• 9.05.2022 05:54

Bir yandan İstanbul’daki merkezi semtleri dolduran Suriyeli, Afgan ve Pakistanlı mültecilerin görüntüleri, diğer yanda Sessiz İstila belgeseline gösterilen büyük ilgi ve filmin yapımcısı Hande Karacasu’nun gözaltına alınıp sonra serbest bırakılması…

Maalesef sığınmacı tartışması şeker bayramında ağzımızın tadını kaçırdı.

Açıkçası ben de sayıları her yıl katlanarak artan sığınmacıların Türkiye için ciddi bir problem olduğunu düşünenlerdenim.

Ülke sosyolojisini negatif anlamda etkileyen çok ciddi bir problem ile yüz yüzeyiz ve bunun ırkçılık ile bir ilgisi yok.

Eğitimsiz, cinsiyet eşitliği kavramından habersiz, kalifiye olmayan, gittiği ülkenin diline kültürüne uyum sağlamayan 5 milyon kişiyi dünyanın en liberal, en gelişmiş, en toleranslı ülkesine dahi gönderseniz o ülkede problem çıkarır. Söz konusu kitlelerin kökeni veya milliyetiyle ilişkili değildir mesele.

Ülke nüfusunun yüzde 10’una yaklaşan bir yabancı nüfus hareketi dünyanın her yerinde demografik, ekonomik ve sosyal sorun yaratır.

Burada hassas bir çizgi üzerinde yürüdüğümüzün farkındayım.

“Beyaz adamın yükü” söylemindeki gibi Batı’nın medenileştirme kılıfı altında sömürme veya başka kültürleri küçümseme eğilimiyle aynı çizgiye düşmek istemem.

Fakat bu hassasiyet bizi sorunları halı altına süpüren bir başka uca savurmamalı.

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri ülke genelinde eğitimin yükselmesi, bilimin teknolojinin gelişmesi, refah düzeyinin artması ve kadınların hak ettikleri eşit şartlara kavuşması için uğraşıyoruz. Henüz istediğimiz seviyeyi de yakalayamadık. Şimdi bütün bu açılardan bizim çok gerimizde milyonlarca insanı ülkemizde kalıcı olarak barındırma lüksümüz var mı?

Batı, eğitimli Suriyelileri seçip gerisini bırakırken itiraz etseydik, sığınmacıların sayısını kontrol edebileceğimiz bir seviyede sınırlasaydık, entegrasyon politikalarını adam akıllı uygulamış olsaydık, okullaşmaya, dil eğitimine, kadınların güçlendirilmesine, kayıtlı istihdama önem vermiş olsaydık belki bugün bu kadar büyük bir rahatsızlık yaratmayacaklardı.

Ne sınır koyduk ne geri gönderdik ne de burada dünyaya gelen ve bugün artık ergenlik çağına yaklaşan 500 bin çocuğu kendi standartlarımıza göre yetiştirebildik.

Adına ‘geçici sığınmacılar’ dedik ama 10 yılı aşan geçici sığınmacılık olabilir mi?

Milyonlarca geçici sığınmacı dünyanın neresinde herhangi bir sınırlama olmaksızın ülkenin her yerine yerleşip kalıcı yerleşikler haline getirilmiştir?

Dönecekleri kabul edildiği için sınıra yakın sığınma merkezlerinde ikamete tabi tutulmaları gerekirken “Kamplar masraflı oluyor kendilerini geçindirsinler” diyerek ülke geneline yayılmalarını sağlamak ne derece mantıklıydı?

Şimdi sadece ‘gönüllü’ geri dönüşten bahsediliyor olmasına da itirazım var açıkçası.

Vize süreniz dolduğunda, oturum izniniz bittiğinde hangi ülke gönlünüze göre davranmanızı kabul eder?

Suriye’deki savaşın sonuna gelindi.

Bakın Anayasa Mahkemesi, “Ülkemizde savaş var. Bizi geri gönderirseniz kötü muameleye maruz kalırız” diyerek bireysel başvuruda bulunan Suriyelilerle ilgili kararını verdi. Mahkeme, “Kötü muamele göreceklerine dair delil yok” dedi.

Madem kötü muamele göreceklerine dair delil yok, madem geçici sığınmacı olmalarını gerektiren şartlar ortadan kalktı, artık gönüllü değil zorunlu geri dönüş şart koşulmalı. Bunun için de belli bir zaman takvimi açıklanarak ağır mağduriyetlerin önüne geçilmeli.

Kaldı ki mesele sadece Suriyeliler değil. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, geçen yıl Türkiye yaklaşık 183 bin Afgan sığınmacıya ev sahipliği yapıyordu. 300 bin Afgan ise kalıcı olarak Türkiye’ye yerleşmiş durumdaydı. Bu sayının son bir yılda daha da artmış olduğunu tahmin etmek zor değil.

Dahası dün İstanbul Valiliği’nin açıkladığı verilere göre 16 milyonluk İstanbul’da 1 milyon 300 bin yabancı yasal olarak ikamet ediyor. Bunların 542 bini Suriyeli.

İstanbul gibi bir yerde bir milyonu aşkın düzenli göçmen gelmiş ve bunun normal görülmesi bekleniyor. Bunun Türkiye’nin en kıymetli şehrinin temeline dinamit yerleştirmekten farkı var mı?

Tabii bunlar yasal olanlar. Yine valiliğin açıklamasına göre sadece Mayıs ayı itibarıyla İstanbul’da yakalanan göçmen sayısı 26 bine yakın. Toplamını siz hayal edin…

Öte yandan 250 bin (neyse ki artık 400 bin) dolar verene kota sınırı olmaksızın vatandaşlık verilebilir mi?

Bugün ev sahibi, yarın kimlik kartı sahibi, ertesi gün seçmen olunabilir mi?

Tabii ki bu Suriyelilerin veya Afganların suçu değil, ülkeyi yönetenlerin plansız programsız ve öngörüsüz göç politikasının sonuçları…

Şimdi bütün bu tabloyu eleştirmek bizi ırkçı yapar mı?

Son olarak Sessiz İstila belgeseline de değinmeden edemeyeceğim.

Abartılı, gerçekçilikten uzak bir propaganda filmi olsa da yapımcısının gözaltına alınmasını doğru bulmuyorum.

Yayınlandığı ikinci günde 3 milyon kişinin izlemesi bile rahatsızlığın boyutunu gözler önüne seriyor.

İktidar bu eleştirilere kızmak yerine kaçak göçmenlerle çok daha etkili bir mücadele dönemine geçmeli. Gerekirse sokak sokak kimlik kontrolü yapmalı. Ucuz iş gücü bahanesiyle yeni sığınmacılara kapı aralamamalı ve Suriye politikasını gözden geçirerek güvenli ve kalıcı geri dönüşün önünü açmalı.

Gerekli adımların etkili biçimde atıldığı görülürse, tehlikeli bir hale gelen toplumsal gerilim de azalacaktır.