Tarihçi Ümit Kurt: ‘Abi ne Ermenisi yahu! Antep’te Ermeni mi varmış’ dedim, ‘gitmişler’ dedi

Tarihçi Ümit Kurt, çocukluğunun geçtiği Antep üzerinden 1915 sonrası Ermenilerin mülksüzleştirilmesini, taşınır ve taşınmaz mallarının paylaşım sürecini, bu 'talan ekonomisi'ne Müslüman yerli eşrafın verdiği desteği Kronos'a anlattı.

Tarihçi Ümit Kurt: ‘Abi ne Ermenisi yahu! Antep’te Ermeni mi varmış’ dedim, ‘gitmişler’ dedi
19.04.2021 - 22:00
451
0

Tarihçi Ümit Kurt’un Harvard Üniversitesi tarafından 13 Nisan’da yayımlanan “The Armenians of Aintab, The Economics of Genocide in an Ottoman Province” (Antep Ermenileri, Bir Osmanlı Vilayetinde Soykırım Ekonomisi) adlı kitabı bir dönemin kapısını aralıyor.

Doğup büyüdüğü Antep’te arkadaşıyla buluşacağı ‘mekân’daki “Abi, ne Ermenisi yahu! Sen neden bahsediyorsun? Antep’te Ermeniler mi varmış?” sorusuna uzun zaman sonra hem kişisel hem de bilimsel bir yanıt olan kitapta, Birinci Cihan Harbi’nden Cumhuriyet’in neredeyse ilk 40 yılına kadar olan zaman diliminde Ermenilerin mülksüzleştirilmesi; taşınır ve taşınmaz mallarının, el koyulmak suretiyle Türk-Müslüman gruplara transferi süreci anlatılıyor.

Çalışmalarını halen İsrail’de The Van Leer Jerusalem Institute’ye bağlı Polonsky Academy’de araştırmacı olarak sürdüren ve Hebrew University of Jerusalem’de dersler veren Kurt’un kitabın literatüre olan orijinal ve yeni katkısı ise ilk defa tehcir edilen Ermenilere ait malların, eşyaların müzayedeler yoluyla satılması için kurulan Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu’na ait raporları ortaya konulması.

Öte yandan emval-i metruke kanunları aracılığıyla kendisinin “talan ekonomisi” olarak tanımladığı bu ekonomiye dahil olan yerel unsurlar/aktörler eliyle nasıl el değiştirdiğini, bu mülklerin başka hangi amaçlarla kullanıldığını ve toplumun hangi kesimlerine dağıtıldığını net bir biçimde ortaya konuluyor.

Antep’te Bey ve/veya Kayacık diye tabir edilen Ermeni mahallesindeki Ermenilere ait hanelerin, dükkânların ve kiliselerin; kafe, butik otel, işyeri, kültür merkezleri ve şehrin ileri gelenlerinin “restorasyon” yaptırıp içinde oturduğu mekânlara dönüşmesinin öyküsünden yola çıkarak 1915 öncesine ve sonrasına ışık tutacak bir söyleşi için söz Ümit Kurt’un….


KİTLESEL KIYIMLARLA MUAZZAM BİR ZENGİNLİK DE EL DEĞİŞTİRDİ

‘Antep Ermenileri, Bir Osmanlı Vilayetinde Soykırım Ekonomisi’ adlı kitabınız henüz yayımlandı. Kitap okura yeni olarak ne anlatıyor?

Kitabımın temel aksını benim de doğup büyüdüğüm yer olan Antep’te Birinci Cihan Harbi’nden Cumhuriyet’in neredeyse ilk 40 yılına kadar olan zaman diliminde Ermenilerin mülksüzleştirilmesi; taşınır ve taşınmaz mallarına el koyulmak suretiyle Türk-Müslüman gruplara transferi süreci oluşturuyor. Yani zenginliğin nasıl el değiştirdiğini, Ermenilere ait mekanların nasıl bir tarihsel dönüşüm geçirdiğine odaklanıyor. Tabi bu süreç sonucunda yeni bir elit burjuvazi teşekkül ediyor. Bu sınıfın temsilcileri ise şehirde mütegallibe olarak tanımlayabileceğimiz yerel elitler, toprak sahipleri, eşraf bunun yanında sivil ve askeri bürokratik elitler.

ANTEP’İN TANIDIK AİLELERİ ERMENİ MALLARINI TALAN EDEREK ZENGİN OLDU 

Kuşkusuz, bu ekonomik yıkıma ve talana, Antep Ermenileri’nin sürgünü ve bütün bir cemaatin (Ortodoks, Protestan ve Katolik) mahvı da ekleniyor. Ekonomik ve fiziksel şiddetin bir arada gerçekleştiği; sosyal dokunun ve ilişkilerin çözülüp ayrıştığı, zulüm siyasetinin üstün geldiği, tehcir ve kitlesel kıyımlarla birlikte muazzam bir maddi zenginliğin de el değiştirdiği total bir tarihsel dönüşüm söz konusu. Bütün bu süreçleri yerel dinamikler ve mebzul miktarda Ermenice, Osmanlıca ve diğer yabancı dillerdeki arşiv malzemeleri üzerinden okumaya ve analiz etmeye çalışan bir kitap.

Baktığımızda önümüze şöyle bir tablo çıkıyor: Gaziantep’te bugüne kadar süregelen tanındık, bilindik büyük ailelerin servet ve zenginliklerinin esasında İttihat ve Terakki Hükümeti ve Merkez-i Umumisi’nin organize ettiği Ermeni sürgünleri ve onlara ait malvarlıklarının hem Emval-i Metruke Kanunları olarak adlandırılan sözde yasal birtakım mevzuat hem de talan ve hırsızlık üzerine inşa edildiğini görüyoruz. Antep’e ilişkin bu hikâyenin benzerlerinin Osmanlı sonrası başka vilayetler, bölgeler ve topluluklar için de geçerli olduğunu iddia etmek mümkün. Dolayısıyla söz konusu olan İmparatorluğun sosyal, kültürel ve ekonomik olarak geçirdiği büyük bir dönüşüm ve bunun Cumhuriyet rejimini, modern Türk ulus devletini büyük ölçüde şekillendirmesi ve yapılandırması. Antep’i bu geniş ölçekli dönüşümün bir mikrokozmosu gibi düşünebilirsiniz.

YAKUPYAN AİLESİNİN EVLERİ,  MÜCEVHERLERİ ANTEP EŞRAFINA ‘SATILDI’

Bu minvalde kitabım Antep Ermenileri’nin birçoğuyla komşu oldukları yerel Müslüman eşraf tarafından -çoğu zaman merkezi siyasi elitlerden daha arzulu, istekli ve kararlı hareket etmek, zaman zaman onlara muhalefet bayrağı çekmek suretiyle- fiziksel ve ekonomik tasfiyesine odaklanıyor. Kitabın literatüre olan orijinal ve yeni diyebileceğim katkısı ilk defa tehcir edilen Ermenilere ait taşınır ve taşınmaz malların, eşyaların müzayedeler yoluyla satılması için kurulan Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu’na ait raporları ortaya koyması. Eylül 1915’te kurulan Antep Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu’na ait bir belge bu. Komisyon’un başında olan Tevfik Bey riyasetinde Sarkis Yakupyan ve ailesine ait malların, mücevherlerin, ev eşyalarının ve tarlaların satış işlemlerini içeriyor. Bu satış raporlarını yakından incelediğimizde Yakupyan ailesine ait varlıkların rayicinin bir hayli altında Antep’in önde gelen eşraf ailelerine mensup kişilere “satıldığını” görüyoruz.

