• 24.06.2020 00:00
  • (819)

 İktidarın baroların yapısını değiştirmek için düşündüğü düzenlemeye karşı avukatların yürüyüşünün, siyaset ve toplumsal muhalefet açısından pek çok sonucu olacak.

Bu eylem, baro başkanlarına uygulanan polis şiddeti ve engellemesinin, bir süredir kanıksadığımız ‘demokrasi yokluğunu’ bir kez daha yüzümüze çarpması açısından önemliydi.

Yürüyüşün polis engellemesi kadar öne çıkan bir başka yönü ise Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun baro başkanları tarafından protesto edilmesi oldu. 

Feyzioğlu vakası kimileri için özellikle de seçilmesine destek veren büyük bir avukat kitlesi için travmaya dönmüş durumda. Feyzioğlu’nun böyle bir figüre dönüşmesi süreci ağır ağır gerçekleşmiş olsa da gelinen noktada artık bir iktidar sözcüsü haline gelmesi şaşkınlıkla, kızgınlıkla, öfkeyle izleniyor.

‘Geleceğin başbakanı’

Feyzioğlu’nun muhalifken iktidar yanlısı bir çizgiye geldiği açık ama bu yeni çizgiye gelirken sahip olduğu düşüncelerin değiştiğini söylemek yanlış olur.

Feyzioğlu’nu ilk defa bir 10 Kasım anmasında görmüştüm. Tam tarihi hatırlamıyorum ve ne yazık ki arşiv de bana yardımcı olmadı ama AKP iktidarının ilk yıllarıydı. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın da konuşma yaptığı anma Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu binasındaydı. Anma programında konuşmacılardan ilki o tarihte benim de mezun olduğum Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’ydu. Gündemde Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi tartışmaları vardı ve aralarında yazar Orhan Pamuk ve gazeteci Hrant Dink’in de olduğu pek çok aydına bu maddede düzenlenen ‘Türklüğü aşağılama’ suçundan davalar açılıyordu. 

Bir ceza hukuku hocası olan Feyzioğlu ise daha sonra Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) utanç verici mahkumiyetler almasına neden olan bu maddeyi savunuyordu. ‘Türklüğü aşağılama’ suçunun tanımlanmasının ne kadar gerekli olduğuna dair sözlerine yapay, kendini zorlayan bir coşku eşlik ediyordu. 

Konuşmadan notlar alırken yanımda oturan orta yaşı geçmiş bir beyefendi Feyzioğlu’na hayranlığını belli eden mimiklerle bana döndü ve “Turan Feyzioğlu‘nun torunu” dedi ve sonra ekledi: “Geleceğin başbakanı.” “Umarım değildir” diye içimden geçirdim. 

‘Öğrenci değil provokatör’

Çok geçmeden kürsüde kendini zorlayan yapay bir hamasetle konuşan bu hukuk fakültesi dekanı ile yollarımız yine kesişti. 2007 yılının kasım ayında dönemin adalet bakanı Mehmet Ali Şahin’in de katıldığı bir programı izlemek üzere Ankara Hukuk’a gittim. Okul, o yıllarda muhalif öğrenci hareketinin merkezlerinden biriydi ve öğrenciler adalet bakanını protesto etmek için salona girmeye çalışıyordu. Öğrencilerin bir kısmı okula alınmamış, bir kısmının da kantinden çıkmasına izin verilmemişti. 

Şahin’in konuşmasına başladığı sırada bir öğrencinin sözünü keserek ayağa kalkması ve arkadaşlarının içeri alınmamasını eleştiren sözleri ile başlayan protesto, öğrencinin yaka paça dışarı çıkarılması ve dışarıda ona destek veren öğrencilere polis saldırısı ile devam etti. Birçok öğrenci yerlerde sürüklenmiş, cop darbelerinden yaralanmıştı.

Program bittikten sonra adalet bakanına polisin sert müdahalesini sorduğumda “Ne istiyorlar bilmek isterdim. Hukuka aykırı bir muamele gördüler mi bilmiyorum. Polisin yetki ihlali varsa onunla ilgili de işlem yapılır. Savcı ve emniyet müdürü ile görüşürüm. Ben bağırmalardan rahatsız olacak biri değilim” dedi.

Bakanı uğurladıktan sonra aynı soruyu yönelttiğim Feyzioğlu ise yaptığından övündüğünü de saklamayarak ‘okuldan dövülerek atılan kişilerin aslında öğrenci değil provokatör olduklarını, polisi de kendisinin çağırdığını’ söylüyordu. 

‘Öğrenci dostu’ baro başkanı

Feyzioğlu, kariyer basamaklarını baro başkanı olarak çıkmaya karar verdiğinde ise bambaşka bir profil ile sahneye çıkıyordu.

