• 15.07.2021 08:38
  • (330)

2018’den hemen sonra başlamıştı erken seçim tartışmaları. Zaten 2018 ve bir önceki 2015 Kasım seçimi de birer erken seçimdi. Yaklaşmakta olan ekonomik kriz atmosferi, iktidarın açık ve kırılgan bir koalisyona dönüşmesi ve Erdoğan’ın süreklileşen güvence takıntısı gibi gerekçelerle, seçimin zamanından önce olabileceği çokça telaffuz edildi. Farklı uçlardan yola çıkan değerlendirmelerden ve gerekçelerden ulaşılan erken seçim olasılığı hep canlı tutuldu. Bir tez, iktidarın 2023’e kadar dayanamayacağı için seçimin yakın olduğunu iddia ederken; bir başka tez ise iktidarın avantajlı bir konjonktür yakalayarak baskın seçim yapacağına inanıyordu. Ekonomik tablo, pandemi koşulları, iktidarın yönetememe krizi, iç gerilim ve çürüme görüntüleri ve son olarak da hızlı destek erimesi ilk tezin güçlü argümanları olarak kullanıldı. Yapılan bütün dış operasyonlar, Ayasofya gibi güçlü sembolik ataklar, SP veya Diyarbakır ziyareti benzeri taktik hamleler ya da pazarlıklar, seçim yasası-OHAL gibi yasal hazırlıklar ve bunlara uygun idari tedbirlerle her türlü devlet imkanının iktidarın emrine girmesi ise “iktidar baskın seçim yapacak” endişesini güncelledi.

İlk dönemde (2019’a kadar), iktidarın şartlar daha da kötüleşmeden veya muhalefet toparlanmadan kendisini bir erken seçime atacağı fikri daha revaçtaydı. Muhalefet partileri erken seçimi pek dile getirmiyor ama her vesileyle “erken seçim kokusu” alıyorlardı. Attığı adımlardan cesaret verici sonuçlar devşiremeyen ya da köprüden önceki çıkışı kaçıran iktidar, bunu denemedi. Belki de zaten böyle bir senaryosu hiç olmadı. 2019’dan sonra ise özellikle anket sonuçlarının istikrarlı biçimde erimeyi işaret etmesiyle birlikte, muhalefet partilerinin erken seçim talebi yoğunlaştı. Bir arada durma mahcubiyetine rağmen, açık bir dağılma yaşamamanın özgüveninin de bunda etkisi olmalı. Şimdi ibre döndü, “bunlar gidici, yüklenelim ve toparlanmadan erken seçimi zorlayalım” fikri daha önde. Bahçeli’ye göre ise erken seçim isteyenler, Türkiye’nin düşmanları. Bütün bu tartışmalara eşlik eden, “iktidar kaybedeceği seçime girmez” veya “bunlar seçimle gitmez”, “çok tehlikeli provokasyonlar hazırlanıyor” görüşleri de kendi tezlerine kuvvetli kanıtlar bulmakta zorlanmadan yollarına devam ediyor.

Basit aritmetik, siyaseti anlamanın, “anlaşılır” ve “ikna edici” öngörü üretmenin en kolay yolu. Senelerdir meşruiyetini sayısal çoğunluğa yaslanarak anlatan iktidarın, bu kolaycılıkta payı büyük. Fakat hala problemi de çözümü de basit aritmetikte gören muhalefet anlayışının desteğini de küçümsememek lazım. Ancak popüler siyaset yorumculuğunun katkısı gibisi yok. Şimdiye kadar iktidarın sağlayabildiği “değiştirilemez” oy blokuna göre yöntem ve açıklama geliştirmeye çalışanlar, şimdi de iktidar aleyhine gelişen aritmetiğin yarattığı yeni koşullardan söz ediyor ya da her gelişmeyi yine bu aritmetiğe uydurma gayretinde. Son gelişmeler ve özellikle de Erdoğan’ın bazı hamleleri yine dört işlemle anlatılıyor. Bu köşede defalarca yazdığım için usandırıcı bir tekrar haline gelmiş olabilir ama Bahçeli-Erdoğan ilişkisi ve Bahçeli’nin iktidar üzerindeki etkisi, 50+1 mecburiyetinden ibaret, sayısal bir mesele değil. Saadet Partisi operasyonunun nedenini de 1 puanlık oyun bile önemli olmasıyla açıklamak zor. Diyarbakır gezisi, MHP’nin yerine HDP seçmenini koymak gibi bir fanteziden kaynaklanıyor olamaz. Neyse biz yine konumuza dönelim.