EMVAL-İ METRUKE KANUNLARIYLA BİR ‘TALAN EKONOMİSİ’ OLUŞTURULDU  

Bu kişilerin neredeyse tamamının Antep İttihat ve Terakki Kulübü üyesi olduğunu ve şehirdeki Ermenilerin tehcir ve katledilmesi sürecinde aktif rol oynadıklarını yine tespit edebiliyoruz. Bu dokümantasyon bize siyasi elitlerin ekonomik, ideolojik ve bireysel çıkarlarının ortak bir zeminde buluştuğunu gösteriyor. Malumunuz, Anadolu’da 30’dan fazla vilayet, mutasarrıflık ve kazada kurulan Tasfiye Komisyonları’na ait hesap defterleri ve diğer kayıtlar Başbakanlık Osmani Arşivleri’nde mevcut ancak araştırmacıların erişimine ne yazık ki kapalı. Kitabımda yayınlandığım yalnızca bir Osmanlı Ermeni vatandaşının mal ve mülklerine yönelik tasarrufları düşündüğümüzde aslında bu kayıtlara neden ulaşamadığımızın cevabını rahatlıkla bulabiliriz.

Ez cümle, kitabım Antep Ermenilerine ait mal varlıklarının, zenginliğin ve mülkiyetin hem bu komisyonlar ve diğer emval-i metruke kanunları aracılığıyla hem de benim “talan ekonomisi” olarak tanımladığım bu ekonomiye dahil olan yerel unsurlar/aktörler eliyle nasıl el değiştirdiğini, bu mülklerin başka hangi amaçlarla kullanıldığını ve toplumun hangi kesimlerine dağıtıldığını net bir biçimde ortaya koyuyor. Cumhuriyetin ilk 40 yılına kadar uzanan bir mülkiye transferi söz konusu; dolayısıyla kitap bir Osmanlı kazası olan Antep’ten Cumhuriyet şehrine evrilen Gaziantep’in ekonomik, politik ve sosyal dönüşümünü, sınıflarının teşekkülünü ele alıyor.

GAYRİMÜSLİMLERİN SERVETİNE İLK DİKKAT ÇEKEN DOĞAN AVCIOĞLU’DUR

Ermenilerin Anadolu’daki tarihini bilmeden Türkiye’nin iktisat tarihi yazılamaz denir… 1915’teki soykırımdan sonra malların-mülklerin el değiştirmesi nasıl oldu?

Esasında bahsettiğiniz olguya ilk temas edenlerden biri Doğan Avcıoğlu’dur. Türkiye’nin Düzeni ve Milli Kurtuluş Tarihi serisinin ilgili cildinde bu meseleyi Marksist bir yaklaşımla ele alır. Türkiye’nin iktisadi tarihine dair analizlerinde gayrimüslim unsurlardan kalan servetin yeni kurulan ulus devletin ilkel sermaye birikim sürecinin temelini teşkil ettiğini belirtmeden geçmez. Ha keza Damar Arıkoğlu’nun Hatıralarım: Milli Mücadele’de Çukurova’da Fransız İşgali ve Kanlı Savaşlar eseri Osmanlı Hristiyanlarının “kaç kaç” olarak adlandırılan süreçte can havliyle evlerini barklarını bırakarak gitmeleriyle geride bırakmak zorunda kaldıkları mal varlıklarına konan ve bu sayede servet sahibi olan yeni Müslüman zenginlerden bahseder. Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in romanlarında da yine bu olgu sıklıkla karşımıza çıkar.

1915 yılında sürgün edilen Ermenilerin geride bıraktıkları malların idaresi için gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde, bir dizi kanun ve kararname çıkartılmıştır. 1915’te sürgün ve katliama maruz kalan Osmanlı Ermeni vatandaşlarının sürgün edilmeden önce sahip oldukları taşınır ve taşınmaz malları el değiştirmiştir. Osmanlı Ermenileri’ne ait olan mal ve mülk önce “Emval-i Metruke Kanunları” adı altında İttihat ve Terakki Parti’si iktidarının ve daha sonra Cumhuriyet rejimi kadrolarının çıkardığı bir dizi kanun, tüzük ve diğer hukuki düzenlemeler aracılığıyla kitabına ve ‘hukukuna’ uydurularak Ermenilerin ellerinden alınmıştır.

AMAÇ ERMENİLERİ VARLIK STATÜSÜNDEN YOKLUK STATÜSÜNE DÜŞÜRMEKTİ

Dönemin iktidar partisi olan İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet yönetimine tevarüs eden Ermenileri hem yerinden etme hem de mülksüzleştirme planı devreye sokulurken kullanılan şiddetin en temel aracı bu planı gerçekleştirmeye yönelik çıkarılmış hukuksal mevzuattır. Esas itibariyle, burada ekonomik şiddetten kasıt, tehcir edilen ve zorla yerlerinden çıkartılan Ermenilerin geride bırakmak zorunda kaldıkları taşınır ve taşınmaz mallara, mevcut hukuk sisteminin bütün enstrümanlarından yararlanılarak el konulması suretiyle bu topluluğun varlık statüsünden yokluk statüsüne düşürmektir.

Esasında, tehcire tabi tutulan Ermeniler açısından, geride bırakmak zorunda kaldıkları taşınır ve taşınmaz mal varlıklarının kendilerine iade edilmesine ilişkin somut hukuki ve idari adımlar atılmıştır. Gerek Ermenilerin sürgün yerlerinden memleketlerine geri dönüşleri gerekse de mal ve mülklerinin iadesi hususunda İttihat ve Terakki hükümeti sonrası gerekli yasal mekanizmalar teşkil edilmiştir. Ancak süreç içerisinde Kemalist hareketin giderek güç kazanması ve iktidarı ele geçirmesi sonucunda Ermeniler bir kez daha Anadolu’yu terk etmek durumunda kalmıştır. Mallarının iadesiyle ilgili hukuki düzenlemeler ise iptal edilmiş ve İttihatçı Tasfiye ve Emval-i Metruke Kanunlarına dönülmüştür. Dolayısıyla, 1918 sonrası soykırımdan sağ kurtulup Türkiye’ye geri dönebilmiş ve hatta mal-mülkleri iade edilmiş Ermenilerin veya onların varislerinin menkul-gayrimenkul varlıkları bir kez daha ellerinden alınmıştır.

