• 29.01.2022 08:20

Kabul edelim ki, ülkemizde demokrasinin özüyle ilgili ciddi bir sorun yaşıyoruz.

Nedir demokrasinin özü? Ülkede yasama ve yürütme gücünün doğrudan halkın oyuyla seçilmesi ve gerek yargısal denetimle ve gerekse medya aracılığıyla yapılan halk denetimiyle göre de bulunduğu her gün hesap verebilir olması.

Yani kısaca kuvvetler ayrılığı.

Bütün ön yargılarımızdan ve peşin kabullerimizden sıyrılmaya çalışıp bir bakalım: Demokrasinin özüyle ilgili yaşadığımız sorunlar neler? Ve bu sorunları tek tek sıraladığımızda bir daha bakalım o listeye: Acaba bu sorunların ne kadarı anayasadan ve sistemden kaynaklanıyor; ne kadarı bizim siyaset yapma kültürümüzden, iş tutma biçimimizden, mevcut başkanın yönetme tarzından kaynaklanıyor?

Türkiye’de 6 muhalefet partisi, uzunca bir zamandan beri sistemden kaynaklandığını düşündükleri sorunlar için bir çözüm önerisi üzerinde uzlaşmaya çalışıyor. Şimdilik ortaya çıkan şey bir çeşit ilkeler bildirisi, amaç Anayasada değişiklik yapmak ama henüz ortada anayasa maddesi olarak yazılmış bir taslak yok.

90’lı yıllarda Meclis Başkanı sıfatıyla Hüsamettin Cindoruk bütün siyasi partilere yazı yazarak Anayasanın neresinden şikayetçi olduklarını ve ellerinde olsa neresini nasıl değiştirmek istediklerini sordu.

Cevap alması uzun sürdü ama sonunda aldı. Bu cevapları Meclis bir kitap olarak derleyip yayınlamıştı; orada gördük, siyasi partilerimiz Anayasanın hemen hemen her maddesine itiraz ediyordu ve değiştirmek istiyordu.

Cindoruk döneminde zorlu bir uzlaşma bulundu, Anayasada bazı değişiklikler yapılabildi.

2000’lerde benzer bir girişimi önce Ak Parti başlattı, ardından Meclis Başkanı Cemil Çiçek bu işe sahip çıktı. Ama partilerin madde metinlerinde uzlaşması çok zor oldu; bazen aynı partiden iki kişi bile birbiriyle uzlaşamadı.

Şimdi de muhalefetin bir ilkeler metni üzerinde uzlaşmış olması, ortaya nihai anayasa metni çıkmadıkça ve daha önemlisi ortaya anayasa değiştirebilir bir çoğunluk çıkmadıkça aslında çok fazla bir şey ifade etmiyor. Eğer muhalefet 400’ün üzerinde temsille Meclis’e girebilirse göreceğiz uzlaşıp uzlaşmadıklarını, bugün değil. Kaldı ki bugünkü uzlaşma da hala aslında ilan edilmiş falan değil; haftalardır erteleniyor açıklama.

Tekrar başa döneyim: Demokrasinin özüyle ilgili sistemsel bir sorunumuz olduğu kuşkusuz bir durum.

Yürütmenin, yani cumhurbaşkanının gücünü ne Meclis denetleyebiliyor ne de yargı. Aksine, Cumhurbaşkanı yargı üzerinde neredeyse mutlak bir güce sahip, yasamayı ise partisi aracılığıyla kontrol altında tutuyor.

Muhalefet, bu özlü sorunu çözmenin, ülkeyi tek bir kişinin yönetmesini engellemenin yolunun parlamenter sistemden geçtiğini düşünüyor. Bu konularda eleştirel görüş yazan pek çok kişi de, parlamenter sistemin bizim geleneğimiz olduğunu da vurgulayarak başkanlık sisteminin sakıncalarını dile getiriyor.

Neydi demokrasinin özü? Ülkenin yürütme ve yasama organlarının hesap verebilir olması. Özellikle de doğası gereği yürütme organının hem dengelenmesi hem de denetlenmesi.

Nasıl olacak bu dengelenme ve denetleme? Tek başına yasama yetkisinin tamamen ayrı bir organda olması yeterli mi? Değil. O yüzden, bütün gelişmiş demokrasilerde yasama organları, yürütmeyi bir de bütçe kullanımı üzerinden denetlerler.

Bizde bu bütçe denetimi belki tarihimiz boyunca olmamış bir şey. Bütçeyi aşıp daha fazla harcama yapmanın, parlamentonun onay vermediği harcamaları gerçekleştirmenin ne hukuki ne mali hiçbir yaptırımı olmadı bugüne kadar; Ali Babacan’ın bir zamanlar getirmek istediği “Mali Kural” bu denetimi minimum seviyede başlatacaktı, o da olmadı.

Tam burada, sistemle değil bizim demokrasi kültürümüzle, iş yapma tarzımızla ilgili bir sorun da devreye giriyor: Bütçe hakkı parlamentonundur, Başbakan veya Başkanın değil. Bu hakka parlamento şu veya bu sebeple sahip çıkmaktan vaz geçip kendi yetkisini fiilen başbakana veya başkana bıraktı ülkemizde. (Vergi koymak da sadece parlamentonun hakkı ama daha geçenlerde Meclis’e “Cumhurbaşkanı oranları istediği gibi belirleyebilir” diyen bir yasa sunuldu, Meclis bir hakkından daha gönüllü olarak vazgeçiyor.)

Parlamenter sistemin başlıca sakıncası, daha başından kuvvetler birliğini içermesi. Öyle ya, hükümet parlamento çoğunluğuna dayalı. Bizim lider kültürümüz devreye girince, başbakanın parlamentonun da “patronu” olduğu bir “sistem” ortaya çıkıyor. Tek parti hükümetinin başbakanı olarak Tayyip Erdoğan bugünkünden daha mı güçsüzdü sanıyorsunuz? 17-25 Aralıkta “bağımsız” yargıya her istediğini yaptıramadı mı, bütün soruşturmalar jet hızıyla kapanmadı ve soruşturmayı yapanlar suçlanmadı mı? 15 Temmuz darbesinin ertesi günü Anayasa Mahkemesi’nin 2 üyesi nasıl görevlerinden alındı?

Bizim sistemden kaynaklanan demokratik sorunlarımızla siyaset yapma kültürümüzden ve iş tutma biçimimizden kaynaklanan sorunlar fazlasıyla iç içe geçmiş durumda.

Muhalefet, “güçlendirilmiş” sıfatını başına eklediği parlamenter sistem önerisiyle sihirli bir el değmiş gibi her şeyin düzeleceğini öne sürüyor ama bu iyi niyetli bir hayal. Kaldı ki anayasayı değiştirmek de sanki bir çeşit hayal.