 Temmuz 2016 gecesine…

İnternetten indirdiğim muhalefet şerhinin 6 sayfası (A4) bu meseleye ayrılmış. Olup bitenler bayağı ayrıntıya girerek aktarılmaya çalışılmış. Sizi bilmem ama ben bu muhalefet şerhinde bu fasılın bu kadar uzatılmasına anlam veremedim. Şöyle böyle değil, bayağı ayrıntı aktarılıyor… Savaş uçakları, havaalanlarının ve Boğaziçi Köprüsü’nün kapatılması, Cumhurbaşkanı’nın çağrısı üzerine sokaklara inen halk, yüzlerce sivilin ölmesi… Okuyunca siz ne dersiniz bilemem ama bana göre muhalefet şerhinin en heyecanlı kaleme alınan bu faslı fazla uzun tutulmuş. Uzun tutulmuş, çünkü AİHM yargıçlarının mutlaka bilgisinde oldukları bu durum (çünkü zaten “askıya alma” söz konusu) Mahkeme’den çıkacak kararı nasıl etkileyebilir ki? Ama belki şöyle bir akıl yürütme söz konusuydu: Başvurucular (Alpay ve Altan) da şu kadar zamandır “FETÖ” meselesinden dolayı tutuklu değiller mi?

Türk yargıç”ın bu “heyecanlı” sayfalarda sözü İbn Haldun’a getirdiğini de görüyoruz. “Ne münasebetle” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, gerçekten de hiçbir münasebeti yok. “Türk yargıç” söze “Avrupa Konseyi Yönetmeliği”nin girişinde yer alan bir ilkeyi aktardıktan sonra giriyor İbn Haldunkonusuna. Kısa bir tanıtımdan sonra sıra geliyor bu büyük düşünürden bir alıntıya: “Medeniyetsiz bir devlet düşünülemez ve iktidarsız ve Devletsiz bir medeniyet imkansızdır.” Bu alıntıdan sonra da (yine İbn Haldun) bir yorum: “İnsan hakları ihlalleri medeniyeti çökertir ve medeniyetin çökmesi beraberinde Devlet’in çökmesini ve yok oluşunu getirir.

Bu “münasebetsiz” alıntıların 15 Temmuz dolayımıyla hatırlandığını söylemeye gerek yok herhalde. Bu alıntılara gözü ilişen AİHM’nin “ihlal” kararını veren 6 yargıcı ne düşünmüştür acaba?

Yerimiz kalsa “Türk yargıç”ın “FETÖ”ye ilişkin (bence Mahkeme’yi uzaktan yakından ilgilendirmeyen) ayrıntılardan da söz ederdik. Bu konuda Yargıç’ın kaleme aldığı metinde yer alan bir bölüm özellikle ilgimi çekti. Bu bölümde 15 Temmuz öncesi bir mahkeme kararında “FETÖ/PDY”den “silahlı terörist örgüt” olarak söz edildiği söyleniyor. İlgi çekti haliyle; demek ki 15 Temmuz’dan aşağı yukarı bir ay önce söz konusu örgütün “silahlı terörist örgüt” olduğu yolunda ortada bir mahkeme kararı (Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Haziran 2016) var. Bu bilgi (de) sanırım AİHM’de davaya bakan yargıçları şaşırtmıştır. Nasıl şaşırtmaz; bir ay sonra darbe teşebbüsünde bulunan bir örgüt hakkında bir ay önce alınan böyle dehşetengiz bir karar ve haber var ortada?

İlgimi çekti biraz araştırdım. Şöyle bir şey:

Erzincan’da Ergenekon davasında gizli tanıklık yapan Serkan Zirek’e 20 yıl, Ahmet Koç’a ise 6 yıl 3 ay hapis cezası veren mahkeme kararının gerekçesinde Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması’nın silahlı terör örgütü olduğunun kabul edilmesi gerektiğine yer verildi. Böylece FETÖ/PYD’nin silahlı terör örgütü olduğu ilk kez mahkeme kararına girdi.

Girdi de ne oldu?” diyorsanız, bana değil söz konusu gelişmeyi unutmamış “Türk yargıç”a sorun!