MÜSLÜMAN EŞRAF EL KONULAN ERMENİ MALLARI İLE ÖNCE TAŞRA SONRA KENT BURJUVAZİSİ OLDU 

Genç Cumhuriyet’in ilkel sermaye birikim süreci, proto milli burjuvazinin kökenleri ve topyekûn ekonominin Türkleştirilmesi başka bir ifadeyle gayrimüslim unsurlardan arındırılması mezkûr şiddetin ekonomik bileşkeleri göz önünde bulundurulmadan anlaşılamaz. Emval-i Metruke Kanunları aynı zamanda o dönemde tehcire ve kırıma açık ve örtük destek veren Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki yerel eşraf ve elitlerin zenginliklerinin kaynağının açığa çıkarılması bakımından son derece önemlidir. Söz konusu yerel elitler Ermenilerden kalan taşınır-taşınmaz mal ve mülklere Emval-i Metruke Kanunları’nın onlara sağladığı ‘fırsatlar’ sayesinde el koyarak 1950-60’lı yıllarda taşra burjuvazisi olmuş; 1970’lerden itibaren de ağırlıklı olarak kent burjuvazisine evrilmişlerdir.

Bu anlamda, aslında hem Emval-i Metruke mevzuatı aracılığıyla bir “gasp ekonomisi”; malların, mülklerin ve servetin başkalarının uhdesine geçmesiyle aynı zamanda bir “talan ekonomisi” yaratılmıştır. Bu iki süreç birbirini desteklemiş ve eş zamanlı yürütülmüştür.

ETNİK TEMİZLİKLER, SOYKIRIMLAR ‘NORMAL OLANDAN SAPMA’ DURUMU DEĞİL 

Bir söyleşinizde soykırımda gerek “faillik” gerekse “kurtarıcı(lık)” kavramlarının tanımını çok iyi yapmamız lazım. Her ikisinin de net parametreleri, prensipleri ve çizgileri olan kavramlar olmadığını düşünüyorum.’ diyorsunuz. Failleri ya da ‘kurtarıcıları’ belirlemek neden zor?

Aslında bu zorluk kolektif/kitlesel şiddet olaylarının katmanlı ve girift yapısıyla yakından ilişkili. Çünkü bu şiddet eylemleri tek ve doğrusal bir hat üzerinden temayüz eden ve ilerleyen süreçler değil. Bazen şiddet mekanizmaları artçı şoklar ve son tahlilde patlamalar şeklinde ortaya çıkabilir. Bir çeşit “şiddet tiyatrosu” aslında vurgulamaya çalıştım nokta. Böyle bir yapı söz konusu olduğunda bunun parçası olan aktörlerin de motivasyonları, davranışları, tavır alışları, eyleyişleri ve tutumları şiddetin çeşitli momentlerinde ve epizotlarında farklılık gösteriyor.

Durumsal, bilişsel ve psikolojik faktörlerin de devreye girmesiyle soykırım ve kitlesel kıyımlar/katliamlar gibi organize kötülük eylemlerine iştirak eden failleri harekete geçiren temel motivasyonlar değişkenlik gösterdiği gibi bu süreçlerden “kurtarıcılar” da nasibini alıyor. Dolayısıyla “faillik”, “kurtarıcılık” gibi kategorileri net çizgilerle ayırmak son derece güç zira geçişkenlikler söz konusu. Belli bir şiddet momentinde veya hadisesinde “fail” refleksi gösteren, buna göre bir eylem sergileyen birisi farklı bir zaman diliminde veya kipte “kurtarıcı” gibi hareket edebiliyor.

1895 KATLİAMINDA FAİL OLAN BİR MÜSLÜMAN 1915’TE KURTARICI OLABİLİYOR

Örneğin 1895 katliamlarında fail olan bir Müslüman 1915’te kurtarıcı olabiliyor. O nedenle net sınıflandırmalar yapmanın söz konusu şiddet eyleminin/hadisesinin karmaşık doğasını anlamamıza pek yardımcı olabileceği kanaatinde değilim. Bugün bu tartışma ilgili literatürde de sıklıkla gündeme geliyor. Sınırları, köşeleri, içerikleri kesin çizgilerle belirlenmiş kavramlar değil bunlar; duruma göre esneklikler ve gecişkenlikler gösteren pozisyonlardan bahsediyoruz aslında. Bu bize aynı zamanda etnik temizlikler, kıyımlar ve soykırımlar gibi organize kötülük eylemlerinin ve bu tür felaketlerin normal olandan sapma durumsallıklar olmadığını da gösteriyor.

Geniş ölçekli süreçlerin sonucunda meydana gelen soykırımları ve kolektif imha eylemlerini ifa eden aktörler son derece farklı ve çoklu amaçlar ve saiklerle bu süreçlere dahil olurlar. İlaveten, soykırımsal süreçlerde ve anlarda söz konusu motivasyonlar değişebilir.

Soykırıma karşı çıkan İttihatçı kadrolar var mıydı? Varsa gerekçeleri ne? Özellikle Antep örneğinde..

İttihat ve Terakki gibi devasa bir yapıda herkesin belirli bir meselede istisnasız mutabakat halinde olduğunu iddia etmek eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Bu yapıları güçlü kılan aslında farklı ideolojik temayülleri içermesi ve bunlar arasında esnek koalisyonlar kurabilme yetisidir. Antep İttihat ve Terakki Kulübüne mensup siyasi yerel elitler arasında gerek tehcire toptan karşı olan; tehcire karşı olmayıp zamanlamasına muhalefet eden, gerekse Ortodoks Ermenilerin tehcirine onay verip Protestan ve Katoliklerinkine karşı çıkan kişiler vardı. Buradaki kilit nokta kulübe hâkim olan kişilerin içlerindeki bu muhalif sesleri bastırmasıdır. Bunu yaparken merkezdeki İttihatçı elitleri de ikna edebilmişlerdir. Onlara istedikleri kararları aldırtabilmişlerdir.

ANTEP’İN İLERİ GELENLERİ İSTANBUL’A ‘ERMENİLER CAMİLERE SALDIRACAK’ TELGRAFLARI ÇEKİYOR  

Antep’in Temmuz 1915 sonuna kadar tehcir edilecek bölgelere dâhil olmamasında, Antep Mutasarrıfı Şükrü Bey ve kazanın askeri komutanı Hilmi Bey’in bu karara karşı olmalarının payı var. Zaten bu tablo da bize, soykırım sürecinde merkez ile yerel idareciler arasında mutlak bir uyum olmadığını açıkça gösteriyor. İdarecilerin bu tutumuna rağmen, özellikle şehrin ileri gelenlerinden Ali Cenani ve Fadıl Beylerin Mart 1915’ten itibaren Ermeniler aleyhine çalışmalar yapmaya ve merkezi sürgün konusunda ikna etmeye yönelik müthiş çabaları var.

İstanbul’a telgraflar göndererek hükümete “Ermenilerin burada camilere saldırmak, Türkleri öldürmek, kadınlara tecavüz etmek ve Türklere ait evleri yakıp yıkıp, talan etmek için hazırlıklar” yaptıklarına dair telgraflar çekiyorlar. Bunun üzerine Bahriye Nazırı Cemal Paşa, yardımcısı Fahri Paşa’yı durumu yerinde tetkik etmesi bölgeye gönderiyor ve telgraflarda geçen olayları doğrulayacak hiçbir delile rastlanmadığı raporunu veriyor.

