• 23.07.2021 09:51
  • (201)

Eskiden, Ankara’dan Esenboğa Havaalanı’na giderken Pursaklar’ı geçtikten az sonra yolun sağında, küçük bir tabela hep dikkatimi çekerdi, defalarca da bunu Türkiye’de hükümetin verimsizliği/dağınıklığı konusunda bir örnek olarak yazdım.

Tabelada “TC Başbakanlık Menba Suyu İşletmeleri” yazardı ve ben dalga geçerdim, “Başbakanlık başka işi yok bir de menba suyu işletiyor.”

40 yaşından küçükler bilmez, hoş çoğu büyük de hatırlamaz zaten, 90’lı yılların başında Turgut Özal Cumhurbaşkanı, Süleyman Demirel de Başbakanken bir “by-pass” yasası tartışmamız oldu.

Köşk’teki Özal, Demirel’in yolladığı kimi atama kararnamelerini imzalamıyordu, bazı yasaları veto ediyordu vs. Başbakan Süleyman Demirel de, Cumhurbaşkanı’nı “by-pass” etmek, yani onun bazı imza yetkilerini elinden almak için yasa veya anayasa değişikliği yapmak için fikri hazırlık içindeydi.

İşte bu tartışmanın hararetli günlerinden birinde Demirel, partisinin grup toplantısında içi rakamlarla dolu bir konuşma yaptı, bir başbakanın ne iş yaptığını, bir cumhurbaşkanının ne iş yaptığını attıkları imza sayılarına ve sorumluluklarına göre anlattı.

O konuşmadan sonra kafama takıldı: Sahiden, acaba bir Başbakan ne iş yapardı? Yani siyasi görevlerini vs biliyoruz elbette ama el emeği göz nuru harcama anlamında ne yapardı?

Başladım eski Başbakanlık Müsteşarlarını aramaya. En güzel örneği Turgut Özal’ın müsteşarı, rahmetli Hasan Celal Güzel verdi. Bizde (o zamanlar) sistemin merkezi başbakandı ve bir şehirden diğerine polis memuru atamasından uluslararası anlaşmaya (ve tabii menba suyuna) kadar her şeye başbakan imza atardı. Ama tabii bu insanüstü durumu hiçbir başbakanın yapmasına imkan olmadığı için, o imza yetkilerinin bir bölümü devlet bakanlarına ve başbakan yardımcılarına dağıtılır, o da yetmez, başbakan başka bir genelgeyle kendisinde kalan imza yetkilerinin bir bölümünü de müsteşarına devrederdi. (Tabii müsteşar da kendi yardımcılarına yetki devri yapardı.)

Hasan Celal Güzel, şimdi o da rahmetli olan Yıldırım Akbulut için “Çok kuşkulu bir insandı, etraftaki kimseye güvenmiyordu, uzun süre imza yetkilerini devretmedi, bir haftada başbakanlıkta odalar dolusu evrak birikti” demişti.

Türkiye’nin parlamenter sistemi de, aslında gördüğünüz gibi fena halde merkezi bir tek adam sistemiydi ama sistemin geleneği, tek adam uygulamasını bozuyordu, başbakan pek çok yetkisini bakanlarına ve müsteşarına devrediyordu. Bu hal de, onlara takım halinde çalışmayı zorunlu kılıyordu.

Cumhurbaşkanlığı sistemi bu yapıyı ortadan kaldırdı. Artık Cumhurbaşkanı sadece eski Başbakanın değil eski zamanın bakanlarının da pek çok imza yetkisini de üzerine almış durumda. O yüzden, ağır vasıtaların köprü geçiş ücretleri düzenlendiği zaman onu Cumhurbaşkanı imzalıyor; Sağlık Bakanlığına müfettiş yardımcısı atanacağı zaman onu Cumhurbaşkanı imzalıyor.

Ben bu yazıyı 21 Temmuz Çarşamba günü yazıyorum. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın görevdeki 1108. günü. Biliyorsunuz, 9 Temmuz günü üçüncü yılını tamamladı Cumhurbaşkanı.

Bu 1108 gün içinde 80 tane, büyük çoğunluğu daha önceki bazı kararnameleri değiştiren Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınlamış Cumhurbaşkanı. Bu, sistemimize yeni giren bir düzenleme. Cumhurbaşkanı idari konularda eğer yasa yoksa kendisi yasa yerine geçen kararnameler yayınlayabiliyor.

Bir de Cumhurbaşkanlığı kararları var. Erdoğan’ın son aldığı kararın numarası 4309. (Cumhurbaşkanı 2018’deki 6 aya yakın süresinde 537, 2019’da 1418, 2020 yılında 1398 ve bu yılın başından beri de 956 tane karar almış.) Bu kararlara milletlerarası anlaşmaları onaylamaktan mesela Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı için yurt dışında şirket kurmaya kadar varan çok fazla çeşitli şey var.

Son olarak atama kararları geliyor. Erdoğan, 1108 günde 1641 tane atama kararı almış. Bu kararların pek çoğunda birden fazla insan göreve getirilmiş.

Salt sayılar açısından bakınca Cumhurbaşkanı Erdoğan 1108 günde 6030 tane Resmi Gazetede yayınlanan imza atmış. Yani, günde ortalama 5.44 imza.

Günde 5.44 imza az gibi gözükebilir ama değil. Çünkü her bir imzanın doğurduğu sonuçlar var, sorumluluğu var. İşte, Boğaziçi’ne bir rektör atıyorsunuz, aradan 194 gün geçiyor, vaz geçiyor, onu görevden alıyorsunuz. Kimse kendi kararını geri almak istemez, Erdoğan da istemez ama demek ki ilk atamada bir yanlışlık, bir eksiklik olmuş. Erdoğan üzerindeki iş yükü yüzünden yeterince ince eleyip sık dokuyamamış, en iyi ismi seçememiş.

Uzun uzun bu imza sayılarını yazmamın nedeni de bu. Cumhurbaşkanının üzerinde hiçbir ölümlünün kaldıramayacağı cinsten ağır bir iş yükü var. İşin siyasi kısımlarına hiç girmiyorum, sadece yönetim bilimi açısından bile ortada büyük bir sorun var.

Genel müdürü ve yönetim kurulu başkanı aynı isim olan ve bütün imzaları o ismin attığı orta büyüklükte bir şirket bile kısa zamanda yönetilemez hale gelir.

Türkiye’nin durumu da bu.

Bu konuya devam edeceğim.