• 22.04.2022 14:45

Sığınmacıları konuşurken öncelikle toplumsal barışı ve sığınmacıların güvenliğini tehdit edecek nefret dili ve siyasetinden uzak durmamız gerekiyor. Sorun sığınmacıların kendisi değil, cahil cesaretiyle onları ufuksuz siyasetlerine alet eden iktidar.

AKP’nin toplum mühendisliğini hafife almayın’ demiştim aylar önce. İktidar, sığınmacılardan bir de toplum mühendisliği projesi çıkardı; yıllardır süren siyasal hegemonyasına rağmen değiştiremediği modern-laik sosyal ve kültürel yapıyı sığınmacılar üzerinden dönüştürmeye çalıştı, çalışıyor.

Bu, sığınmacılar krizinin hemen başında oluşturulan bir politika değildi. Başlangıçta, beceriksizlik ve öngörüsüzlük hakimdi. Önce, Esad’ı devirmek için kullanıldı Suriye’den göç; Esad’tan kaçan sivil halk, rejimin meşruiyet iddiasını çürütecek, Türkiye’de konuşlanan ve kamplarda eğitilenler de dönüp rejimi devirecekti. Olmadı; Esad devrilmedi, üstelik muhalifleri ülkesinden atmak için kapılarını sonuna kadar açık tutan Türkiye’ye göçe zorladı. İş kontrolden çıktı, bir süre sonra sayıları milyonu aştı sığınmacıların.

Bu arada iktidar sığınmacıların ‘ekonomisini’ keşfetti. Önce kampların çevresinde, sonra bütün Türkiye’de Suriyeliler ‘ucuz işgücü’ oldu, acımasızca sömürüldü. Bulundukları bölgelerde ev kiraları yükseldi, ticaret canlandı. Kimseler şikayetçi görünmüyordu. Hükümet, işgücü ve tüketici olarak Suriyelileri ekonomiyi canlandıran bir unsur olarak gördü. Suriyelilere yapılan ‘hizmetler’ iktidar yandaşlarına verildi, iktidarın yerel uzantıları zengin edildi.

İslamcı dernekler ve vakıflar da devreye girdi elbette. ‘Ensar’a yardım eden, gönüllülerdi ne de olsa. Kamu kaynaklarıyla ve halktan toplanan paralarla sundukları hizmetlerle toplumsal meşruiyetlerini artırdılar, insan devşirdiler sahada, görünürlükleri ve insan kaynakları zirve yaptı.

İktidar, sığınmacıları Avrupa’ya karşı da kullanabileceği fark etti. Avrupa’ya geçiş kapılarını biraz açınca sığınmacılar Yunanistan üzerinden Batı’ya yöneldi. Göç baskısı Avrupa’yı kısa sürede yıldırdı, anlaşmaya oturdular. Bizimkiler Avrupa’ya göçmen geçişlerini önleyecek, AB de hükümete 6 milyar avro ödeme yapacaktı. Dahası, artık Türkiye’de olup biten hukuk ve demokrasi arızalarına da gözlerini kapatacaklardı. Göç tehdidi işe yaramıştı. Ankara, bir yandan göçmenlere yönelik insani bir ‘söylem’ kullanmaya devam ederken, öte yandan da onları ‘araçsallaştırmış’ ve istediğini elde etmişti.

İktidar, Suriyeli sığınmacıları Avrupa’ya karşı pazarlık malzemesi olarak kullanabileceğini zamanla öğrendiği gibi onların ‘içeri’yi dönüştürücü rolünün de farkındaydı.

İktidar çevreleri uzunca bir zamandır siyasal üstünlüklerine rağmen kültürel bir hegemonya kuramadıklarından yakınıyordu. Konjonktürel siyasal üstünlüklerini sürekli kılacak bir toplumsal ve kültürel zemin inşa edememiş, modern, seküler ve Batılı sosyo-kültürel yapı üzerinde bir üstünlük kuramamışlardı.