Yine Antep’teki Protestan Ermenilerin Aralık 1915’te tehcir edilmesine karşı çıkan Askerlik Şubesi Reisi Yusuf Efendi, askeri kumandan Osman Bey ve Belediye Başkanı Şeyh Mustafa Efendi var. Bahsi geçen kişilerin gerekçeleri en genel ifadesiyle Ermenilerin şehrin ve Müslümanların güvenliği açısından bir “tehdit” olduklarını düşünmemeleri ve devlete sadık olduklarına inanmaları.

ANTEPLİLER, ANTEP ERMENİLERİNİN FARKINDA AMA HATIRLAMAK İSTEMİYOR

Antep, Ermenileri ne kadar hatırlıyor bugün?

Antep’te Bey ve/veya Kayacık diye tabir edilen Ermeni mahallesine gittiğinizde Ermenilerin varlığı ve yokluğuna ilişkin bir fikir edinmeniz mümkün. Bugün burada Ermenilere ait haneler, dükkânlar ve kiliseler; kafe, butik otel, işyeri, kültür merkezleri ve şehrin ileri gelenlerinin “restorasyon” yaptırıp içinde oturduğu mekânlara dönüşmüş vaziyette. Şehrin okuryazar takımı ve sosyo-ekonomik olarak refah düzeyi yüksek olan sınıfları birçok inisiyatifler, komisyonlar ve gruplar kurarak Antep’in Türklüğünü ve Ermenilerden nasıl kurtulunduğunu “Antep’in Şanlı Savunması” başlığı altında vaaz eden projelerle meşguller. Bu bile nasıl bir varlık ve yokluk ikileminde olduklarının göstergesi. Zira Ermenilerin şehirdeki varlığına ilişkin herhangi bir anlatı veya alternatif görüş, inşa ettikleri mite gölge düşürecek, hakikat rejimlerini akim kılacak ve kendi geçmişlerinin sorgulanmasına yol açacak gelişmelere gebe. Antepliler, Antep Ermenileri’nin varlığının farkında. Ancak bunu hatırlamak ve konuşmak istemiyorlar.

ANTEP’TEKİ ERMENİ MAHALLESİNDEN KALAN BİLE  FLORANSA’YI ANDIRIYOR

Siz de Anteplisiniz. Antep’te bir dönem Ermenilerin yaşadığını ne zaman fark ettiniz? Sonraki akademik çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

Antep’in Temmuz sıcaklarının bastırdığı bir gün bir arkadaşımdan telefon gelmişti, “Hadi hemen buluşuyoruz atla gel Kayacık’a” dedi. “Kayacık” o anda benim için doğduğum, büyüdüğüm ve üniversite eğitimi için ilk defa dışına çıktığım Antep’te bir semt isminden başka bir şey ifade etmiyordu. Zaten nerede olduğunu bile bilmiyordum. Kayacık mahallesinin önünde dolmuştan indim. Sokağı buldum ve sokağın içine girdiğim andan itibaren gördüklerim karşısında şaşkınlıktan adeta yön duygumu kaybetmiş gibi oradan oraya dolandım durdum. Sokaktaki evlerden, yapılardan ve mekânın atmosferinden kendimi alamadım.

Gördüğüm manzara şu idi: Daracık bir sokak, yan yana, karşı karşıya yapılmış mimarlık harikası evler, evlerin görünümü adeta küçük bir Floransa’yı andırıyordu. Beton yığını yüksek katlı binaların, apartmanların istila ettiği Antep’te böyle bir mimarı harikanın varlığı sanat tarihinden nasibini almamış biri olarak beni bile büyülemişti. Nihayet Papirüs Kafe’yi buldum. Aslında kafe denilen yer az önce gördüğüm evlerden biriydi. Diğer evler gibi o da bir “kafe”ye dönüştürülmüştü. Bu şahane yapılar şehre demek ki böyle “kazandırılmış” ya da böyle “kazandırılması” büyüklerimizce “uygun” görülmüş diye dalga geçtim kendimce. Tam Papirüs’e gireceğim sırada kafamı kaldırdım ve evin giriş kapısının tepesine oyulmuş olan harflere gözüm takıldı.

İçeri seğirttim ve gördüğüm manzara karşısında nutkum tutulmuştu. Geniş bir avlu, sağ ve sol taraflarında merdivenlerle yukarı çıkılan iki büyük oda. Birisi misafirlerin ağırlandığı şark odası tadında diğeri ise ailenin fertlerinin kaldığı ferah odalardan müteşekkil iki büyük yer. Odaların eşyalarındaki, dolaplarındaki işçilik muazzamdı. Duvarlar kağıtla kaplanmış ve odaların tavanı Floransa’daki Katedrallerin tavanlarını andırır şekilde yüksek ve az önce kapının girişinde gördüğüm harflere benzer şekilde işlenmişti. Eski bir Antep evinde olduğuna kanaat getirmiştim o anda.

‘ABİ NE ERMENİSİ YAHU, ANTEP’TE ERMENİ Mİ VARMIŞ’ DİYE SORDUM…

Arkadaşımla bir-iki muhabbet ettikten sonra kafe olarak işletilen bu “Cennet yuvası”nın sahibiyle konuşmak ve evin tarihine dair birkaç bilgi kırıntısı almak istedim. Kasanın önünde çayını yudumlayan kafe sahibinin yanına doğru gittim, kendimi tanıttım. Boş bulunup evin tarihine ilişkin hemen aklıma gelen ilk soruyu sordum: “Abi merak ettim de burayı kimden aldınız? Kim varmış sizden önce burada acaba? Etrafta bu şekilde bir sürü şahane ev var ve hepsi kafe olarak işletiliyor.” Mekânın kendisine babasından kaldığını söyledi. Ben de “babanızdan önce kim varmış? Ya da babanız kimden satın almış?” sorusunu yönelttim. Tam o anda aramıza keskin bir sessizlik girdi.

Bir 10 saniye geçti geçmedi ve adam sanki kendi kendine konuşurmuş gibi “Ermeniler varmış buralarda” dedi. Bu cümleyi duydum ancak hiçbir anlam veremedim. “Ermeniler varmış buralarda” cümlesi belki benim için o anda ve mekânda duymuş olduğum en anlamsız cümleydi. Şaşırıp “Abi, ne Ermenisi yahu! Sen neden bahsediyorsun? Antep’te Ermeniler mi varmış?” diye sordum, Papirüs’ün sahibi “Evet varmış” dedi. “Peki onlara ne olmuş, neredeler?” diye tekrar sordum, “Gitmişler” diye cevap verdi. Ben de dayanamayıp “Ha gitmişler, burayı da, buraları da sana, sizlere mi bırakmışlar” deyip, hırsımdan yumruklarımı sıkarak gerisin geri dönüp gitmiştim.

Tabi sonra Papirüs’ün aslında Antep’in en zengin, hayırsever, eğitime büyük önem veren, asil ve görgülü ailelerinden ve aynı zamanda İran Fahri Konsolu olan (Kara) Nazar Nazaretian’a ait olduğunu öğrendim. Oğullarının ve torunlarının doğduğu bu evde üç nesil yaşadıkları bilgisine vakıf oldum. Kapısını üstünde dikkatimi çeken o yazıların Ermenice harfler olduğunu ve evi yaptıran Kara Nazar Ağa’nın soyisminin oraya kazındığını sonradan idrak ettim. 1915’te 1 yaşında olan ve ailesi birlikte tehcir edilen Nazaretyan ailesinin en küçük torunu Helen’in kızı ile sonradan tanıştım.

