• 17.01.2021 00:00
  • (2321)

 Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz ile duyduklarımız arasındaki uçurum ‘gerçeklik’ duygumuzu yerle bir ediyor. Sanki başka bir ülkede yaşıyoruz hissine kapılmamak elde değil iktidar çevrelerinden gelen “Geleceğimiz Avrupa’da”, “AB stratejik hedefimiz”, “Yeni bir sayfa…”  sözlerini duydukça. 

AB ve reform söylemine dönüşün iki temel nedeni var; birisi ekonomi, diğeri dış politikayla ilgili.

Ekonomi kötü, beklentiler de iyimser değil. Ekonominin siyaseti nasıl ezip geçebileceğini iktidar biliyor elbette. Batan bir ekonomiyle iktidarın seçim kazanması zor.

Ekonomi yönetimi değiştirildi, piyasalarda kısmi bir güven oluştu. Bu fırsattan yararlanmak isteyen ekonomi yönetimi dış politikada sertliklerden vazgeçilmesini, ABD ve AB ile ilişkilerin onarılmasını istiyor. AB ile ilişkilerin canlandırılmakta olduğu görüntüsüyle iç ve dış finans çevrelerinin iktidara güveninin artacağı, ekonominin dönmesi ve döviz istikrarı için gereken yabancı sermaye girişinin hızlanacağı hesaplanıyor. AKP iktidarının ilk yıllarında AB politikasıyla ve yapılan reformlarla Türkiye’ye rekor düzeyde yabancı sermaye girmişti; üyelik müzakerelerinin başlamasının ardından ilk üç yılda 50 milyar dolar. Şimdi de benzer bir ‘strateji’ ile yelkenleri şişirip gemiyi yüzdürmeye çalışıyorlar. 

Gerçekçi mi? Değil. 

Duymaktan belki artık iktidar mensupları da anlamıştır: Hukuk devletinin olmadığı, mülkiyet hakkına saygı duyulmayan, yabancı düşmanlığının sürekli körüklendiği bir ülkeye yabancı sermaye gelmez. Dahası, AB ile yeni bir başlangıç ‘görüntüsü’ vermek yabancı sermayeyi ikna etmez. Yatırımcı somut verilere, gelecek öngörülerine ve yakın geçmiş performansına bakar. Örnek mi? Volkswagen’in yatırımını durdurma kararı.

Sonuç 1: Yabancı sermayeyi Türkiye’ye çekmek için AB ve reform işine yeniden ‘sarılmış gibi yapmak’ isteyenler önce göstermelik mesajlar verir, bir iki ‘sözde reform’ yapar, ama sonuçta ne AB ne yabancı sermaye ‘vitrin süsü’ne prim vermeyince hızla ‘eski düzen’e dönerler. 

İktidarın AB ve reform sözlerini ağzına almasının ikinci nedeni, AB ile ilişkileri canlandırarak ABD’nin Türkiye’ye yönelik yaptırım politikalarını frenleyebileceğini, en azından dengeleyebileceğini düşünmesi. Bu mümkün mü? Bu da gerçekçi görünmüyor.

ABD’de Biden yönetimi başlıyor. Bu yeni dönemde ‘Transatlantik’ ilişkiler onarılacak. ABD ve AB yeniden ortaklaşacaklar küresel ve bölgesel politikalarında. Peki, Türkiye’nin konumu? ABD yaptırımları devam edecek. ‘Rusya endişesi’ bütün Batı’ya yayılmışken ABD’nin S400’ler nedeniyle yaptırım uyguladığı bir Türkiye’ye karşı AB de fazla ‘sıcak’ davranmaz. Aksine, ABD’den destek alıp demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları konusunda daha da sertleşebilir.

Sonuç 2: AB ile ‘yeniden deneyerek’ ABD’yi etkisizleştirme politikasının sonuç vermediğini anlayan iktidar kısa sürede AB ve reform söylemini yeniden terk edecek, ‘Ankara kriterleri’ne dönecektir.

AB ve reform söyleminin gerçekleşebilir olmadığının ‘içeriye ilişkin’ temelleri de var. 

