• 20.01.2015 00:00
  • (53304)

 “Duşakabinoğulları”nın “Ak Saray Hatırası”nı da görünce artık yakın bir zamanda, “ağaçlarla da tokalaşma” seansının ardından konunun kahkahalar eşliğinde kapanacağını anladım…

Bu hikayenin sonunda belki ağaçların da bir sözünün olabileceği ihtimali beni daha da sevindirdi…

Ve “Duşakabinoğlulları” ile “reklam arası vekil”in de güçlü yardımlarıyla, sanırım, yaşadığımız lanetin gizemini az da olsa araladım…

Galiba yaşadıklarımız, “uzun” bir adamın çocukluğunda dinlediği hikayelerin birinden, duyduğu sözlerden, varsa izlediği bir filmden, okuduğu bir kitaptan, belki de hiç yoktan durduk yere, sadece can sıkıntısından kapıldığı bir hayali, tüm masumiyetinden vahşice kopararak koskoca bir ülkeye, milyonlarca insana mal etmesinden, deyim yerindeyse “kamulaştırması”ndan ve tabii ki o hayalin gerçekleşmesinin bedelini de ödetmesinden başka bir şey değil…

Ben böyle bir lanet ne gördüm ne de duydum bu yaşıma kadar…

Düşünsenize, bir başkasının hayalini yaşamaya mahkum edildik…

Siz bu kadar amansız bir lanet duydunuz mu hiç?

Bu laneti bizler için daha da çekilmez hale getiren ise, yaşamaya ve yaşatmaya mahkum olduğumuz “hayal”in “sağlam irade”si haliyle…

Onun da durumu ortada…

Bizde şans olsa, “Ben büyüyünce padişah olacağım” hayali, sadece bu cümlede sıkışıp kalmayacak bir zihne ve ruha denk gelirdi de hiç olmazsa bu hayalin bir kenarına da, “Padişah olup, özgürlük, adalet, zenginlik dağıtacağım. Hem padişah olup hem bunları yapmak zor. Düşün, bir yolunu bul!” notu iliştirilirdi…

Bizlere ise “Büyüyünce padişah olacağım… ‘Bence olmamalısın’  diyenleri de yok edeceğim” denk geldi…

Zor ve yorucu bir çocukluk dönemi olmalı…

Uzan da anlat bakalım diyesim var da, bu kadar “yaşanmışlığın” üzerine bir de oturup bunlara kafa yoracak ve hak verecek halim de yok açıkçası…

Yapacak bir şey bulunmuyor…

Yaş ilerledikçe garipleşen bir hayalin, önceden pek sağlam kafayla hesaplanmayan sonunun acı ve mutsuzluk dolu günlerini beklemekten başka çaremiz kalmamış gibi gözüküyor…

Denedim, o günlerin, hepimiz gibi kendisini ve çevresindekileri de beklediğini bilmek pek teselli etmiyor…

O, hayalini gerçekleştirecek, milyonlarca insan da onun hayalinin bedelini yitip giden hayatlarıyla ve hayalleriyle ödeyecek…

Acaba o çocuk bu hayali kurduğunda, ilahi bir ses ona, “Bu hayalin gerçekleşecek… Ama bir şartla… Senin bu hayalinin bedelini başka insanlar ödeyecek” deseydi ne cevap verirdi?

Çocukken de şimdiki gibi miydi acaba?

Kalkıp, “Eyyy ilahi ses… Paralel ve alemsin valla… Milletimiz bu tuzağı bozar” der miydi mesela?  

O zamanlar da istediğini almak için şimdiki kadar günahkar mıydı diye merak ediyor insan…

Kim olursa olsun o yaştaki bir ruh ve akıl, bu kadar büyük bir günaha girmeyi göze alamazdı herhalde…

İnsan, böyle bir günahın sorumluluğunu gözünü kırpmadan alacak kötülüğün, bir çocuğun ruhuna yerleşmesinin pek akıl alır şey olmayacağını düşünmek istese de, yaşlanmış olanında gördüklerimizin gölgesi çocukluğunun üstüne de düşüyor…

Sanırım şu an için yapılacak en akıllıca şey, elden geldiğince, sıradan bir insanın bu sıradan hayaline fazla yüz vermeden, tüm uyarı levhaları çoktan gerilerde kalmışken, sıkı tutunup beklemek olacak…

Bu saçma sapan hayalin toslayıp paramparça olacağı duvara fazla bir şey kalmadı…

O bornozlu gösterideki gülünçlüğü görmeden, merdivenlerden Kanuni Sultan Süleyman gibi inen acayip ciddiyet bize bunu söylüyor…