Yani benim bu meseleyle hemhal olma durumum tamamen cehaletimden doğdu. Cehaletim “sayesinde” bu konuya eğilmeye ve akademik çalışma yapmaya karar verdim. Şehrin Ermenilerine ait mülklere, zenginliklere el koyanların sergiledikleri bu kayıtsızlık ve bunu bir “hak” gibi görme refleksi bu konuya eğilmemi sağlayan temel motivasyonlardı.

FRANSIZLAR ANTEP’TEN GİTTİ, ERMENİLER KENDİ KADERLERİNE TERK EDİLDİ

Antep’ten (elbette Anadolu’dan) Ermeniler gidince beraberinde neleri götürdüler, neleri geride bıraktılar?

1 Nisan 1920’de başlayan ve Ermeni tarihyazımında “Ermenilerin Varoluş Mücadelesi” ve/veya “Antep Kahramanlık Savaşı” olarak adlandırılan şehirdeki Kemalist/millici kuvvetler ile Fransız askeri güçleri arasında meydana gelen harpte Ermeniler son ana kadar tarafsız kalmalarına rağmen Fransızların zorlamasıyla onların yanında harbe iştirak ettiler. Bu harpte Fransızlara ciddi askeri ve lojistik destek sağladılar ve bu destek sayesinde Fransızlar Şubat 1921’de şehri tamamen kontrolü altına aldı.

Ancak daha sonraki diplomatik gelişmeler Ermenilerin aleyhine cereyan etti. Zira, Fransızlar Ankara’daki Kemalist hükümet ile anlaşarak şehri millici güçlere teslim etti. Bu Ermeniler için tabi hayal kırıklığının ötesinde ciddi bir yıkım idi. Fransızların bu diplomatik manevrasıyla Ermeniler şehirde bir anda kendilerini onları istemeyen, Antep’i terk etmelerini bekleyen ve bunun için zorlayan Türk-Müslüman cemaatle karşı karşıya buldular.

Fransız mandası altına bulunan Suriye ve Lübnan’a gitmek zorunda bırakılan Ermenilerin kendilerine verilen sözlere rağmen ne can ne de mal güvenlikleri sağlanmadı. Hatta Fransızlar bir süre buralara gidebilmek için gerekli olan pasaportları Ermenilere vermekten vazgeçti. Dolayısıyla bütün bu süreçler göz önüne alındığında Ermeniler açısından ciddi bir yalnız bırakılma ve kaderine terk edilme durumu söz konusuydu ve bunun müsebbibi olarak da ‘Hıristiyan’ bir büyük güç olan Fransızlar görüldü.

ERMENİ MALLARINI PAYLAŞANLAR AÇIK BİR MAL-MÜLK KAVGASI YAPTI

Ermenilerin 1921-22’de Antep’i tamamen terk etmeleriyle birlikte, onlardan kalan evler, tarlalar, arsalar ve diğer gayrimenkul mülkler çok cüzi miktarlarla satılır. Daha doğrusu, Antep’teki Ermenilere ve Fransızlara karşı verilen mücadelede yararlılık gösterenlere, semt kumandanlarına ve harbe iştirak edenlere verilir. Hatta bu harbe katılıp, savaşan, mücadele eden ve kendini bu anlamda gerçekten ‘Antepli’ olarak gören bazı yerel unsurlar ile harbin başında Antep’i terk eden ve hiçbir yararlılık göstermeyip, Ermeniler ve Fransızlar şehri boşalttıktan sonra gelip Ermenilerden kalan mal ve mülklere konan diğer eşraf arasında çatışmalar ortaya çıkar. Açık bir mal-mülk kavgası yaşanır yani ve neredeyse 1919-1921 arasındaki bütün bir yerel Antep tarihini bu minvalde okumak mümkündür.

TIRNAK MAKASINDAN YOĞURT BAKRACINA HER ŞEY GÜLÜNÇ FİYATLARA.. 

Kitabınızla ilgili verdiğiniz bir söyleşide, Ermeni mallarını-mülklerini edinenlerin soykırımda önemli rolleri olan kişilere özellikle devlet tarafından verildiğini anlatıyorsunuz? Bu ne zaman, kimler tarafından, hangi kurum/lar ve sistemle yapıldı?

Kitapta emval-i metruke kanunları aracılığıyla Ermenilere ait taşınır ve taşınmaz malların el değiştirmesi, bunları gaspı ve talanı sacayakları üzerine oturttuğum bu süreci üç döneme ayırarak inceliyorum: 1915-1917; 1919-1920; 1921 ve sonrası. 1919-1920 arası dönemi malların geçici de olsa iade edildiği bir süreç olarak okumak mümkün ancak bu kısa ömürlü oluyor. Diğer iki dönem aynı zaman Müslüman yerel eşrafın zenginliğini ve bu anlamda sınıfsal pozisyonu konsolide ettiği dönemler. Bu Cumhuriyet sonrası da devam eden bir süreç.

Daha önce de vurguladığım gibi meselenin bir sözde hukuki, bürokratik bir ayağı var. Burada emval-i metruke kanunları devreye sokularak Ermenilere ait mallar ve mülkler devletin kontrolüne geçiyor, hükümet tarafından çeşitli amaçlarla kullanılıyor, müzayedeler kurularak Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonları aracılığıyla tırnak makası ve yoğurt bakracına kadar ne var ne yoksa Müslümanlara gülünç, cüzi fiyatlara satılıyor. 1921 sonrası söz konusu müzayedeler bu sefer Gaziantep Defterdarlığı ve yerel idari birimler tarafından yürütülüyor. Bu müzayedelere katılan eşraftan kimselere ayrıcalıklar tanınıyor.

Ermenilerin şehri tamamen terk etmeleriyle birlikte bu süreç momentum kazanıyor. Örneğin, 1922-1928 arası dönemde Ermenilere ait bazı evler Türk-Fransız harbinde (Antep Harbi) evleri hasar görmüş Müslümanlara veriliyor. Bundan Antep’e yerleştirilen muhacir ve mülteci aileler de nasipleniyor. Tabi işin bir de talan ayağı var daha doğrusu “yasal” olmayan yollardan bu mülkleri edinen kişiler de ortaya çıkıyor. 1924’te Ali Api, Garuj Karamanukian’a ait büyük bir evi; aynı şekilde 1923’te Nuri Patpatzade, Hagop Bezciyan ve Harutyun Ağyan ait evleri kendi uhdesine geçiriyor.