Yeni dönemin erken seçim tartışmalarını tetikleyen ana tezler, senelerdir sürmekte olan argümanların tazelenmiş ve biraz da ters yüz olmuş hali gibi. Kabaca yine iki tez yürürlükte: Birincisi, iktidar aleyhine koşullar ve buna eklenmiş yeni aritmetiğin rüzgarını kaçırmadan erken seçimi zorlamak. İkincisi, iktidarın durumu biraz düzeltecek birkaç hamleyle veya taktik uyanıklıklarla (olağanüstü yöntemlerle) yapacağı bir baskın seçim olasılığı. Muhalefet, hazır olduğu veya çıkıp herkese anlatacağı bir programı netleştirdiği için değil, sıkıntıda yakalanmış iktidarı kaçırmamak için erkenden seçim istiyor. Hatta iktidara hazırlanmaya kalkmanın havayı bozacağı ve lüzumsuz olacağı düşüncesi daha yaygın. Bu tezin en sorunlu tarafı ise iktidarın da buna ikna edilmesi. İktidarın kendi sonuna getirecek hamlede neden acele edeceği, mecliste veya sokakta ellerinden pek bir şey gelmeyeceğinin kabul edilmesini bekleyenlerin bunu nasıl zorlayacağı, gerçekten merak konusu.

Özetle üç senedir hep konuşulan ama ucu görünmeyen erken seçim tartışmalarının yeni sürümü, tamamen değişen şartlar ve hayli değişmiş sayısal tabloya rağmen büyük ölçüde aynı kafada. Sayısal tablodaki değişim denilince, aslında fark öyle böyle değil: AKP son on yıl baz alınınca 14 puan, son 6 seneye göre 8 puan (2015 Kasım sonuçlarıyla), son iki sene dikkate alındığında ise 9 puan civarında kayıp yaşamış görünüyor. MHP’de ise aynı sürede 3 ile 5 puan bandında dalgalı bir gerileme grafiği izleniyor. Toplamda 19 puana yakın bir kayıptan söz ediyoruz. (Bu sayısal tablo, son döneme sıkışmış ve konjonktürel etkilerin belirlediği bir erime gibi de durmuyor.) Sayısal sıkışmanın yanı sıra, iktidarın ve özellikle Erdoğan’ın -kendisi için de- daralttığı siyasi alanda hareket kabiliyeti çok azaldı. Siyaseti bırakmanın ağır bir maliyeti var. “Seçim yapmazlar” diyenler içinde de bütün “beka” zorlamalarına rağmen henüz başka bir meşruiyet kaynağı üretilemediğini söylemek gerek. Ancak krizin oluştuğu alan her zaman çözümün yeşereceği tarla olmuyor. Hatta çoğu zaman daha fena bir krizin veya başka bir kilitlenmenin yatağı oluyor.

Bugün ortaya çıkan erken seçim tartışmaları, yine iktidarın -hatta sadece Erdoğan’ın- yaptığı veya yapabileceği potansiyel hamleler üzerinden yürüyor. Hamle beklentileri -muhalefet sözcüleri açısından bile- onun üzerinde toplanıyor. Çünkü siyasal değişimin, bulunan bir çıkış veya çözüm formülünden değil, çözümsüzlük ikliminden ve dolayısıyla iktidar cephesinden çıkacağı bekleniyor. Bu yüzden, erken seçim umudu da baskın seçim endişesi de tamamen iktidarla ilgili. Muhalefetin, değişen şartları ve aritmetiği kullanarak meseleyi kendisiyle -hiç olmazsa memleketle- ilgili hale getirmek için bir çabasını görmüyoruz. Daha çok değişen şeylerin iktidarı nasıl etkileyeceğine dikkat kesilmiş durumda. Kendi önerileriyle bir çözüm, çıkış veya onarım formülü üretmekten uzak durmak yanında, gündemi siyasi baskının aracına dönüştürmekte hayli yetersiz. İktidar kendi çözümsüzlüğü ve sıkışmasıyla gündemi elinden kaçırmıştı, şimdi de muhalefetin kendi hazırlıksızlığıyla gündemi yeniden iktidara teslim etmesi ihtimali giderek artıyor.