• 29.05.2021 19:08
  • (182)

Mesleğim olmasına, çok uzun bir süredir yapmaktan çok mutlu olduğum bir iş olmasına rağmen, yüksek gazetecilik iddialarına, ayrıcalıklı bir paye verilmesine (istenmesine) oldum olası alerjim var. Gazeteciliğin, diğer bütün mesleklerden çok farklı, özel yetenekler ve hasletleri kendiliğinden (fıtratında) barındıran veya mutlaka bunları taşıması gereken bir iş olduğuna hiç inanmadım. Mangal gibi yürekleri olan, herkesten daha zeki, en kulağı delik ve en uyanık insanlar değil gazeteciler, olmaları da gerekmiyor zaten. Her iş kadar dürüstçe, her iş kadar akıllıca, her iş kadar cesaretle ve her iş kadar dikkatle yapılması gereken bir meslek gazetecilik. Zaman zaman ortalığa dökülen skandallarda, “bu mesleğe yakışmadığı” söylenenlerin yaptıklarının, bir başka işi yaparken de en az o kadar yakışıksız olacağını düşünüyorum. Elbette gazeteciliğin kötülüğü, yalanı ve pisliği bulaştırma ve yayma kabiliyeti bir çok işe kıyasla çok yüksek. Ortaya konulan ürünler, sadece yapanın yaptığı işin kalitesini veya düzeyini değil, onunla temas eden herkesin kanaatlerini, düşüncelerini de etkileyebiliyor. “Medya” isminin anlamından çıkan aktarıcılık, taşıyıcılık, her daim yapanların kontrol edilebildiği biçimde cereyan etmiyor. Çok önemli bir şey taşıdığı zannıyla kötü hamallık yapılabiliyor. 

Son günlerin en popüler mevzusu Peker videoları ve artçı şoklarıyla gelişen atmosferde, birbirinden tuhaf “gazetecilik” örneklerine tanık olduk. Bazıları bireysel, bazıları kurumsal çok sorunlu sahneleri, ilginç performansları yeniden izledik. Ancak diğer taraftan, böyle hareketlenmelerde hep olduğu gibi, körelmiş mesleki kasları (refleksleri) yeniden çalıştıran, görülmesi-duyulması unutulmuş habercilik örneklerine hevesin ve ilginin yükseldiğine de tanık oluyoruz. İz sürmek, soru sormak, bağlantı bulmak, aydınlatıcı hafıza taramaları yapmak ve ilişki haritaları çıkartmak gibi. Elbette böyle zamanlarda soru sorma imkanı bulunamadığı için zayıflayan melekeler kadar cevap vermekten uzakta geçirilmiş zamanların paslanmaları da açığa çıkıyor. Hakkında en fena iddiaların dile getirildiği isimler, alışkanlıklarını kaybettikleri cevap kürsülerinde fena bocalıyor, birbirinden acayip bahaneler üreterek komik duruma düşüyorlar. Bazıları da saç baş yolduran demagoji resitalleri veriyor. Dağılma sürecinde, bazıları mecburi bazıları insiyaki görünürlük atakları, kimine erken pozisyon kimine içinden çıkılmaz tuzak oluyor. Soru olmayan sorular heyecan dalgasına neden oluyor. Verilmeyecek cevapların yeterince zorlanmamasından hüsran devşiriliyor.