İHALE YAPILIYOR AMA SATIŞIN KİME YAPILDIĞINA DAİR BİLGİ YOK

1930-1935 arası Gaziantep Belediyesi ve Gaziantep Defterdarlığı aracılığıyla açık artırmalar sonucunda yapılan birtakım ev, arsa ve tarla satışları da var. Bu satışlar, dönemin Gaziantep Gazetesi’nde yayınlanıyor. İlgili mülkün lokasyonu, türü, miktarı ve kaç liraya satıldığı gibi bilgiler gazetede yer almasına rağmen satışın kime yapıldığına dair hiçbir bilgi verilmiyor. Aynı şekilde 1920’lerin sonlarına doğru Gaziantep Belediyesi tarafından düzenlenen bu müzayedelerde rayicinin bir hayli altında fiyatlara Ermenilere ait taşınmazlar satılıyor. Bunları alanlardan bazıları şöyle: Abdullah Göğüş, Mahmut Dai, Attarzade Abdullah, Mahmut Atay, Ali Cenani, İncozade Hüseyin vd.

NAZARETİAN AİLESİNE AİT GÖRKEMLİ EVİ ‘SATIN ALAN’ MAHMUT DAİ AİLENİN ESKİ ÇALIŞANI…

Burada Mahmut Dai üzerinde durmak isterim. Zira hikayesi diğer kişiler için de örnek teşkil ediyor. Mahmut Dai, hem 1915-1917 hem de 1921 sonrası dönemde şehrin yıldızı yükselen yerel elitlerinden. 1921-1924 arasında Gaziantep Ticaret Odası Başkanlığını yürütüyor. Dai, eski bir Antep İttihat ve Terakki Kulübü üyesi. 1923’te Gaziantep Belediyesi tarafından satışa çıkartılan bugün Papirüs Kafe olarak faaliyet veren Nazaretian ailesine ait görkemli evi “satın” alıyor. Bu arada kendisinin ailenin eski bir çalışanı olduğunu belirtmek isterim. Bu ev, 1965’den 1967’e kadar jandarma karakolu olarak kullanılıyor. 1967’de Dai ailesi evi Abdülkadir Kimya’ya satıyor. Her ikisinin de tehcir ve mülklerin talanı sürecinde aktif rol aldıklarını görüyoruz.

Yukarıda ismi geçenler başta olmak üzere Antep’te idari, politik ve sivil aktörlerin Ermenilerin sürgün edilmesi adına merkezi idareden çok daha cevval ve işgüzar bir biçimde hareket etmişlerdir. Burada bilhassa iki yerel aktörden bahsetmek isterim. Bunlardan bir tanesi Antep Mebusu ve Antep İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucusu, üyesi ve reisi olan Ali Cenani; bir diğeri ise Ermenilerin tehcir edilmesine her daim karşı çıkan ve karar alındıktan sonra istifasını veren Antep mutasarrıfı Şükrü Bey’in yerine atanan Ahmet Faik Bey. Ali Cenani ve Ahmet Faik, hem Antep Ermenilerinin topyekûn tehcir edilmesi sürecinde aktif rol alıyorlar, hem de toplumun büyük bir kesimini bu sürece dâhil ediyor ve bölgedeki yerel unsurları harekete geçiriyorlar.

Birinci Dönem Milletvekili ve Ticaret Bakanı Ali Cenani (Kaynak: Gaziantep Kent Arşivi)

ERMENİLERİN GERİ DÖNMESİNİN İMKÂNSIZ OLDUĞUNU KENDİ GÖZLERİ İLE GÖRÜYOR VE MAL PAYLAŞIMINI HIZLANDIRDILAR

Antep Ermenilerinin sürgün edilmesinden sonra, geride bırakmak zorunda kaldıkları mal, mülk ve bütün servetin el değiştirilmesi ve talan edilmesi sürecinde de en önde yer alıyorlar. Özellikle Ahmet Faik Bey, yerel aktörleri Ermenilerden kalan malların ve mülklerin kendilerinin olacağı garantisi ile bu sürece dahil ediyor. 15,000 yakın Ermeni’nin mallarına el koymak amacıyla bir yürütme komitesi bile oluşturuluyor. Bu komiteyi temsilen şehrin ileri gelenlerinden Dabbağ Kimâzâde, Nuribeyoğlu Kadir ve Hacihalilzâde Zeki, Der Zor’a gidiyorlar ve mallarına konmak istedikleri Antep Ermenilerinin gerçekten içinde bulundukları koşulların onların Antep’e geri dönmesini ve hayatta kalmalarını imkânsız kılacağını kendi gözleriyle görüp emin olmak istiyorlar. Der Zor’dan döndükten sonra ise mal paylaşımını hızlandırıyorlar.

SÜRGÜNDEN SAĞ KURTULAN ERMENİLER 1919’DA ANTEP’E GERİ DÖNÜYOR AMA…

1918 sonu 1919 başı itibariyle sürgünden sağ kurtulabilen Antep Ermenilerinin bölgeye geri döndüklerini görüyoruz. Ancak dönmeyenler de var. Antep’e dönenler arasında Antepli olmayan Ermenilerde de mevcut. Bilhassa Sivas, Kayseri ve Erzurumlu Ermenilerin de Antep’i daha güvenli buldukları için buraya yerleştiklerini görüyoruz. Şimdi Antep ilk önce İngilizler tarafından işgale uğruyor. 17 Aralık 1918’de İngiliz kuvvetleri Antep’e geliyor. 23 Ocak 1919’da işgal kuvvetlerinin başındaki General McAndrew, Ermenilerin tehciri ve mallarının talan edilmesine aktif olarak katıldıkları ve bu süreçte halkı galeyana getirdikleri gerekçesiyle Antep’te yerel memurlardan Muhasebeci Nesim, Defter-i Hakani Memuru Eyüp Sabri, Evkaf Memuru Hakkı, Antep İttihat ve Terakki Cemiyeti İkinci Reisi Taşçızade Abdullah, Antep Haberleri gazetesi sahiplerinden Kahyazade Hüseyin Cemil Göğüş, Mennanzade Mustafa, İmamzade Mustafa, İncozade Hasan, Patpatzade M. Bahtiyar ve Urfa’dan gelen Dişikırıkoğlu Hulusi gibi şehrin önde gelen bazı elitlerini tutuklattırıyor. Hatta yargılanmaları yapılana kadar Mısır’a sürgüne gönderiyor.

SÜRGÜNÜN DESTEKÇİSİ ALİ CENANİ, MUSTAFA KEMAL’A YAKIN BİRİYDİ 

Antep’te Ermenilerin sürgünü ve imhasına aktif olarak katılan isimlerin birçoğu Antep’in önde gelen yerel eşrafına mensup kişiler zaten. Bu kişilere ilave olarak, Antep’in diğer askeri ve sivil memur/bürokrat kadrosu ve son olarak sivil halk bu eylemlerde fail olarak yer alıyorlar. Yani faillerin çoğunun üst sınıflardan isimler olduğunu söyleyebiliriz. Cumhuriyet’le birlikte de ya bu konumlarını koruyorlar ya da daha da yükseliyorlar. Örneğin daha önce de ismini zikrettiğim Ali Cenani, 1915-1921 arası bütün süreçlerde yer alırken, ‘Milli Mücadele’ dönemi başladığında ve Büyük Millet Meclisi kurulduğunda mebus oluyor. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Mustafa Kemal’e oldukça yakın biri olarak Meclis’teki yerini koruyor ve 1924’teki hükümetin Ticaret Bakanı oluyor. Hâlbuki biliyoruz ki, kendisi aynı zamanda Malta sürgünlerindendi.

