• 19.12.2020 00:00
  • (4531)

 HDP dışında tüm muhalefet partileri her dış politika krizinde iktidarın arkasında sıralanıyor. Bu politikalarının doğruluğunu test etmek için kendilerine çok basit bir soru sormalarını öneriyorum: “İç siyasetin her alanında sürekli ve hayati hatalar yaptığı için eleştirdiğimiz bir iktidar dış politikada her şeyi nasıl doğru yapıyor olabilir?”

Dış politikanın bir ‘devlet politikası’ olduğu sanısı hala egemen geniş kesimlerde, özellikle de CHP’de. Yine şu basit soruları sorsalar kendilerine: “‘Tek adam’ rejimi diye eleştirdiğimiz bir yönetimin dış politikası bir ‘devlet politikası’ olabilir mi? Her şeye keyfi biçimde kendi başına karar veriyor iddiasıyla eleştirdiğimiz ‘tek adam’ dış politikada neden ‘tek başına’ karar vermekten kaçınsın?”

Dış politika-iç politika ilişkisinin, elbette, bu basit soruların ötesine giden karmaşık boyutları var. Bilinmeyen bir şey değil; dış politika, siyasetsizleştirme ile sonuçlanan bir ‘güvenlikleştirme’ alanı ve aracıdır. İktidar, herhangi bir konuyu ulusal egemenlik ve ulusal çıkar zeminine çekerek tüm kesimleri kendisi arkasına toplamayı amaçlar. Egemenlik, ulusal çıkar ve ulusal dava söylemiyle güvenlikleştirilen bir alanda artık siyaset yapılamaz, farklı bir fikir açıklanamaz. Tartışma kapatılmıştır iktidar tarafından. 

Anlaşılması gereken, dış ve güvenlik politikalarının ulusal alanı düzenleyici bir ‘iktidar alanı ve aracı’ olduğu gerçeğidir. Dış politika sınıldığı gibi salt ulusal varlığın ve çıkarların savunulduğu bir ‘devlet politikası’ değildir. Özellikle otoriter rejimler, iç siyaset için araçsallaştırdığı dış politika üzerinden iktidarını pekiştirir, itaat kültürünü yaygınlaştırır, muhalifleri sindirme politikasını meşrulaştırırlar.

Sorun, güvenlik odaklı politik kültüre ve stratejizm denilen totolojik indirgemeciliğe teslim olmamaktır. Güvenlikçi kültüre teslimiyet, ülkenin taşıdığı stratejik önem saptamasıyla başlar, ülkenin dört yanının, topraklarında emeller besleyen düşman ülkelerle çevrili olduğu iddiasıyla devam eder.

Ülkeyi sarmalayan bu tehditler karşısında güçlü olunmalıdır. Dışa karşı güçlü olabilmenin yolu da iktidarı ve muhalefetiyle ‘ulusal birlik ve beraberlik’ten geçer. Farklılıklar içinde uzlaşılan ortak değerler etrafında bir birlikten ziyade farklılıkları güvenlikçi bir perspektiften eriten bir birliktir aranan. Sonuçta, iktidarın ‘dış’a karşı konumlanış biçimi ‘iç’i tanımlamaya ve denetlemeye başlar. Tanımlanan ve denetlenen, muhalefet dahil tüm toplumdur.

‘Ulusal güvenlik söylemi’nin en büyük özelliği ulusu homojenleştirici içeriği ve işlevidir. ‘Ülkenin bekası’ sorunu karşısında herkesin ‘aynı’laşması beklenir; ‘aynı’laşmayan işbirlikçi, ajan ve hatta hain olarak nitelenebilir. Bu konuda muhalif olanlar veya farklı bir pozisyon alanlar ‘ulusal dava’ya ihanet suçlamalarıyla sindirilebilir. Ülkenin dört yanını çevreleyen ve eşsiz jeo-politik konumuna sürekli göz diken düşmanlar varken demokrasi, özgürlük, çoğulculuk, hukuk devleti talepleri yersizdir. Sonuçta, ulusal güvenlik söylemi, güvenlikçi perspektifin meşrulaştırıldığı ve toplumsallaştırıldığı kaba bir denetim aracıdır. 

İktidarlar, ulusal güvenlik üzerinden tanımladığı ulusal çıkar, stratejik konum, tehdit, düşman vs. söylemiyle içerdeki sivil ve siyasal gündemi ‘devletleştirme’ imkanına kavuşur. Ulusal çıkar, ulusal dava ve ulusal güvenlik gibi hegemonik söylemsel bir dille kurgulanan dış politika, iktidarlar için toplumu manipüle ederek statükoyu meşrulaştırma, pekiştirme ve muhalif sesleri susturmanın yolunu açar. ‘Dış’a karşı korkuların üretildiği, düşmanlıkların tahrik edilerek içeride ‘ulusal birlik’in iktidar etrafında kurulmaya çalışıldığı, yoksulluğun, haksızlığın, eşitsizliğin ‘dışarı’dan gelecek tehlikelere karşı  meşrulaştırıldığı, en azından önemsizleştirildiği bir ‘fırsat kapısı’dır dış politika. 

Bu kapıyı iktidarlar sık sık kullanır, kulanırlarken de hep ‘ulusal çıkar’dan söz eder. Nedir ulusal çıkar? Halkın yoksullaşması, çocuklarının ölmesi, iktidarın otoriterleşmesi, sorgulanamaz hale gelmesi olabilir mi, ‘ulusal’ çıkar? Eğer iktidarın her ‘ulusal çıkar’, ‘ulusal dava’ dediğine itaat edilir, alternatif ulusal çıkar tanımları yapılmaz, hedefleri konulmazsa, ülkede siyaset, yani farklı şeyler söyleme, yapma ve hayal etme imkanı biter.

İktidarların dış politika pratiğini ve bu pratiğin ulusal çıkar, dava, güvenlik gibi söylemsel araçlarını ‘tekel’inde tutması, ona sivil ve siyasal gündemi ‘devletleştirebilme’ imkanını zaten veriyor. Muhalefetin bu tutuma karşı eleştirel bir pozisyon almaması ülkede siyaset alanını tümüyle kapatır. Siyasetin yerini itaatin aldığı bir ‘depolitizasyon’ rejimi… Dış politika, halkı yükümlülükler altına sokan, bedel ödemeye mahkum eden bir pratiktir ve bu niteliğiyle de siyasetin ve müzakerenin dışında olamaz. 

Dahası, güvenlikleştirilerek, siyasetten ve muhalefet etme imkanından arındırılan alan, dış politikadan başlayarak ülke hayatının tümünü yayılır. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ve çoğulculuk talepleri, güvenlikleştirilen bir rejimde anlamsız ve imkansız hale gelir. Muhalefet, iddialarının aksine, bu taleplerinden vazgeçmişse her dış politika krizinde sorgusuz sualsiz iktidarın yanında durmaya devam etmelidir.