Bahsetmek istediğim, böyle zamanlarda gazeteciler çok öne çıkarken, yapılan işin ve değinilen meselenin kontrolünün kaybedildiği mesleki atmosfer. Çatlak, çökme ve çözülme süreçleri dolayısıyla ortalığa salınan bilgiler, dikkat çeken noktalar, hatta hedefe konulanlar, her zaman daha fazla şeyi görmeye yol açmıyor. Bazı şeyler ortalığa dökülürken bazıları da gömülerek kayboluyor. Önce bir kaynaktan –bazen bir kaza bazen youtube videosuyla- sonra çok farklı musluklardan akanlarla dolan havuzun üstünde kalanlar gibi dibine çökenler de oluyor. Ortalığa saçılan bilgiler, çok kritik sorulara veriliyor gibi görünen cevaplar herhangi bir şeyi aydınlatmayıp yeni bir sis perdesini gözlerimizin üzerine düşürüveriyor. Kritik aktörleri “konuşturabilmek” mesleki başarı olurken, konuştuğu her sözü istediği gibi taşıtmaya imkan bulanlar çıkıyor. Aslında mesele, başka alanlarda da olduğu gibi yapılan işin bir kişisel performans haline dönüştürülmesi. Böyle zamanlarda gazeteciler bireysel olarak öne çıkmaya fazla hevesli oluyorlar, en merak edilene mikrofon uzatabilmek, en çarpıcı soruyu sorabilmenin, kimsenin bilmediğini ortaya çıkartmanın peşini sürüyorlar. “Gazeteci değil misiniz çıkartın gerçekleri” sözünü, riskli bir yük olarak algılamayıp gurur verici kolay bir görev kabul ediyorlar. Sonuçta aslında kolektif olması zaruri olan bu iş,  hiç kimseyi tatmin edemeyen kişisel bir performans denetimine sıkışıyor.

Gazeteciliğin -“yayın” tarafı dolayısıyla- bir “gösteri” yönü yok değil. Görsel iletişimin ezici ağırlığının ve hayatı performans sahnesine çeviren post modern zamanların, mesleğin bu yönünü iyice sivrilttiği söylenebilir. Ancak gazeteciliği sadece bir performans meselesi haline getirmek - pek çok meslektaşın hevesli katkısıyla da olsa- çok doğru olmadığı gibi her sefer kendisini vuran bir bumeranga dönüşüyor. Bunun mesleğe ve üzerinde çalışılan meseleye de pek katkısı olmuyor. Peker videolarıyla başlayan süreçte, yeniden ortalığa saçılan kirli ilişkiler, gazeteciliğe bu sık tekrarlanan kaderi yeniden yaşatıyor. Gelişmeler üzerine iktidar cephesinden –zorunlu olarak- tek konuşan (bırakılan) Süleyman Soylu’nun TV yayınlarında karşısına çıkan gazeteciler üzerine yapılan tartışmalar tam böyle bir sonuç yarattı. Konuya dahil başka aktörlerle yapılan “röportajlar”, “onu konuşturduk”, “bu bana konuştu” övünmelerinin ne kadar gazeteciliğe ne kadar “halkla ilişkiler” faaliyetine denk geldiği karıştı. Gazeteciliğin “ben sorarım arkadaş”tan ibaret olmadığı, cevap alabilmek, bulabilmek kısmının kontrolünü kaybetmemek gerektiğini gösterdi. Performansa odaklı seyirci de gazetecileri tartışma konusu yaptı. Sanki herkes işini tam yapmaktaymış gibi.   

Gazeteciliğin, izleyicilerin tatmin edileceği bir performans olarak görülmesi, kirli ilişkilerin ortaya saçıldığı çözülme anlarının sorunu değil aslında. Siyasetçinin, hukukçunun, dahası toplumun kendi üzerine düşeni yapamadığı, buna olmadık “rasyonel” sebepler bulduğu ve bunu vekaleten yerine getirecek temsilciler aradığı karanlık zamanların sorunu. Cesur gazeteci isterken kendisinin edemediği küfrü sallamasını beklemek, akıllı-inatçı gazeteci isterken siyasetin, yargının soramadığı hesabı sordurmak, bir ihtiyacın sonucu. Bu talebin karşısında hevesli bir arz da oluşuyor elbette. Zor zamanların gazeteciliğini sıkıntıya sokan diğer mesele de burada ortaya çıkıyor. Çoğu ve aslında neredeyse hepsi devlet içine de uzanan karanlık ilişkiler ve işlerin açığa çıkması, ifşa edilmesi, sızdırılması, aslında işini yapmayanların, yapmaktan kaçınanların “aktardıklarıyla” mümkün oluyor. Kendisinin de parçası olduğu bir bilgiyi sızdıran bürokrat, önüne gelen dosyayı kendi açmamadan birine servis eden yargı mensubu ya da çok bilgi sağlayan  bir siyasetçi. Gazetecilik mesleğinin evrensel başarı örneklerinden biri, ödüller ve filmlere konu olan Watergate Skandalı tam da böyle bir sızdırma hikayesidir. Tüm dünyada ve Türkiye’de pek çok vaka böyle ortaya çıktı. Bazıları ortaya çıktıktan sonra yapılan açık gazetecilik sayesinde daha geniş ve güvenilir bilgiye dönüştü, bazıları ise “sızdıran”, servis edenin murat ettiği sınırda kaldı.