ERMENİLERİN KATLEDİLEMSİNE SESSİZ KALAN YASİN BEY DE MEBUS OLDU 

Aynı şekilde taltif edilen isimlerden bir diğeri de Mehmet Yasin Sani Kutluğ. Yasin Bey, Antep Ermenilerin sürgünü döneminde konvoyların başındaki kişi. Görevi, Antepli Ermenilerinden müteşekkil sürgün konvoylarını Akçakoyun Tren İstasyonu’na kadar güvenli bir şekilde getirmek. Ancak kendisi, yol boyunca Ermenilerin maruz kaldığı bütün katliam, talan, hırsızlık, cinayet ve tecavüz eylemlerine seyirci kalıyor. Soykırımda Antep’ten ailesi ile birlikte sürgün edilen ve 2 yıllık sürgün hayatını günlüğüne not eden Krikor Boğaryan günlüğünde Yasin Bey’den hassaten bahseder. Onun elindeki kırbacıyla sürgünleri nasıl dövdüğünü; Akçakoyun İstasyonu’ndan tren vagonlarına yerleştirilen Ermenilerin eşyalarını nasıl ele geçirdiğini anlatır. İşte bu Yasin Bey, 1921’de Büyük Millet Meclisi’nde Antep mebusu olarak yer alıyor. Yine Cumhuriyet kurulduktan sonra da Meclis’te ilk dönemde Antep Mebusu olarak bulunuyor ve ayrıca El Cezire İstiklal Mahkemeliği üyeliği de yapıyor.

YAŞANANLARLA YÜZLEŞMEK ÖNCELİKLE BİREY VE İNSAN OLMANIN GEREĞİ 

Cumhuriyet öncesi ve sonrasında yaşanan tüm bu trajedilerle yüzleşme neden gerekli? Ve yüzleşmeye bugüne uzak olanlardan mı, yakın olanlardan mı başlanmalı?

Bu yüzleşme evvelemirde iyi bir insan, iyi bir birey olmak için gerekli. Ancak bu sayede yani iyi bir birey olmakla ve bunun gerektirdiği eylemler, davranışlar ve tutumlar repertuvarıyla birlikte Türkiye’de toplumsal barışın ve huzurun anahtarı olarak gördüğüm “toplumsal/kolektif iyilik siyaseti”nin yeşerebileceğine inanıyorum. Ernst Bloch’tan ilham alarak ifade etmem gerekirse benim adıma memleketteki yegâne “umut ilkesi” böyle bir hümanist anlayış ve bunun toplumsal ve siyasal ilişkilere tahvil edilmesi.

Tarihe, geriye dönüp baktığımızda –ki sıklıkla yaptığımız bir zihinsel pratik değil toplum olarak- yüzleşmemiz, hesaplaşmamız gereken olaylar bir hayli fazla zira sicilimiz bir o kadar kabarık. Dolayısıyla yüzleşme pratiğine -bu hatırlamaktan; demokratik ve diyaloga açık bir hatırlama ve toplumsal hafıza kültürü inşa etmekten geçiyor- uzak veya yakın tarih gibi bir ayrıma gitmeksizin bir yerden başlanması elzem. Zaten bir kere geçmişle hesaplaşmaktan imtina edilen mevzulara ve bunların anlam dünyasına girildiğinde başka başka olaylar da kendiliğinden konuşulmaya başlanacaktır yeter ki bunları üzerine bir etkileşim, iletişim, diyalog ve konuşma gün yüzüne çıksın, biz o evrenin kavramlarını tedavüle sokalım.

TÜRKİYE’DE UTANÇ KÜLTÜRÜ VAR AMA SUÇLULUK KÜLTÜRÜ YOK   

Bana göre Türkiye’de geçmişle hesaplaşma, yüzleşme gibi meseleler söz konusu olduğunda eksik olan bir kavram var: suçluluk kültürü. Şimdi suçluluk kültürlerinde, insanlar kendi eylemlerinden sorumludurlar. Suçluluğu bireysel olarak deneyimler ve Tanrı veya üst benlikleriyle diyalog içerisinde olurlar. Bir de utanç kültürü vardır. Burada ise, topluluk kendini en yüksek ahlaki otorite olarak görür. Utanç, teşhir, rezil olma ve dışlanma korkusu zeminine oturur ve böylece topluluk, kendi kurallarını kabul etmeyen bireyleri tehdit eder. Utanç kültürü, kişiyi değersiz hissetmesi, uyumlu, katılımcı olması ve grubun gözüne girip, toplulukla birlikte güven ve refahın tadını çıkararak mutlu olması için eğitir. Ne yazık ki bizim memlekette fazlasıyla uç bulan bu utanç kültürü. Suçluluk kültürünü bunun panzehri olarak görüyorum.

Türkiye gibi demokratikleşme ve diyalog kültürünün çokça patinaj yaptığı bir toplumda bunun zorlukları ortada. Maalesef, “sakat” bir tarih anlayışımız var; mayınlı arazileri olan bir anlayış bu. Buralara girdiğinizde “hatırlamama”, “hatırlamaya ve hatırlatan her şeye direnme” ve hemen akabinde gelen “inkâr” refleksi oldukça baskın. Bu da tabii içinde yaşadığımız toplumun ne derece hafızadan yoksun olduğuna işaret ediyor. Bu olayları yok saymak, adeta varlığımızın ön koşulu olarak sunuluyor. Onların varlığına her referans, varlığımıza yönelik bir tehdit gibi görülüyor. Galiba her şeyden önce, toplumun bu tür bir ruh halinden kurtulması gerekiyor.

ERMENİLER MARUZ KALDIKLARINI ANLAMAK İÇİN BİR VİCDAN GEREK

Bir tarihçi olarak döneme ilişkin belgeler mi yoksa kişisel öyküler mi daha çok ilginizi çekiyor? Hangisi daha önemli sizce?

Klasik bir tanımlama ve sınıflandırmayla ifade etmek gerekirse düz bir tarih anlayışının yöntemsel olarak içerdiği en temel öğeler yer, zaman ve kişilerdir. Böyle bir tarih perspektifi tarihte olup bitenleri yukarıda saydığımız üç ana parametre ekseninde hikâye etmeye veya aktarmaya hizmet eder. Aynı zamanda bahsi geçen tarih anlayışı belirli bir zaman ve mekânda belirli kişiler arasında vuku bulan olayları “objektif” bir biçimde resmettiğini vazeder. Tabii burada objektif ve tarafsız olduğunu iddia eden tarih anlayışını destekleyen önemli materyallerden bir tanesi belgelerdir. Tarihi belgeler tarihte yaşanmış olaylara ışık tuttuğunu iddia eder. Elbette tarih disiplini çerçevesinde bu bir yöntemdir ve bazı tarihçilere göre makbuldür de. Ancak burada hassas olan nokta “tarihi belgenin” sırf tarafsızlığı destekleyen bir kâğıt parçası olarak değerlendirilmemesi gerektiğidir. Zira böyle bir tarihi bakış tarihin kendisini mekanik kılar.

