• 9.06.2021 08:20

Gündemin en hareketli başlığı Sedat Peker videoları olduğu için, her gelişme, yaşanan her şey onun yaratığı etkiler üzerinden açıklanmaya çalışılıyor. Açıkçası bu popülerlikte ve bu dayanıklılıkta bir gündem uzun süredir yaşanmamıştı. (Bu belirleyiciliği gördükçe, dokunması gereken düğmeleri daha iyi fark eden Peker de bunu iyi köpürtüyor) Videolardaki bilgiler ve takiben ortaya çıkan tepkiler, doğrudan iktidarın karanlık yüzündeki ittifak çözülmesinin tezahürü olarak değerlendiriliyor. İktidar ve hatta muhalefet doğrudan muhatap almıyor gibi görünse de çözülme ve çatışmanın öncü-artçı sarsıntıları olarak -uzun süredir ortalıkta olmayan ve ancak “seyirlik” mevzularda tezahür eden- geniş bir kamuoyu tarafından kıymetlendiriliyor. Ancak iktidar ittifakının görünen ya da görünmeyen derinliklerde yaşanan bu kriz, içinde olduğumuz akut durumla sınırlı olmayan bir içerik ve maziye sahip. İktidarla sınırlı olmayan derinlikte bir toplumsal krizin dışa vurumu. Gördüklerimiz kadar, görülenlere verilen tepkiler de bunu gösteriyor.

Bu konuda, beş sene önce Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan söyleşiden bir pasaj: “Demokratik işleyişin, temel dinamiklerinin yapısal ve dönemsel krizlerinin yanına ağır bir ‘kamuoyu sorunu’ da eklenmiş görünüyor. Hem siyaset alanının kamuoyundan etkilenme biçimi bozuldu hem de kamuoyunun siyaseti izleme kriterleri. Bu, pek çok anormalliği normalleştiriyor, kanıksanır hale getiriyor. Kamu gücüyle yapılan sistematik eziyete, koca bir kalabalık gönüllü sağırlıkla cevap veriyor. 90’larla kurulan benzerliğin, pek çok uygulama açısından aşılmasının yanı sıra, çok daha yıkıcı bir süreç işliyor: Bu sefer her şey, herkesin gözünün önünde, gözünün içine bakarak ve hatta gözüne sokarak yapılıyor. Yıllar sonra, bundan üç beş yıl önce kalabalık korolarca seslendirilen ‘90’larda neler olmuş valla bilmiyorduk’ biçiminde bir yalan bahane dahi ileri sürülemeyecek. Dolayısıyla, toplumun siyaseti yeniden harekete geçirecek duyu organlarının kalıcı biçimde hasar görmeye başladığı bir bozulmanın eşiğinde değil göbeğindeyiz.”

“Derin devlet”, mafya-siyaset-para ilişkisi, çeteleşme ve alenileşmiş kanunsuzluk tarihi konusunda, geçmiş deneyimlerle ilişki kurularak farklı milatlar veriliyor. Bunların hiç yeni olmadığını, daha önceki kapışmalardan sızanlarla biliyoruz. Bu hafızaya dayanarak, sürecin nasıl işleyeceği hakkında da çeşitli kestirimler yapılıyor. “Yeni bir şey yok” veya “daha önce ne oldu ki?” benzeri karamsar yorumlarla sık karşılaşılıyor. Daha önceki örneklerde gayet açık izlediğimiz üzere, aktörleri değişse veya sık sık çok sert çatışmalar yaşasa da epey önce kurulmuş bir çıkar çarkı fazla sekteye uğramadan hep dönmeye devam ediyor. Kutsallaştırılmış güvenlik devleti algısı ve beka tehdidi üzerine inşa edilen olağanüstülük rejimi ile artık en yaygaracı sözcülerince ne kadar altı boş olduğu anlatılan hamaset ve düşmanlık, bu çarkı döndüren enerjiyi ve perdeyi temin ediyor. Siyaset ise hem iktidar hem muhalefet tarafında kendisini inkar ederek sürece katılıyor. Bu yaşananlar karşısındaki itiraz, etkili bir toplumsal talep halinde siyasete yönelmiyor, siyaset böyle bir talebin peşine düşmüyor.