Dekan iken polisi öğrencilerin üzerine salan Feyzioğlu, 2010 yılında Ankara Barosu başkanı seçildikten sonra bir anda ‘demokrat’ olmaya hatta protesto hakkını kullandıkları için gözaltına alınan öğrencilere destek vermeye başlamıştı. Feyzioğlu o kadar ‘demokrat’ olmuştu ki, ODTÜ’de Erdoğan’ı protesto ettikleri için gözaltına alınan öğrencilerin sorgularına avukat olarak bile giriyordu! 

Aslında öğrenci dövdüren dekandan öğrencilere destek veren baro başkanına dönüşürken de Feyzioğlu hep aynıydı.

Pragmatizm olarak bile açıklanamayacak bir ‘duruma göre hareket etme’ rahatlığı, ancak hedefi olan bir kişiye özgüydü. Feyzioğlu’nun gözü yükseklerdeydi. Nitekim baro içindeki ittifakları oluştururken de gözü kara bir pragmatizm ve oportünizmle hareket ediyor ve bundan da sonuç alıyordu. Nice kendine demokratım, solcuyum diyen avukat, Feyzioğlu’nun neferi oluvermişti.

Feyzioğlu, hedefine doğru giderken çok kısa süre de olsa muhalif rolünde oynadı.

Oysa yapıp ettiklerinin arkasında hep devletçi ve otoriterliğe meyyal bir dili vardı, bunu hiç saklayamadı.

Çok kısa sayılacak sürede hükümet yanlısı konuma sürüklenmesi de bu açıdan hiç şaşırtıcı değildi.

Bir ara CHP’nin liderliğine heveslendi ama bunun mümkün olmadığını görmesi üzerine dümeni kırdı. Belki de bir ‘proje insanı’ olarak kendisine biçilen görevleri eksiksiz yapıyordu. 

Safını seçerken zorlanmadı

Feyzioğlu tıynetindeki biri, AKP’nin MHP, bir kısım ulusalcılar, Perinçekçi tayfa ve Mehmet Ağar, Tansu Çiller gibi adları derin devletle ayrı anılmayan isimlerle kurduğu ittifaka elbette kayıtsız kalamazdı. İdeolojisi ve söylemi ile kendisine yakışanı yaparak safını seçti ve ‘rahat etti’.

Feyzioğlu’nun temel motivasyonunun siyasi kariyer mi olduğu yoksa bambaşka bir düşünce evreninde mi ilerlediğini bilemeyiz. Ama hakkındaki ‘derin devlet’ iddialarına ilişkin “Ben devletin menfaatlerini hukuk çerçevesinde korumakla görevli bir örgütün başkanıyım” diye yanıt vermesi bu konudaki önemli bir ipucu.

Türkiye‘de avukatlar ve barolar, hukuku ve demokrasiyi savunmak konusunda güçlü bir gelenek yarattı. Ama ne yazık ki büyük bir hata yaparak kritik dönemde Feyzioğlu’nu başkan yaptılar. 

Rekor oyla seçilmişti

İktidarın kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yönelik ilk hamlesi olan baroların yapısının değiştirilmesine karşı yürüyen avukatlar, iktidara olduğu kadar Feyzioğlu’na da kızıyor. Oysa Feyzioğlu, çok da kendini gizlemediği profiliyle 2010’da Ankara Barosu’nun, 2013’de de Türkiye Barolar Birliği’nin başına geçti. Avukatların desteği o kadar büyüktü ki, Feyzioğlu 2017 yılında ikinci kez başkan seçilirken tek aday olarak seçime gitmiş ve 504 delegeden oy kullanan 486 delegenin 419’unu almıştı. 

Elbette avukatların Feyzioğlu’nun ilk dönem baro başkanlığından memnun olmaları bu sonucu sağlamıştı diyebiliriz. Ama daha da önemlisi, Feyzioğlu’nun bu dönemde de gizlemediği ve Atatürkçülük örtüsü altında ileri sürdüğü otoriter, milliyetçi ve devletçi görüşlerin avukatlar tarafından destekle veya en azından kayıtsızlıkla karşılanmasıydı.  

Şimdi avukatlar ve baroların, iktidarla giriştikleri bu kavgada Feyzioğlu’nu o koltuğa oturtmaları konusunda özeleştiri yapmaları bile gereksiz bir detay haline geldi. 

Türkiye’de yaşanan kutuplaşmaya birçok isim verilebilir ama Feyzioğlu olayı sırf iktidara karşı diye ‘demokrat ve özgürlükçü’ olmayan yaklaşımlara ve kişilere destek vermenin sonunun nereye varacağını görmek bakımından da derslerle dolu…