Örneğin 1915’te Osmanlı Devleti’nin resmi vatandaşları olan Ermenilerin maruz kaldığı eylemleri ve bu dönemi bütün boyutları, evreleri, dönüşümleri, süreklilikleri-kopuşları ile kavrayacak ve açıklayacak geniş kapsamlı, ciddi bir araştırma yapmak ve belgelemek ciddi emek isteyen bir iş. Bunun için sürekli bir çaba, sağlıklı ve eleştirel bir bakış açısına, tarihi olan vakıalara asgari derece ideolojik-politik motivasyonlardan ve angajmanlardan kaçınmayı gerektirecek bir vicdana sahip olmak gerekiyor. Bundan kastım maddi olaylara ve gerçekliklere objektif yaklaşmak ancak bunları aklın süzgecinden geçirirken bilimsel-pozitivist mekanikliğin tarafsızlık ve “yarattığı” iktidar dilinin / söyleminin etiketine yapışmamaktır. Zira söz konusu olan dönem tarihsel düzlemde kalmak kaydıyla farklı tarihsel anlatılara ve perspektiflere müsait bir alan.

Bunun yanında belli bir tür belge yığınına angaje olmanın yol açtığı sınırlılık, o belge türünün nasıl kullanılacağı yönünde emsal oluşturan mevcut çalışmaların sunduğu şablonların artması, tarihçinin çok dar bir alanda hareket etmesine sebep olmakta. Bu bağlamda salt mekanik-fonksiyonel bir belge okuma ve bilgi sunma konformizmine teşne olmadan kavramsal / kuramsal bir çerçevede ve dönemi etkileyen toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik ve tarihsel süreçleri hiçbir biçimde gözden kaçırmayarak ele alınmalı. Bunlar bittabi Türkiye’deki akademik tarihçilik anlayışında ciddi bir paradigmatik değişiklik gerekliliğine işaret eden parametreler. Ancak hemen belirtmem gerekir ki buradaki akademik tarihçilik anlayışını kitabi ve pozitivist bir “objektifliğin” ve bilimsel mekanikliğin fersah fersah ötesine geçerek; gerçek hayata ve bu gerçek hayatın faillerinin siyasal-toplumsal-ideolojik edimlerine değen ve bu edimliliğin sürekliliğinin / esnekliliğinin ve yaratıcılığının öneminin altını çizen ve bu bağlamda tavrı-duruşu ve ne söylemek istediği gayet sarih bir yaklaşımla sentezlemek elzem.

TARİHÇİ KİMYA LABORATUVARINDA DENEY YAPAN BİLİM İNSANI GİBİ HAREKET EDEMEZ

Tabi arşiv belgeleri ile karşılaştırıldığında tarihsel malzeme olarak kişisel anlatıların objektifliği ve “bilimselliği” her daim tartışma konusu olagelmiş. Bu türden canlı tanıklıkların tarihsel olayları ve aktörleri sahih ve objektif olarak ortaya koymalarının mümkün olmadığı ileri sürülür. Bu konvansiyonel görüşe göre anı, otobiyografi ve günlük niteliğindeki materyallere ihtiyatla yaklaşılması, güvenilirlik ve geçerliliklerinin test edilmesi gerekir. Zira bu türden metodolojik kaygılarla söz konusu materyallere tarihsel “belge” demekten bile imtina edilir. Bir kimya laboratuvarında deney yapan bilim insanı edasıyla yazılan tarihlerde kişisel anlatılara deneyin bağımlı değişkenleri muamelesi yapılır.

Anı, otobiyografi ve günlük türü metinler dönemin tanığı farklı aktörlerin olguları ne denli tutarlı analiz ettikleriyle değil bize neyi, nasıl anlattıklarıyla değerlendirilmeli, incelenmelidir. Bir başka deyişle bu anlatıları pür gerçek(çi)lik ve objektiflik kıstasıyla yargılamak yerine; onların, çoklu hakikatler, tahayyüller ve kurgular üzerine düşünmemizi sağladıklarına vurgu yapılmalı.

HİÇBİR BELGE ONU ÜRETEN AKTÖRÜN ÖNYARGILARINDAN AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ

Bu bağlamda tarihsel kurguların ete kemiğe büründürülmesinde bu tür tanıklıklar ve öznel hikâyeler vazgeçilmez önemdedir. Şüphesiz ki bunları kaleme alan kişiler tarihi kendi sübjektif pencerelerinden yeniden inşa ederler. Ancak asla unutulmaması gerekir ki, hiçbir belge ve arşiv malzemesi de tarihsel bağlamdan kopartılarak anlamlandırılamaz ve onları üreten aktörlerin siyasal, sınıfsal ve kültürel konum, çıkar, arzu ve önyargılarından ayrı düşünülemez. Bu durum tarihyazımında bir malzemeler hiyerarşisi kurmanın zorluğuna işaret ediyor. Daha verimli bir tartışma, spesifik bir araştırmanın sorunsallarına nasıl bir metodolojik stratejiyle ve buna denk düşen ne tür kaynak referansıyla yaklaşmanın bizi en çok sesli, en kompozit kurgu ve anlatıya götürebileceğidir.

Açıkçası benim konuya bakışım şudur: bir tarihçi açısından önemli olan elindeki malzemenin –bu hatırat olur, günlük olur, belge ve/veya arşiv malzemesi olur—sahih olup olmadığı değil bizatihi anlatının kendisidir. Son tahlilde ilgili malzeme bu anlatıyı besleyen, kurgulayan ve yeniden inşa edilmesini sağlayan araçlardır. Esas olan hikâyedir, anlatıdır ve bunların öznelleştikleri, kişiselleştikleri ölçüsünde bize büyük anlatıya dair daha farklı yaklaşımlar sunarlar. Bizi didaktik, meta anlatıların dışına çıkarak o büyük ormanın içinde her yeri kuşbakışı görmemizi sağlayarak adeta tarihin içinde gezintiye çıkarırlar.

24 NİSAN ANMALARI SUÇLULUK KÜLTÜRÜ GELİŞTİREREK İYİLEŞMENİN EN ÖNEMLİ ADIMI 

Artık İstanbul’da bile 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı’nı anlatan anma programlar yapılıyor. Sizce yüzleşmeye katkısı olur mu?

Bu anmalar toplumda hatırlamanın, empati ve diyalog kültürünün yeşermesi ve toplumsal hücrelerimize nüfuz etmesi bakımından son derece önemli. Tam anlamıyla olmasa da bir biçimde kurban ve mağdurlarla özdeşleşmeyi ve onları anlama yeteneğini geliştirmek adına kayda değer çabalar bunlar. Dolasıyla 24 Nisan anmalarını bu toplumun bir “suçluluk kültürü” geliştirerek iyileşmesinin ilk ve en önemli adımı olarak görüyorum.


Editör: N. Cingirt

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • Ad Soyad Giriniz...
    Ad Soyad Giriniz...
    4.03.2013 15:18

    ulen be biz ölsek garipler mezarlığına bile gömmezler rahmetli 600 bin takarak ihtişamla gömüldü ama akıllardaki soru bunca yıl bu ünle kazandığı unlar nereye gitti yoksa cebi delik mi idi.