2015 Haziran-Kasım seçimleri, 15 Temmuz ve ardından gelen sistem değişikliği referandumu, yıllardır süren siyasetsizleştirme (veya anti-siyaset) programının özel bir aşamasıydı. Beka tehdidi üzerinden meşruiyet temin etmeye yönelen çoğunluk hegemonyası, çok garantili ideolojik takviyelerle, kişiselleştirilmiş bir modele dönüştürülmek istendi. Bahçeli’nin “mevcut durumu hukukileştirmek” şeklinde tanımladığı bir ihtiyacın sonucuydu bu sistem değişikliği. Bu hamlenin siyasete yaptığı müdahale ise parlamentonun işlevsiz hale gelmesi, güçler ayrılığının ortadan kaldırılması, devlet kapasitesinin imhası, partilerin etkisizleşmesi ve ittifakları zorunlu kılmasından çok daha fazlasıydı. Özellikle “kişiselleştirme”, sadece “tek adamın” mutlak iktidarının önünü açmak için yapılmıyordu, toplumun siyasetle ilişki kurma pratiğinin anti-siyasete cılız direnişinin tabutuna son çivi çakılıyordu. İktidarın tepesine yerleşen siyasi elit, üzerinde yükseldiği toplumsal-siyasal taleplere ihanet ederken, kendi başında olduğu siyasi yapıyı da varlık gerekçesini inkara zorluyordu.

Dört yıl önce bu köşedeki “16 yıllık hikaye asılında bitti” yazısından bir pasaj daha: “Beştepe’nin siyasi işler dairesine dönüştürülmek istenen AKP’nin, bu yeni duruma uydurulması hiç kolay bir süreç olmayacak. Kolay olmayacağı gibi, Erdoğan açısından asla tatmin olunacak bir hale de gelemeyecek. Çünkü bu ölçüde kişiselleşmiş bir iktidarın ihtiyaç duyduğu aygıtları (elbette partiyi de) mevcut yapıları dönüştürerek oluşturmak çok zor. İstendiği kadar ‘yeni devlet kurmaktan’ bahsedilsin, istendiği kadar ‘sessizce’ veya açık açık yeni rejim inşası adımları atılmaya çalışılsın”. Daha sonra çeşitli yayınlarda (mesela 28 Mart 2018 Medyascope) ve yazılarda, yeni sistemde imha olan ilk partinin AKP olacağını söyledim. Geçen hafta Halk TV’de Murat Sabuncu’ya konuk olan Murat Yetkin, AKP içindeki derin rahatsızlığı şöyle anlatıyordu: “Birkaç bakan dışında diğer bakanların çok etkisi yok. Bu AK Parti içinde belli bir gerilime yol açıyor. ‘Biz burada neciyiz’ duygusu hem parti kademelerinde hem milletvekilleri arasında giderek yaygınlaşıyor”. Hiçbir şey olmaya razı oldukları için şimdi, “neciyiz” diye sormak zorunda kalıyorlar.

Böyle göründüğünün farkındayım ama yukarıdaki üç alıntı, “ben demiştim” iddiasını ileri sürmek için değil. Bugün yaşanmakta olan tablonun, birdenbire ortaya çıkan, öngörülemeyen süreçlerin tetiklediği bir mesele olmadığını tekrar söylemek için. Üstelik konu, Peker videolarının açığa çıkarttığı karmaşık ve karanlık ilişkilerle de sınırlı değil. Dönmekte olan çarkı, o çarkı çeviren enerjiyi, o çarkın başına atanan iktidarları ve dağıtımı düzenleyen ortaklığı garanti altına almak için yaratılan sistemin zorunlu sonucu bütün olanlar. Bu ülkede yaklaşık 50 küsur senedir, hakim kılınan ekonomik modelin paralelinde inşa edilen anti-siyaset zemini yürürlükte. Siyasetin, hem ekonomik tercihler hem siyasi mühendislik alanını zorlayan direncinden üremiş krizler serisinin de, anti-siyaset için haklılık gerekçesine çevrildiğine şahit olduk. Son beş-altı senedir yaşananlar, bir iktidarın dönüşümü, değişimi veya başkalaşması değildi. Bir liyakat sorunu veya çetelere, mafyaya teslim olunması da değildi. Yaşanan şey, salgın yönetiminden MB krizine, dış politika saçmalıklarından kurumsal kapasitenin tam çöküşüne kadar yaygın bir dağılma. Siyaset, inkar ve ihanet serisini intiharla tamamlamaya zorlandı. Bundan kurtulabilmek, en başa dönüp siyasetin toplumla buluşması, toplumun siyaseti yeniden tanımlamasıyla mümkün.