Son 10 yılda Türkiye iyice ‘içe kapatıldı’. Koparılan milliyetçi fırtınayla yabancı düşmanlığı, Rus ve Çin açılımlarıyla Batı düşmanlığı zirve yaptı. Sadece iktidar tabanında değil, bütün ülkede. Artık, AB üyeliği 2000’li yılların başındaki gibi baskın ve aktif bir toplumsal talebe denk gelmiyor. Toplumun ancak yarısından destek alıyor.

Kısacası, AB politikasının canlandırılmasının fazla bir politik getirisi yok. Hatta, özellikle AKP için artık ‘AB’ci görünmek’ ciddi bir siyasal risk. Komplo teorileri ve İslamcı-milliyetçi komplekslerle köpürtülen Batı düşmanlığı AKP tabanında hayli yaygın. 2000’li yılların başında AKP seçmeninin AB üyeliğine verdiği destek yüzde 80’e ulaşırken şimdilerde yüzde 30 civarında. Hele AB üyeliğiyle birlikte düşünülen demokrasi ve hukuk reformlarının AKP tabanında ‘hoş karşılanması’ pek olası değil.

Bir de MHP faktörü var. Zaten bir kısmı MHP’ye kaymış AKP seçmeni, iktidarın AB ve reform fikirlerinde ciddi olduğunu düşündüğünde Bahçeli’ye daha da yaklaşacaktır.

Sonuç 3: Bu politik koşullarda AKP’nin AB ve reform konusunda gerçekten ciddi olması ve somut adımlar atması mümkün değil. 

En önemlisi de şu: İktidar, AB sürecini canlandırmayı ve hedefine ulaştırmayı gerçekten istiyor mu?

İlk yıllarında çok istekliydi AKP. “AB ile katolik nikahı istiyoruz” lafını bile ettiler. Önemli reformlar yapıldı, tam üyelik müzakereleri başlatıldı. Evet ama o yıllarda bile AKP’yi motive eden şey AB projesinin kendisi değil iç siyasette kendine alan açma ve meşruiyet zemini yaratma arayışıydı. Devamı olduğu son iki parti kapatılmıştı. Sistemin ‘ötekisi’ydi. Dışlanandı. Anomaliydi. Dolayısıyla öncelik, ayakta kalmaktı. O yüzden milli görüş gömleği çıkarılmış, siyasal İslam ölü ilan edilmiş, farklı çevrelere ulaşılmıştı. Ama hala ‘sistem’, seçimi kazanıp iktidar olan partiye şüpheyle bakıyor, onu neredeyse ‘meşru’ görmüyordu. AB işte böyle bir ‘varoluşsal krizin’ içinde anlamlı bir hedefti AKP için. 

Yeni aday ülke ilan edilmiş Türkiye’den AB’nin beklentileri belliydi; hukuk devletinin güçlendirilmesi, parti kapatmaya son verilmesi, askerin siyaset üzerindeki etkisinin bitirilmesi, sivil toplumun güçlendirilmesi, vs… Bunların hepsi yeni iktidar olan partinin ‘dertleriydi’. AB’nin üyelik koşullarını yerine getiren bir Türkiye’de partisinin kapatılamayacağını, İslami tabanı koruyacağını, askerin baskılarından kurtulacağını biliyordu. Durumun gereğini yaptı.

Yıllarca kendileri dışında herkese ‘Batı klüpçü’ diyenler Batı’ya yürümeye başladı.

Dahası, bunu yaparken, iki şeyi daha fark ettiler.

Birincisi, AB hedefi, kendilerini sağlama alacak reformlara imkan veriyor, sistemin bu reformlara direnmesini neredeyse imkansızlaştırıyordu. 

İkincisi, AB hedefiyle meşrulaştırılan ‘reform siyaseti’ içerde ve dışarda yeni müttefikler kazandırıyordu partiye. Demokrat, özgürlükçü, piyasa ekonomisinden, dünyayla bütünleşmekten yana çok geniş bir kesim toplaşıyordu arkasında. AKP, yeni müttefikleriyle çevresinde laik-demokrat-AB’den yana kesimlerden bir korunak oluşturuyordu. 

Peki şimdi bütün bunlara ihtiyaçları var mı? Yok elbette. 

O halde, iktidarın AB ve reform sözünü sözünü pratiğe taşımasını beklemek gerçekçi değil.