• 10.05.2022 06:13

Siyaset, dünyanın hiçbir yerinde salt belli bir siyasi ve ekonomik programın eğer seçmenden yeterince oy alırsa hayata geçirilmesi için yapılmıyor.

Siyaset, her zaman ve her yerde, o siyasi ve ekonomik programın çok ötesine geçen anlamlar içeriyor. O anlamlar içinde insanlara nasıl daha iyi, güzel ve doğru bir hayat yaşayacaklarını emreden ahlaki anlayışlar da var.

Kapitalizmi daha erken dönemde başarmış, dolayısıyla bireyselleşmesini de buna göre daha fazlalaştırmış toplumlarda siyasetin dayattığı ahlaki tutumlar ve hayat tarzları daha yumuşak olabiliyor da, bizim gibi kapitalizmi geç görmüş, bireyselleşmesi ise hala çok zayıf olan toplumlarda siyaset kurumunun önerdiği ahlaki tutum/hayat tarzı daha sert, daha kapsayıcı olabiliyor.

O yüzden olsa gerek, bir seferinde Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu, bizdeki siyasi mücadelenin aslında bir ahlak/hayat tarzı mücadelesi olduğunu, birbirine rakip iki ahlaki anlayışın birbirine üstünlük sağlama, hatta bir diğerini yok etme savaşı olduğunu yazmıştı.

Prof. Hanioğlu’nun benzetmesine zaman zaman “kültür savaşı” adını veriyoruz, “hayat tarzı çatışması” diyoruz, “laik-dinci mücadelesi” olarak tanımlıyoruz; “Doğu-Batı” veya “modern-muhafazakar” gibi ayrımlarımızla da aslında bu topyekûn ahlak savaşının parçaları.

Dönem dönem bir ahlak diğerine karşı mutlak üstünlük kurmuş. Örneğin Cumhuriyet’in ilk 27 yılı, modernleşmeci ahlakın üstünlüğü altında geçmiş. Bu ahlak zaman zaman çok aşırı uygulamalarla muhafazakar ahlakı alt etmeye, yok etmeye çalışmış, en azından gözden uzak kalmasını temin etmek istemiş.

Fakat o dönem, muhafazakar ahlakın bilenmesine ve keskinleşmesine sebep olmuş. O döneme ilişkin nefretlerin sık sık bugün aradan onca zaman geçtikten sonra bile dışa vurulması, o dönemin bazı menkıbelerinin bugün bile konuşuluyor olması, o dönemin travmasının muhafazakar hafızada ne kadar yer ettiğini gösteriyor.

Son 20 yıldır bu kez muhafazakar ahlakın iktidar sahibi olduğu bir dönemdeyiz. Tarihsel açıdan rollerin değiştiğini, modernist hayat tarzına sahip olanlar açısından son 20 yılın sürekli şikayetle ve “hayat tarzımızı kaybediyoruz” kaygısıyla geçtiğini söylemek yanlış olmaz.

Nasıl modernist dönemin ahlakı muhafazakar ahlakı yok edemediyse epeydir büyük bir hızla devam eden “kültür savaşı” sırasında muhafazakar ahlak da modernist ahlakı yok etmiş değil.

Ve şu da unutulmasın, gerek “muhafazakar ahlak” dediğimde, gerekse “modernleşmeci ahlak” dediğimde monoblok şeylerden söz etmiyorum; bunlar her biri kendi içinde birer spektrum.

Ama keskinleşme söz konusu olduğunda insanlar için o spektrumun tam neresinde yer aldığının önemi azalıyor, “kaleyi savunma” içgüdüsü daha bir öne çıkıyor. Yaklaşmakta olan seçimin bu keskinleşmeyi arttıracağı ve tarafları “kaleleri savunmaya” çağıracağı kuşkusuz.

Hep özlenen şey, Türkiye’deki muhafazakar-modernleşmeci savaşının zaman içinde tarafların birbirlerini yok edemeyeceklerini görüp şiddetini kaybetmesi ve böylece çoğunlukçu siyasi anlayıştan çoğulculuğa geçiş yapılabilmesi.

Öyle ya, çoğunlukçu olunca, çoğunluğu ele geçiren taraf hemen başlıyor öteki tarafı yok etmek için çalışmaya. Ama çoğulcu olmayı başarabilirsek, farklılıklarımızla birlikte yaşayabiliriz.

13 ay sonra ülkemizde önemli bir seçim olacak. Genel beklenti, son 20 yıldır iktidarda olan Tayyip Erdoğan’ın seçimi kaybetmesi.

Şimdi ilk soru şu: Tayyip Erdoğan eğer seçimi kaybedecek olursa topyekûn muhafazakar ahlak da seçimi kaybetmiş, yerine modernleşmeci ahlak mı gelmiş olacak?

Hemen izleyen soru da şu: Modernleşmeci ahlak iktidara gelirse muhafazakar ahlaka karşı bir kültür savaşı mı başlatacak?

Önümüzdeki seçimde iktidarı elde etmeyi uman muhalefet ve o muhalefetin göbeğinde yer alan Cumhuriyet Halk Partisi geçen haftaya kadar aslında son derece dikkatli bir çizgide yürüyor, iktidar değişse bile bir “kültür savaşı” yaşanmayacağına dair teminat vermeye gayret ediyor, hatta “helalleşme” adı altında bir çeşit barış projesini anlatıyordu.

Başka da bir şey yapamazdı; çünkü Tayyip Erdoğan’ı yenmenin yegane yolu, Erdoğan’la bir arada durmayan herkesi bir araya toplayabilmekten geçiyordu. CHP siyasi tarihimiz açısından son derece kritik bir kavşakta; hayat CHP’yi çoğulcu olmaya, rakip siyasi anlayışlarla ayrılıkları değil ortak noktaları öne çıkarmaya zorluyor.

CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 2017 yılından beri bu ortak zemini kurmaya çalışıyor. O zemin en azından demokrasi ve insan haklarını savunmak konusunda oluşturuldu, aynı metnin altına imzalar da atıldı.

Ama geçen hafta Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz gezisinde çekilen bir fotoğraf ve o fotoğrafta yer alan bir kişiye verilen tepkiler, CHP açısından bunca yıldır kurulmaya çalışılan barışmacı imajın yıkılması ihtimalini ortaya çıkardı. Meğer bu kadar da kırılganmış çoğulculuk.

Bir grubun intikam isteği partinin İstanbul İl Başkanı tarafından da desteklenip parti genel merkezi ağzını açmayınca Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” çağrılarının samimiyeti konusunda tereddütler arttı.

Bakalım CHP, oyunun yüzde 25 olduğunu görmezden gelen çoğunlukçu mahalle baskısının mı peşinden gidecek yoksa tarihin onu zorladığı çoğulculuğu mu savunacak?