Neredeyse tamamı Müslüman göçmenlerin egemen laik-modern toplumsal yapıyı orta-uzun vadede dönüştürebileceği, AKP’nin kalıcılığını sağlayacak bir sosyal habitata çevirebileceği, en azından bu süreçlere katkı sunabileceği hesap edildi. Dahası Suriye, Afganistan, Irak, İran ve Müslüman Afrika ülkelerinden gelen göçmenler, iktidarın neo-Osmanlı bölgesel tahayyülleriyle de uyumluydu. Tabii, iktidarın neo-Osmanlı tahayyülü sadece dış politikayı kapsamıyordu; cumhuriyetin ulus-devlet paradigmasını ümmete dayalı bir emperyal devlet anlayışına dönüştürmeyi de öngörüyordu. 4-5 milyon Suriyelinin, bir o kadar da Afgan, Iraklı ve Afrikalının yaşadığı bir Türkiye, o bildiğiniz türden bir ‘ulus-devlet’ olamazdı elbette.

Elbette biliyorlardı göçmenlerin toplumla entegre edilmesi, devletçe tanınması gerektiğini. Bu da ‘İslam ortak paydası’ üzerinden yapılabilirdi ancak. Halkın biraz daha dindarlaşması, Ortadoğu ve Afrika’dan gelen sığınmacılara benzemesi, entegrasyonu kolaylaştıracaktı tabii ki.

Kısaca, belli bir noktada, sayıları milyonları bulan ‘Müslüman’ göçmenler iktidara yeni bir fırsat olarak göründü.

AKP, modern ve seküler üzerine kurulan ‘hayat’a yeniliyordu. Yenildiklerini anladıkları bu hayatı göçmenlerin kimlikleriyle Ortadoğululaştırmak ömürlerini uzatabilirdi. Yıkamadıkları sosyal ve kültürel yapıya yeni ve yabancı unsurlar katmak, laik-modern toplumun da siyasetin de alanını orta ve uzun vadede daraltacaktı. Göçmenlerin de varlığıyla sosyal alanda dindarlık ve muhafazakarlık daha görünür olacak, dindarlığın ve muhafazakarın egemen/normal/merkez olduğu bir toplumda AKP’nin egemenliği de ‘sürekli’ kılınabilecekti.

Dolayısıyla, son 10 yıldır yürütülen ‘açık kapı politikası’, diğer boyutlarının yanısıra sosyal ve kültürel dönüşüm hesaplarının da yapıldığı bir toplumsal mühendislik girişimi. İktidar, demografik bir müdahaleyle Türkiye’nin modern ve laik sosyo-kültürel ana yapısını dönüştürmeye çalışmıştır.

İktidarın açık kapı politikasında böyle bir boyutun da olmadığını iddia edenler şu soruya cevap verebilir mi:

Kayıtlı sayıları bugün 4 milyon civarında olan, kayıtsızlarla 5 milyonu aşan sığınmacılar eğer Müslüman bir kimlik taşımasaydı hükümet bunlara yönelik bir açık kapı politikası izler miydi? Örneğin Ermenistan’dan veya Gürcistan’dan gelselerdi, Bulgar, Rum veya Rus olsalardı 5 milyon sığınmacının Türkiye’ye girmesine izin verilir; kiliseleriyle, dini sembolleriyle ülkenin her yerine yerleşmesine, mahalleler kurmasına, vatandaşlık almasına, işletmeler açmasına müsaade edilir miydi?

Sanırım bu soruların cevabını herkes biliyor.

Son tahlilde hatırlanması gereken bir nokta, AKP liderleri ve parti elitlerinin İslamcı bir müktesebatlarının olduğu. İslamcılık, bir toplumsal mühendislik girişimi; toplumun devlet aparatıyla dönüştürülmesini, İslamcıların iktidarlarını sürekli kılacak bir rıza ve itaat kültürü üretmeyi öngörür.

Son yıllarda da AKP iktidarı, İslamcı dernek ve vakıflar, tarikat ve cemaatlerle birlikte sığınmacılar üzerinden laik ve modern sosyo-kültürel yapıyı dönüştürmeye, ülkeyi ‘Ortadoğululaştırmaya’ çalıştı. Kısmen başardılar da belki.

Sonuçta, Müslüman göçmenlere açık kapı politikası, bir taşla çok kuş vuran, sistemli, kasıtlı bir İslamcı toplum mühendisliği stratejisinin ürünü. Sığınmacılara sunulan hizmetler üzerinden yandaşların zenginleştirildiği, İslamcı vakıflara aktarılan paralarla bu vakıfların örgütlülük, kaynak ve meşruiyetlerinin tahkim edildiği, Avrupa’nın susturulduğu ve Türkiye’nin Ortadoğululaştırılarak, sosyal ve kültürel dokusunun dönüştürüldüğü bir strateji bu.