12 Mart, Susurluk, Ergenekon, 17-25 Aralık ve şimdi tripod kavgaları. On yıllardır, açığa çıkmasına izin verildiği kadar veya istendiği kadar ortaya dökülen, sonra üzeri kapanan vaka öbekleriyle karşılaştık. Süreklilik kazanan döngüye uygun olarak bazen aynı aktörlerle karşımıza geldi bu karanlık dünya. Çok şey öğrenildiği sanılırken, saklanan kadar ortaya salınan bilgilerle; doğru olmayan, eksik, en azından yanıltıcı hikayeler yazdırılmış, taşıtılmış olması çok muhtemel. İktidar içi kapışmaların, tasfiye  ve paylaşım süreçlerinin açık ya da fazla alengirli çatışmalarının içinde gazetecilik yapmak zor. Gazeteciliğin veya gazetecilerin kendi niyetlerinden bağımsız olarak, sadece gerçekleri ortaya çıkartan çok hassas bir süzgece sahip olunmadığını biliyoruz. Böyle zamanların “bilgi açlığı”, yüksek tüketim çılgınlığı, bilgi havuzunu fena halde kirleten atıkları da taşımak zorunda bırakıyor. Bu nedenle zaten kimsenin –aslında alıcıların da- süzgeçten geçenle yetinmeye niyeti yok. Ayrıca talep var diye her bulunanın döküldüğü “bilgi havuzlarındaki” su yükselirken bir şeyler de kendiliğinden derinlerde kalıyor. Hafif olanlar ve yüzdürülenler asıl seyir malzemesi haline geliyor. Mesela son olayda sorunun Soylu’nun istifa edip etmemesi ya da cevap verip vermemesi köşesine sıkışması böyle bir örnek sayılabilir.  Hem yaşananları anlamak hem çıkacak sonucu görmek açısından.

Çatışma, çöküş, ifşa zamanlarının yarattığı veya yaratabileceği siyasi sonuçlar açısından da gazeteciliğin derdi bitmiyor. Çatışma, ifşa olduğunda bile açıktan yaşanmadığı, taraflar çıkıp pozisyonlarını kolay anlaşılır biçimde ortaya koymadıkları için, güvenilmez “kulis” ve analiz yığını oluşuyor. Üzerine projektör tutulan çok küçük ayrıntılardan büyük sonuçlar çıkartmak, aslında olup bitenin tam tersi bir neticeye herkesi inandırmak mümkün oluyor. Daha önce başka örneklerini yaşadığımız çatışma, çöküş, tasfiye içeren ifşa atakları, genellikle çok kapalı ve sınırlı ilişkiye izin veren dönemlerin ardından geldi. Belirleyici aktörlerin iyice derinde ya da çok sınırlı bir çemberde yoğunlaştığı dönemlerde, “erişilebilir” bilgi kaynakları da sınırlı oluyor. Sadece Peker videoları olayında değil, uluslararası ilişkilerden iktidar içi dengelere kadar pek çok meselede sahiden gazetecilik yapmak isteyenlerin, sahiden bilgi alabilecekleri kaynaklar ve kanallar çok sınırlı. O kaynakların sahip oldukları bir bilgi olup olmadığı, bilgi diye verdiklerinin ne kadarının kendi arzuları olduğu da ayrı tartışma konusu. Meselenin polisiye tarafına, alengirli işlere ihtiyatla bakıp, sürecin nedenleri ve olası sonuçları hakkında daha soğukkanlı bakabilmek de kolay değil. Özetle, böyle zamanların daha belirgin hale getirdiği mesleki tuzak, performans gayreti, aşırı hız zorlaması ve yüksek tüketim ihtiyacının baskısı. Bunlardan kaçınmak da hiç kolay değil.